1 Şubat 2017 Çarşamba

SEYAHATNÂME: DUBAİ

Kış ayları içinde seyahat etmek için en akıllıca tercih kışı yaşamayan ülkeler oluyor. Biz de böyle bir tercih yaparak Arap Yarımadasının incisi Dubai'yi gezmeyi, görmeyi planladık. Doğruyu söylemek gerekirse kültür ögeleri yönünden tatmin edici olmayacağını bile bile 1960'lardan itibaren gelişme gösteren bu "petrol harikasını" görmeyi arzu ettik. Gezimiz beklediğimiz gibiydi. İnsanoğlunun maddi imkanlarını sonuna kadar kullanıp çölün ortasına bir vaha kurabileceğini ispat eden bir şehri dolaşmış olduk.

1.GÜN
Sabiha Gökçen havalimanından gece 22:30'da hareket ediyoruz. Dubai Havalimanında olma saatimiz 04:30 olacağından planımız saat 06:00'ya kadar havalimanında vakit geçirmek ve otele buradan metro kullanarak geçmek. Pasaporttu, üst baş değiştirmeydi saati 5:30 yapıyoruz. Ama metro? Evet metroyu ara ki bulasın. Buraya gitmeden önce okuduğumuz hiçbir blogda bu durumdan bahsedilmemiş olmasına şaşırıyoruz. Pegasus'un iniş kalkış yaptığı havalimanı 2 numaralı bölüm. ve evet bu havalimanına komşu herhangi bir metro istasyonu bulunmuyor. Bu yüzden Pegasus'la Dubai'ye gelecek olan ziyaretçiler bu durumu bile bile gelsinler. Peki ne yaptık? Yaklaşık 2 km yürüyerek yeşil hat üzerindeki Abu Hail'e ulaştık. Siz taksiye 30 DRH vererek (30 TL) metro istasyonuna ulaşabilirsiniz.

Metro krizini biraz yürüyerek atlatıyoruz. Burada nol adı verilen kentkartlarımızı 25'er DRH karşılığında alarak metroya biniyoruz. Aktarma ile otelimize varıyoruz.  Elimizdeki bavulları otelimize ( Mall of The Emirates İbis Hotel) bırakıyoruz ve şehri dolaşmaya Deira bölgesinden başlıyoruz.

**Metroyu seyahat boyunca bir kere dahi boş görmedik. Bir yerden bir yere giderken oturduğumuz sayılıdır. Metro istasyonları çok konforlu. Mesafeye göre 3-5-7 DRH ödeyerek seyahat ediyorsunuz. Beyleri pembe vagonlar için uyarmalıyım. Yanlışlıkla bu vagonlara binip oturursanız diğer erkekler sizi uyarıyor. O bölgede boş koltuk var diye atlamayın :)



Deira Bölgesi Dubai'nin ilk merkezi.  Dubai'nin haliçlerinden birinin girişine kurulu bu bölgede mütevazı bir hayat sürüyor. Burada Bur Dubai'yi dolaşıyoruz. Bur Dubai, Dubai'nin tarihi yerleşkesinde yer alan bir kale. Kale kerpiçten olduğu için yoğun bir restorasyon geçirdiği belli oluyor. 3 DRH karşılığında kalenin içinde Emirliklere dair kronolojik bir sergi sunan Dubai Müzesini geziyoruz.
Müzenin ardından bir müddet yürüyerek Dubai Büyük Camii ve hemen karşısında yer alan Hindu tapınaklarını görüyoruz. Buraların ziyarete açık olmadığını belirtmeliyim. Yolumuzun üzerinde bulunan Textile Souk'u (Kumaş Çarşısı) gezerek, Deira'nın iskelesine ulaşıyoruz. Buradan 1 DRH karşılığında abra adı verilen motorlarla sahil şeridini izleye izleye  Altın ve Baharat Çarşılarını gezmek üzere karşıya geçebilirsiniz.

Karşıda ilk durağımız Baharat Çarşısı oluyor. Çarşının içi bizdeki Mısır Çarşısı'nı andırsa da Mısır Çarşısı'nın ihtişamıyla boy ölçüşmesi neredeyse imkansız diyebilirim. İçeride bu bölgenin geleneksel şişe içi süsleme sanatı yapan sanatkarlarını gözlemliyoruz. Küçücük bir şişe dahi 85 DRH'e satılıyor ki bize göre bu fiyatlar oldukça yüksek. İlk gün gerek yol yorgunluğu gerekse hava değişiminin verdiği yorgunluk nedeniyle şehrin geri kalanını dolaşmayı ertesi günlere bırakıyoruz. Deira bölgesinde yeşil hattaki El Ras metro istasyonundan trene binerek oldukça ötedeki bir istasyona: İbni Batuta Mall durağına ulaşıyoruz. İbni Batuta Mall, Mall of The Emirates ve Dubai Mall gibi ünlü alışveriş merkezleriyle kıyaslanabilecek bir mekan değil ancak her şeye rağmen Türkiye'deki pek çok AVM'ye göre hem konsept hem de dükkan sayısı bakımından farkını ortaya koyuyor. AVM'nin bölümleri meşhur Arap gezgini İbni Batuta'nın rotasına göre Hint, Pers, Çin, Mısır Bölümleri vb. gibi konseptlere ayrılmış ve ziyaretçilerini bekliyor. Öğle vakti olması nedeniyle tenha olduğunu düşündüğümüz AVM'de yöresel dürüm şavarma yiyor yanına 10'ar DRH'lik ayranlarımızı da içiyoruz. Ayranlar boğazımıza takılmadı dersek yalan söylemiş oluruz. Dubai'nin yeme içme hususunda ne kadar pahalı olduğunu sanıyorum bu fiyat detayı ortaya koyuyor. İbni Batuta'dan otelimize geçiyor ve dinleniyoruz. Akşamı otelimizin hemen yanındaki Mall of The Emirates'i gezerek geçiriyoruz. Belgesellerde karşımıza çıkan ve içinde kocaman bir kayak merkezini barındıran AVM'den bahsediyorum. Gerçekten devasa bir AVM. AVM'nin bir tarafı Kempinsky otele açılıyor. Bu otelin misafirleri AVM'yi bir anlamda otelin bahçesi gibi kullanıyorlar. Binlerce dükkan alışveriş çılgınlarını bekliyor. Ama belki dönemin döviz kuru hareketliliğinden dolayı fiyatlar Türkiye'ye göre pahalı. Carrefour'a giriyoruz ve ürün çeşitliliği bakımından Türkiye'deki emsalleriyle kıyas kabul etmediğini çok geçmeden fark ediyoruz. Diğer bloglarda önerildiği gibi hediyelik hurmalarımızı ve daha pek çok şeyi Carrefour'dan satın alıyoruz.


2.GÜN
İlk gün otel lobisinde yer alan tur danışmanı ile Çöl Safarimizi ayarladığımızdan 2. günün yarısını (13:00'a kadar) JBR ve Dubai Marina'da geçireceğiz. Çöl Safarisi için buraya gelmeden önce yaptığımız araştırmalar Ocean Air Travel adlı şirketi işaret ediyor. Bu tur emsalleri gibi kişi başı 350 DRH değil. Ancak lobideki görüşme sonucu Tripadvisor'da da iyi not alan Rayna Tur'un teklifine ikna oluyoruz. Otelimizin önünden alınacağız ve kişi başı 200 DRH ödeyeceğiz.
Safariye kadar ilk durak Dubai Marina. Buraya metroyu kullanarak rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Metro'nun Dubai Metro durağında inerek karşı yola geçmeli ve Dubai Tram hattına ulaşmalısınız. Buradan kısa bir yolculukla marina bölgesine ulaşıyoruz. Marina bölgesi heybetli gökdelenleri ve var olan halice yapılan düzenleme ile Arapların Venedik'i olarak anılıyor. Bu bölgeyi yürüyerek (3-3.5 km) JBR olarak adlandırdıkları muhteşem bir sahile ulaşıyoruz. Burada turistler çok soğuk olmayan ama orta boy dalgalarıyla pek yüzme imkanı tanımayan denizde keyif yapıyorlar. Denizin hemen dibinde başlayan rezidans ve oteller yine insanın doğaya hakimiyetini gözler önüne seriyor. Plajı boydan boya yürüyor ve Türkiye'de kış mevsimi tüm sertliği ile hakimken Dubai'de  yaz sıcağının keyfini çıkarıyoruz. Sıcak derken aklınıza 35-40 dereceler gelmesin. Gün boyu sıcaklık 22-25 derece arasında seyrediyor ki buranın soğuk yazı olarak adlandırılan bir mevsimi yaşıyoruz. Anlayacağınız şehri yürüyerek gezdirecek bir iklim sunuyor Ocak ayı Dubai'de.
Metro'ya atlayıp otelimize dönüyoruz. 14:30 gibi otelimizden bizi şoförümüz ve turdaki rehberimiz Sharif alıyor. Biz ona Şerif diyoruz :) 4*4 Toyota'mızla yaklaşık 1 saatlik yolun ardından araçların tekerleklerindeki havanın indirildiği alana geliyoruz. Az sonra oldukça heyecanlı olacağını tahmin ettiğimiz ve yaklaşık 25-30 dakika süren Çöl Safarisi başlayacak. Bir defa uyarımızı yapalım: Asla safariye yakın saatte karnınızı tıka basa doldurmayın. Midesi sağlam biri olarak safarinin son bölümlerinde midemin bulandığını hissettim. Keza tur boyunca bazı araçların kusanlar için durduğuna da şahit olduk. Safari'de büyük kum tepelerine o araçların nasıl çıktığına ve nasıl olup da devrilmeden yol alabildiğine inanamıyorsunuz. Safari boyunca korktuğumuzu ama çok da eğlendiğimizi söylemeliyim.

Çöl Safarisinin ardından herkesin rahatlıkla fotoğraf çekebilmesi için zaman veriliyor. Burada bir müddet bekledikten sonra her tur firmasının çölde misafirleri için ayarladığını düşündüğümüz alana geçiyoruz. Burada deve sırtında bir müddet yürüme, bir çöl şahine dokunma deneyimlerini elde edebilirsiniz. Sonrasında yemek başlayana dek misafirler için hazırlanmış alanda ellerinize ayaklarınıza kına sürdürebilir, sanatçıların ateşle dansını ve tennure performansını izleyebilirsiniz. Yemek için endişelenmeyin herkese yetecek kadar açık büfe yemek oluyor. Izgara tavuk ve köftenin yanına garnitür ve içecek alıyorsunuz. Akşam 20:30 gibi yemek ve şovlar sona eriyor. Dubai'nin bizim adımıza aklımızda yer eden en önemli bölümü bu kısımdı diyebiliriz.

Şoförümüz Şerif'e dönüşte bizi Medinat Jumeriah adlı AVM'de bırakmasını rica ediyoruz. Burası otel ve AVM'nin iç içe geçmiş bir versiyonu. Geleneksel Arap yapıları tarzında inşa edilmiş otelin çevresi yine insan yapımı kanallarla çevrilmiş. Burada abralarla Medinat Jumeriah'ı dolaşabiliyorsunuz. Hatta Wild Park adlı su parkında gün boyu eğlenebilirsiniz de. Biz gece geç saatte buraya geldiğimiz için Burj El Arap'ı gecenin içinde seyrediyor, AVM'yi dolaşıyor ve bir şeyler içip otelimize geri dönüyoruz.
3.GÜN
Son günümüzün planını da Dubai'ye gelmeden önce yaptığımız için otelden erken ayrılıp düşüyoruz Burj Khalifa'nın yollarına. Burj Khalifa bildiğiniz gibi dünyanın en yüksek binası ve turistlerin ziyaretine açık. Açık derken beleş değil tabii ki. Türkiye'deyken gökdelenin websitesinden At The Top'a rezervasyon yapıyoruz. 125. kat burası. Sadece seyir terası var ve 2 saat bu mekanda kalabiliyorsunuz. Dileyenler At The Top Sky bölümüne daha çok para vererek bir şeyler yiyip içebilir de. Metrodan inerek Burj Khalifa'ya doğru ilerliyoruz. Metro ile geldiyseniz 15 dakika kadar yürüyüp Dubai Mall'un içinde otel girişine varabilirsiniz. Oldukça uzun bir yol yürüyorsunuz anlayacağınız, buna hazırlıklı olun. Burj Khalifa çeşitli saat dilimlerinde ziyaretçi alıyor ve bu saat dilimlerinin fiyatları farklı. Biz iki kişi sabah 10:00 için 272 TL ödedik. Eğer güneşin battığı saat diliminde rezervasyon yaptırsaydık-bu saat dilimi çok çabuk doluyor- çok daha fazla para ödemeyi göze almalıydık. Anlayacağınız Türkiye'deyken ve vakit kaybetmeden rezervasyonunuzu yapın derim.
At The Top'da yaklaşık bir saat geçiriyoruz. Yaklaşık 500 metredeyiz ve üzerimizde 300 metreye yakın bir bölüm daha var. Etraftaki gökdelenler buradan toplu konut gibi görünüyor. Aşağıda Dubai Fountain'in güzel görüntüsü ve uçsuz bucaksız çöl. İleride Palmiye şeklindeki adacıklar ve tabii kıtaları oluşturan adacıklar... Anlayacağınız şehri Google haritadaki gibi görüyorsunuz. Yaklaşık 1 dakikada ulaştığımız bu kattan yine bir dakika gibi bir sürede ayrılıyoruz. Girişte yiyecek ve içecek araması olduğunu ve üst aramasının havalimanlarını andırdığını belirtmeliyim.

Normalde ilk gün yakınına gitmeyi planladığımız Burj El Arap için son gün yola çıkıyoruz. Önce taksiyle (35 DRH) Jumeirah Camii'ne gidiyoruz. Burası tarihi bir yapı değil ancak turistlerin gezmesi için düzenlenmiş bir ibadethane. İçinde müzeyi de barındıran bir kompleks. Talihsizliğe bakın ki tadilat nedeniyle ne camiye ne de müzeye girebiliyoruz. Buradan yürüyerek halk plajına ulaşmayı deniyoruz. Yaklaşık 2 km'lık bir yürüyüş sonucunda halk plajına ulaşıyoruz. Burası oldukça ıssız bir plaj. Sahil uçsuz bucaksız bir kum deryası... Sadece tek tük turist ve martılar... Mevsimden olsa gerek yüzen insan görmüyoruz. Bir süre dinlendikten sonra Burj El Arap'a ulaşmak için yeniden yola koyuluyoruz. Anlıyoruz ki yürüyerek bu işi başaramayacağız. Bir duraktan 88 numaralı otobüse binerek Burj El Arab'ın yakınındaki bir halk plajında iniyoruz. Seyahatin başında aldığımız nol kart otobüslerde de geçtiğinden rahat ediyoruz. Otobüslere aile ya da bayan değilseniz ortadan biniliyor. Anlayacağınız bayan bölümü uygulaması otobüslerde de geçerli. Otobüs durakları kapalı ve klimalı. 20 dakikalık bir yolculuk bizi istediğimiz yere ulaştırıyor.

Burj El Arap ve Jumeirah Hotel dip dibe diyebilirim. Buradaki halk plajı sadece sörf yapacaklar için kullanılıyor. Deniz hakikaten çok dalgalı ama manzara muhteşem.

Bir süre Medinat Jumeirah'ta vakit geçirdikten sonra taksiyle otelimize dönüyoruz. Buradan yeniden Dubai Mall'a ve Burj Khalifa'nın altında yer alan Dubai Fountain şovu izlemeye geçiyoruz. Bu su gösterileri 30 dakikada bir tekrarlanıyor. Kesinlikle görülmesi gereken bir şov. Tabii oldukça kalabalık bir güruh tarafından izlendiği için iyi bir yer kapmanız ya da bir restoranda rezervasyon yapmanız gerekiyor.



Saati 22:00 yapıp otele dönüyoruz. Buradan bavullarımızı alarak metro yoluyla havaalanına geçiyoruz. Evet yazının başında pegasus'un metrosu olmayan havalimanına indiğini söylemiştim ya işte biz bu durumu son gün fark ediyoruz. Check-in saati gelmesine rağmen uçuş ekranda görünmeyince durumu soruyor ve cevabımızı alıyoruz. Allah'tan uçuş 05.05'te. Rahatlıkla diğer havalimanına ulaşıyoruz ve ülkeye dönüyoruz.

Dubai'de kültür ögeleri arayanlar sanıyorum hayalkırıklığı yaşayacaklar. Petrolün bulunması sonrası 50 yılda nasıl bir değişim yaşanabileceğini görmek isteyenler, ABD'de Uzak Doğu'da görebilecekleri bir modern şehirciliği çok uzağa gitmeden yaşayabilirler. Ancak başta da belirttiğim gibi her anlamda Türkiye'ye göre pahalı bir şehir. En kötüsü de yeme içme işleri çok pahalı. Uyduruk bir fastfooda bile kişi başı 30 DRH ödemek zorunda kalıyorsunuz. Her şeye rağmen bahsini ettiğim güzellikleri görmek adına insan hayatında bir kere bu şehre gelebilir.

Keyifli seyahatler!



2 Aralık 2016 Cuma

S.ALDANIR'IN PEŞİNDE...


Edebiyat Meclisi'nde (kadim bloğum:) yazdığım bir yazı (BURADA) Milliyet yazarı Güngör Uras'a amacına ulaşmada ışık tutmuş. Tesadüfen öğrendiysem de mutlu oldum. Bu durum bana "Demek ki bloglar gerçekten günümüzde güvenilir kaynaklar haline gelmiş." dedirtti. Bu arada benim gibi S.Aldanır'ı merak eden bir yazarın olduğuna şaşırdım doğrusu. S.Aldanır'ı rahmetle anayım ve onun aşık olduğum şiiri ile kapatayım :

TAVLA ŞAMPİYONU

Yaşasın
Kazandınız bu partiyi de
Oyun üstüne oyun
Mars üstüne mars yaptınız
Her elde en güç kapıları açtınız
Yok ustalığınıza diyecek
Ne güzel de geliyor zarınız
Memleket gibi hepyek
Vatan gibi düşeş
Millet gibi gele


 Sözü edilen yazı aşağıdadır: 


http://ekonomi.milliyet.com.tr/memleket-saat-ayari/ekonomi/ydetay/1866229/default.htm

28 Kasım 2016 Pazartesi

İZLEDİM: ARRİVAL (GELİŞ)


Sinemada bir filmi izlemeden önce kılı kırk yarıp izlenesi bir film olup olmadığını araştırıyor bunu yaparken de filmin detaylarını öğrenmemeye-ne mümkün- çalışıyorum. Bu sefer yorumlarına güvendiğim bir arkadaşımın "Mutlaka izlemelisin!" telkiniyle düştük sinemanın yollarına.
 
Malum, UFO istilası tema olarak Amerikan sinemasının üç dört yılda bir ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü, çoğu zaman ağızda kekremsi bir tat bırakan çoksatar yemeği. Kendi adıma Mel Gibson'ın oynayıp yönettiği Signs'tan bu yana iyi UFO istilası filmi izlememiştim. Kurtuluş Günü ya da dünyanın uzaylılarca istila edilmesinin ardından kahraman(!) Amerikalılarca kurtarılmasını konu edinen filmler açıkça söylemeliyim benim için pazar gecesi sinema kuşağında eğlencelik filmler oldular.
 
Arrival, yukarıda söz ettiğim o kötü istila filmlerinden değil. Hem görüntü yönetmeni, hem filmin müziklerini ve ses efektlerini düzenleyenler, oldukça etkileyici sahneler hazırlamışlar sinemaseverler için. Kurgu deseniz -içine dram da yedirilerek tabii- o "istila filmleri"nin yavanlığını filmin üzerinden çekip almış. Filmin kahramanı yani ülkenin önemli filologlarından olan Louise Banks, film boyunca hem hayatını sorguluyor hem de bambaşka bir canlı türü ile iletişime geçilseydi neler yaşanabilirdi, izleyiciye bunu hissettiriyor.
 
Film,  "Sözcükler dünyayı nasıl algıladığımızı belirler. Her dilin kendi içinde farklı bir mantığı ve algılama biçimi vardır. Dolayısı ile dünyaya kelimelerle bakıyoruz desek yanılmış olmayız." diye tanımlayabileceğimiz ve 1956 yılında dilbilimi dünyasına duyurulan Sapir-Whorf hipotezini izleyiciye sezdirerek, filmde  felsefi bir altyapı oluşturuyor. Aslına bakarsanız İnterstellar filminde senaristin uzay fiziği ile ilgili aktarmaya çalıştığı ne ise Arrival'de senaristin başka bir canlı türü ve filoloji ilişkisi ile ilgili seyirciye aktarmaya çalıştığı şeyin aynı olduğunu düşünüyorum. Filmi salt bu noktalar iyi yapıyor diyemem. Başta da belirttiğim gibi filmde konu içine fazlaca ajite edilmeden yedirilmiş bir dramı barındırması ve yönetmenin tüm bunları çok uyumlu ses ve görüntü efektleri ile desteklemesi bakımından da önem taşıyor.

Filmi merak edenler acele etmeliler. Film gösterimden kalktı kalkacak. İyi seyirler.

13 Kasım 2016 Pazar

OKUDUM: KIYAMETE SON 99 GÜN / POLAT ONAT

Şair ve yazar Polat Onat'ın son romanı Kıyamete Son 99 Gün elime geçer geçmez -sanatçının önceki kitaplarını okumuş biri olarak- elimde tuttuğum kitabın son dönemin fantastik ögelerle okuru yakalama derdine düşmüş, sanatsal değer kaygısı taşımayan yapıtlarından olmadığını düşünmeye inatla devam ettim. Doğruyu söylemek gerekirse bu düşüncemin aksine kitabın kapağı, başlığı ve kitap arkası tanıtım yazısı kitaba dair başta belirttiğim "okur avcısı roman"ın habercisi gibiydi. 

Onat, cesur bir yazar. Daha ilk romanı "İntihar Etmiş Bir Taşra Berberinin Şiir Kitabı ve Önsözü"nde dahi ağır, poetik bir bildiriyi romanına yedirebilecek kadar gözünü budaktan esirgemeyen cinsten hem de. Okurun ilgisini canlı tutmanın türlü yollarını bilmesine rağmen kafasındakini kağıda dökmekten sakınmayan bir sanatçı. Sade düzyazı da mı? Elbette hayır.  Onun "Son" ve "İhtiyarın Vefatı" şiir kitaplarını okuyanlar da dünyaya bakışının ne kadar derinlikli  olduğunu hatırlayacaklardır.

Sözün özü yazarın üslubunu az çok tanıyan benim için kitapta salt merak duygusunu kamçılayacak, okuru roman sonlana değin olaylar sarmalıyla kitaba tutunduracak bir öykü bulmayacağım sürpriz değildi. Buradan kitabı edinip okuyacalar için belirtmeli ki kitap boyunca yazarın aforizma niteliği taşıdığı aşikâr pek çok felsefi belirlemeyle karşılaşacak, bunların bütünüyle bir portre oluşturma kaygısı taşıdığına şahit olacaksınız. 

Dünyanın sonunun belirli oluşu nereden bakarsanız bakın başlı başına ilgi çekici bir temadır. Bu tema üzerine eğilmeyi bugüne kadar onlarca sanatçı denedi. Hem yerli hem yabancı ürünler hâlâ hafızalarımızda. Dünya'ya günbegün yaklaşan bir meteor, iklimin aniden değişimi, olağan dışı bir virüs salgını vb. sebeplerle dünyanın sonunun gelişi, bir başka deyişle son nefesin belli oluşu; sonu belli bir kurguya vesile olsa da akıbetin ne şekilde olabileceğine dair merak, bu tip fantastik romanlarda okurun ilgisini fazlasıyla çekiyor. Buradaki kilit nokta, yazarın kolaya kaçıp yalnızca bu merak ögesine yaslanmayışında. Onat'ın bu kolaycılığa kaçmadığını söyleyebilirim.

Roman son 99 gün boyunca günlük tutan, hayata tutkuyla bağlı olmadığını iddia eden varlıklı bir entelektüelin gözünden dünyanın sonuna gidişi anlatıyor. Baş karakter, bilim adamlarının dünyanın sonuna  -bir mucize gibi- 98 değil de 99 gün kaldığını söylemelerinin verdiği ilhamla önceleri sürekli ertelediği Allah'ın doksan dokuz ismine tek tek şiir yazma projesini hayata geçirmeye karar veriyor. 

Polat Onat, kitap boyunca 2030'un dünyasına dair hayal gücünü kelimelere dökmüş. Açıkçası bunca yakın bir tarih; bireysel hava araçları, siber devletlerin varlığı, robotların insan hayatına hükmetmeye başlaması, adalet sistemi, gastronomiye dair belirlemeler ile kitabın gerçekçiliğine ters düşmüş. Kitap boyunca kurguya dair rahatsızlığını hissettiğim tek nokta bu oldu. Bu pek tabii benim görüşüm. 

Kitap haliyle 99 parçadan oluşuyor ve her bir parça Allah'ın 99 ismine (Esma'ül Hüsna) ithaf edilen şiirlerden oluşuyor. Bu 99 parça boyunca dünyaya hakim olan kaos ve baş karakterin iç dünyasındaki gelgitler başarıyla okura sunulmuş. Yazarın iç dünyası ve yaşama bakışı ön planda olmasına rağmen şeytani güçlerin devreye girişi ve yazarı bir kabus gibi girdabına alan gizemli cinayetler okuru kitaba zincirleyecektir. Üslup bakımından okunurluğu rahat bir kitap Kıyamete Son 99 Gün ve okur kısa sürede kitabı sonlandıracaktır. 

Entelektüel okur hayatını disipline sokmak için dünyanın sonunun gelmesini bekleyen o varlıklı entelektüelde kendini bulacaktır diye düşünüyorum. Polat Onat'ın başardığı önemli işlerden biri bu. İki büyük romanında da aydın sorunsalını farklı biçimlerde çok etkileyici bir biçimde duyumsattı. Birinde taşraya hapsolmuş bir berber ile diğerinde dünyanın son gününe kendince kutsal bir yaratım derdine düşmüş varlıklı bir entelektüel ile... 

Bir hiçliğe gittiğini bile bile projesini hayata geçirmeye uğraşan yazarımızın bu çabasına saygı duyacaktır Kıyamete Son 99 Gün romanının okuru. Tıpkı yazarın yirminci günün sonunda keşfettiği  "Ne yazık ki zaman geçmiyormuş, evet ciddiyim, zaman geçmiyor. Geçen biziz. Biz insanlar" düşüncesine katılacağı gibi.

Murat Gil
  

11 Kasım 2016 Cuma

OKUDUM: OLDUĞU KADAR GÜZELDİK / MAHİR ÜNSAL ERİŞ

Her türün yaratım aşamasında zorluklar vardır. Öykü yazmanın zorluklarını yeni yeni anlıyorum. İyi, nitelikli öyküler yazabilen yazarlara gıpta ediyorum. Son beş yılın Sait Faik Hikaye Armağanı alan yazarlarından biri Mahir Ünsan Eriş. Yazarın 80'li yılların başında dünyaya gelmiş yazarlar içinde olması beni umutlandırdı, bir yandan yaşımı hatırlattı ve üzdü. İyi yazarlar çıkaran jenerasyondan olup üretememek üzdü beni.
 
Her satırıyla sonuna değin ödülü hak etmiş bir öykü seçkisi olduğunu düşünüyorum Olduğu Kadar Güzeldik'in. Hani üzerinden zaman geçip bir kere daha bir kere daha okunacak cinsten. Olay öykücülüğü ile kesit öykücülüğünün öykülerde nasıl at başı koşturulabileceğinin somut örneği bir kitap. Eriş'in öykülerinde yarattığı portreler o kadar ilginç öyle "tip"e yakın ki beyazperdenin dikkatini çekebilmiş. Benim Adım Feridun'da çizilen terk edilmişliğin derin ıstırabını yaşayan kahramanımız Feridun'un başından geçen ilginç düğün deneyimi öykünün kendi adıyla beyazperdeye uyarlanmış. Bugünlerde izleyici ile buluşacak. Bir öyküden yola çıkarak sinema filmi yapılmasına pek alışık değilim.  
 
Olduğu Kadar Güzeldik'in iyi yanları saymakla bitmez. Eriş'in sade bir dil ve üslup kullanışı, basit karakterlerle görkemli öyküler yaratışı, klasik olay öyküsünün okuyucunun meraklarını giderme tabusunu yıkışı ve daha birçok şey... Öykülere dair gözüme hoş gelmeyen tek nokta-yorumlara bakılırsa bunun da övülmesi gereken bir nokta olduğu belirtiliyor- Bandırma ve çevresinin mekan olarak seçilmesi. Pek tabii bir romanda mekan tek olabilir ancak öykü seçkileri için bu durum öykülere anı çeşnisi katıyor. Bir öykü okurken yazarın anıları herhalde bu hissini yaşamaktan haz etmiyorum. Olduğu Kadar Güzeldik'te bu tadı aldığımı söylemeliyim.
 
Her yazının sonunu mutlaka edinin ve okuyun diye bitiriyorum. Bu yazının sonu da öyle olacak, pişman olmayacaksınız.

8 Kasım 2016 Salı

OKUDUM: GÜNEŞ SEPETİ / MUZAFFER KALE

Sait Faik Hikaye Armağanı almış kitapları takibe devam ediyorum. Bu sefer 2016 yılının ödüle layık görülen öykü kitabı Güneş Sepeti'ni okudum. Kitabı bitirir bitirmez kitap hakkındaki eleştirilere göz attım. Genelde olumlu şeyler söyleniyor kitap hakkında. Benim izlenimim de olumlu oldu. Sine Ergün'ün Bazen Hayat'ı üzerine okununca birbirine tarz olarak yakın iki kitabı üst üste okumuş oldum.  
 
Önceki yazıda da belirttiğim üzere özgünü yakalamış kısa öyküler yazmanın büyük beceri gerektirdiği ve bunun takdire şayan bir çaba olduğu ortada. Muzaffer Kale şiir dünyasında kendini var etmiş, son dönemin kayda değer şiirlerinin sahibi sanatçılardan. Düzyazı ile okurun karşısına çıkıp bu çıkışı Sait Faik ödülü gibi prestijli bir armağan ile taçlandırması başarısını daha da anlamlandırıyor.
 
Öyküleri oldukça sade bir Türkçe ile yazılmış. Öyküleri durum öyküsü geleneğinin örnekleri diyebiliriz. Öykülerinde hayata dair kesitler var. Uzun uzadıya anlatılan olayların öyküsü Maupassant tarzını değil de yazarı özgür bırakan Çehov tarzını benimsemiş bir yazar Kale.
 
Muzaffer Kale'nin öykülerini okurken bir şairin öykülerini okuduğunuz o kadar belli ki.  Zaten bir söyleşisinde öykülerindeki şiirsel söyleyişin nedenini sorgulayan bir soruya verdiği yanıtla niyetini belli ediyor usta yazar: "Dille kurulan yapılarda, yazılan bir makale değilse, anlamın bir (ölçüde) parlamasına gerek duyulur. Çünkü yazılan o nesnenin, o durumun, o duygunun kendi doğasında var olan dirimsel parlamasını da metne taşımak zorundayız. Şiir dışındaki metinlerde, şiirin olanağı olan dilin kullanılışı, anlam katmanları oluşturmayı amaçlamaz. Metne canlılık katar. Bu kitaptaki öykülerin bazılarının çok kısa oluşu gözetilen bir tavrın sonucu. Eksiltildiler."
 
Ben kitaptaki öyküleri yeni bir tarz arayışında olması bakımından beğeni ile okudum. Yazarın hayatın pek çok kesitini kendi üslubunca okurun huzuruna çıkarmasını takdir ettim. Bütün bunlara rağmen olay öykücülüğünün okuru merakta bırakan yanından çok daha fazla haz aldığımı belirtmem gerekir. Durum öykücülüğünün yetkin ve özgün olduğunu düşündüğüm bu örnekleri yazarın Güneş Sepeti'nde toplanmış. Kale, kesitlerinde çizdiği insan portreleri ile bazen iç sızlatmayı bazen insan sorular sordurtmayı başarıyor. Tekdüze öykü kitaplarından sıkılmış yeni bir tarz denemeyi arzulamışsanız kitapçıların tamamında görebileceğiniz bir öykü kitabı Güneş Sepeti. Edinin, okuyun derim.
 
 
 

3 Kasım 2016 Perşembe

OKUDUM: BAZEN HAYAT/SİNE ERGÜN

Sait Faik Abasıyanık Armağanı kazanmış öykü kitaplarını inceleme hevesiyle altı öykü kitabı sipariş ettim. Elime gelir gelmez ilk okuduğum Sine Ergün'ün Bazen Hayat'ı oldu.
 
Sine Ergün, yaş itibariyle bizim kuşak diyebileceğim bir sanatçı. 80 sonrası kuşağın ilk temsilcilerinde. Ödüllü kitabındaki öyküleri bir çırpıda bitirdim. Öykülerini kısa cümlelerle ve hacimsiz oluşturmayı yeğliyor. Kitabı okurken bir şiir kitabı okuyormuşçasına hızlı ilerledim. Bir şiir kitabı olsaydı elimdeki Garip Şiirinin temsilcilerinden birine ait derdim. Hayatın sıradanlığını, küçük insanın duygularını Garipçiler nasıl da sanatlı söyleyişten uzaklaşarak verebilmişse Sine Ergün de öyküde bu yöntemi denemiş. Sanatlı söyleyişten öyküde sıyrılmak, hayatın sıradan yanlarını kısa öykülerde işlemek fena fikir değil. Sine Ergün bu hususta başarılı sayılmalı ancak ben fark ettim ki şiirde sonuna değin savunduğum sadeliği düzyazıda reddediyorum.
 
Bazen Hayat'ta Sinek hikayesi ile Orhan Veli'nin Misafir şiirinin benzeştiğini düşündüm. Hem tarz olarak hem de sanatçının sonunda vermeye çalıştığı mesaj olarak benzeşiyordu bu iki farklı tür. Bu hikayenin aklımda iz bıraktığını söylemeliyim. Bunun dışında hikayeler ağızda bir tat bırakıyor ancak kahvaltı öncesi iştah açmak için ekmeği zeytinyağına bandırırsınız ya o türden bir tat. İştahlanıyorsunuz ama ana yemeği bulamıyorsunuz.  
 
Bazen Hayat, Sait Faik ödülünü hak edecek kalitede bir eser miydi buna  karar verecek niteliklere sahip değilim ancak basit bir okur olarak öykü türüne yepyeni bir tarz katma çabasını takdir ettim.
 
Not: S
anılanın aksine kısa ve yoğun yazmanın uzun soluklu, hacimli eser yazmaya göre çok daha zor olduğunu bilen biri olarak Ergün'ü tebrik etmeli.