12 Nisan 2017 Çarşamba

OKUDUM: DIŞ KAPININ MANDALI / ARZU UÇAR

Öykü okuma listemde Yaşar Nabi Nayır ödüllü kitaplar var demiştim değil mi? 2015'in ödüllü kitabı Dış Kapının Mandalı bir çırpıda bitiverdi. "Bir çırpı" bir gün olursa kendi kitabım için duymayı en çok arzu ettiğim "övgü" olacak. Yazar Arzu Uçar, 2015'te eserine layık görülen bu ödülü sonuna kadar hak etmiş doğrusu. Kitapta dokuz adet öykü yer alıyor. Ben yine öyküleri okuduktan sonra bende yarattıkları etkiyi göz önünde bulundurarak öyküleri sınıflandırdım. Gördüm ki öykülerin yedisi düşün dünyama ya da  bilinçaltıma hitap etmiş. Bir yapıtın okura hitap edişi ile o eserin sanat değeri arasında büyük bir bağlantı yoktur elbette. Ancak her şeye rağmen sanat eserlerinin değerini beğeni ile ölçmek de bir yöntem biliyorsunuz. Sözün kısası bendeniz aciz öykü okuru için keyifli bir okuma akşamı yaşattı Dış Kapının Mandalı.

Arzu Uçar, kesit öykücülüğünün önemli temsilcilerine nazire yaparcasına harika fotoğraflar çekmiş. Malumunuz kesit öyküsü okuru tasvirin doruklarında bir başka deyişle belirli bir ana ait fotoğrafların sergilendiği görkemli bir fotoğraf sergisinde gezdirirse başarılı olarak addedilir. Fotoğraflar ne denli başarı ile çekilmişse okuduğunuz öyküden aldığınız haz o denli büyük olur. Ben; Uçar, öykülerinde yarattığı karakterleri başarı ile yansıtmış, diyorum. Okur olarak bir yandan Perihan'ın kaşıntılarının sebebini anlıyor; bir yandan Hasan'ın çaresiz sıkıntısına ortak olmayı arzu ediyorum. Diyeceğim o ki Dış Kapının Mandalı'nın yazarı, pek çoğumuz için sıradan olarak sıfatlandırılabilecek durumları başarıyla fotoğraflayabiliyor ve o fotoğraflarla kenarda köşede kalmış yaşamlara hayat verebiliyor.

Doğruyu söylemek gerekirse post-modernist öykü ve şiirin peltek, uyku mahmuru hitabetinden sıkılmıştım. Şükür ki Arzu Uçar'ın öyküleri bu üslubun belirsizliklerini taşımıyor. Modern dünyanın ürünü, bilindik  karakterleri (Bohem, terk edilmiş, sıkılgan, işsiz, varoşlarda yaşayan vb.) ve bu karakterlerin hayatlarından kesitleri önümüze başarıyla ve sade bir dille koymuş Uçar. Nokta hikayesindeki terk edilmiş, kızıl saçlı kızı, Vasıfsız'daki edebiyat mezunu işsiz genci, Ayrılık'taki  eski bohem aşkının dönmesini özlemle beklerken aydınlanma yaşayan adamı hep bir yerlerde görüyor ya da birilerinden işitiyoruz ancak onların hayatlarındaki -kendileri için önemli- bazı kesitlere vakıf olamıyoruz. İşte Dış Kapının Mandalı okura bu fırsatı sunuyor.  Öykü tutkunlarının çıktığı yıl okuyup hatmettiği bu naif kitabı benim gibi geç kalanlara şiddetle öneriyorum. Keyifli okumalar.

11 Nisan 2017 Salı

OKUDUM: ÇERÇİALAN / GAMZE ARSLAN

Öykü okumaya Yaşar Nabi Nayır ödüllü kitaplarla devam ediyorum. İlkin 2016'da ödüle layık görülen Çerçialan'ı okudum. Kitapta yedi öykü var. İlgiyle okuduğum dört öykü olduğuna göre kitabı beğendim diyebilirim. Özellikle Kasapta Kesik Parmak yazarın seçtiği anlatıcının sıra dışılığı bakımından takdire şayan. Ayrıca aynı hikayeyi tüylerim diken diken olmuş bir şekilde okuduğumu belirtmek isterim.   Gamze Arslan'ın ödüllü yapıtı için - bugüne kadar incelediğim öyküleri göz önünde tutarak- "özgünlüğü yakalamış bir üsluba sahip" yorumunda rahatlıkla bulunabilirim.

Yazar, klasik olay öykücülüğünün kıyısında dolaşsa da öykülerini post-modernist ögelerle süslemeyi becermiş. Yazarın öykülerinde heyecanı ve ilgiyi sıcak tutabiliyor oluşunda senarist kimliğinin etkisi olabilir. Bu anlamda okurun neyi merak edip edemeyeceğine dair donanımlı olduğu ortaya çıkıyor. İlgimi çeken Dudu ve Nimet, Küf Korkusu Olmalı İnsanda öykülerinde bahsini ettiğim ögeleri sıklıkla kullanmış Arslan. Bu tarz için yarı gerçek yarı rüya diyorum ben. Bu ikisinin kesişim kümesinde bir gerçeğe bir rüyaya yaslanan öyküler, okurun bilinçaltını harekete geçiriyor. Pek tabii yazar da bilinçaltıyla sere serpe uzanıyor okurun önünde. Bir nevi bilinçaltı karnavalı yaşanıyor.
Küf Korkusu Olmalı İnsanda öyküsünün adı geçmişken belirtmeliyim ki öyküde anlatıcı/baş karakter biraz daha derinlemesine tasvir edilse, öykü bir romana karakter bir roman kahramanına dönüştürülse Aylak Adam'ın C'si gibi, Tutunamayanlar'ın Selim'i gibi harika bir "tip" kazanabilirmiş Türk edebiyatı. 

 Gamze Arslan'ın hikâyelerinde kullandığı dili akıcı ve sokağın diline yakın buldum. En az edebiyatımıza sokağın dilini getirdiğini iddia ettiğimiz Hüseyin Rahmi Gürpınar kadar nüktedân, sempatik. Günümüz sokak dili ile 60'ları, 70'leri elbette karşılaştıramayız. Bu çerçeveden bakıldığında genç kitleyi sarabilecek, kendini okutabilecek bir dilden bahsedebiliriz. 

Yazar öykülerinin hemen hepsinde gerilim unsurlarını başarıyla kullanıyor. Tecavüz, gasp, cinayet vb. öykülerinin içinde okuru irkiltecek denli ustalıkla yer alıyor. Tüm unsurları değerlendirdiğimde Yaşar Nabi Nayır ödülünün son temsilcisini ve eserini
başarılı bulduğumu söylemeliyim. Yazarı tebrik ediyor, yeni eserlerini bekliyorum. 

7 Nisan 2017 Cuma

OKUDUM: EMANET HİKÂYELER - NECİP TOSUN

Öykü okumalarım yoğun bir biçimde devam ediyor. Günümüz öyküsüne vakıf olabilmek adına makalelerini okuduğumuz Necip Tosun'un öykücü kimliğiyle ilk kez tanıştım.  Kitaba dair ilk sözüm: Bu kitap benim rahatımı kaçırdı, oldu. Bir eser üzerimde birkaç etkiden birini yapabilmişse o eseri iyi buluyorum, hemen belirteyim. Bu etki tanımlamalarından biri "rahat kaçırmak".

Emanet Hikâyeler, rahatımı kaçırıp beni hayat üzerinde düşündürdü. Tosun'un hafızasını yitiren bir babayı, Doğu'dan göçle gelmiş yoksul bir ailenin küçük kızını, mahalleden arkadaşı simitçi Hasan'ı anlattığı öyküler bam telime dokundu. Bu öykülerin dışındaki öyküleri de pek çok yönden sağlam bulduğumu söyleyebilirim. Her şeyden önce Tosun kısa cümleleri ve akıcı üslubuyla okuru sıkmadan öykü boyunca konsantre edebilen bir yazar.

Necip Tosun için "Bu işin kitabını yazmış" tabirini kullanmak pek de yanlış olmayacaktır. Tosun'un öykü dünyamıza ilişkin kuram ve araştırmaları geçtiğimiz yıllarda raflarda kendine yer bulmuştu. Bu yapıtlar Türk öykücülüğüne, özellikle de yakın dönem öykü yazarlarına ışık tutan eserlerdi. Doğruyu söylemek gerekirse Emanet Hikâyeler'de bu işin kitabını yazmış adamın izlerini sürekli göstermek Tosun öykülerini az da olsa kötü etkilemiş

Tosun öykülerini sunarken "bir hikaye anlatıcı"nın gözünden  yazım sürecini okura duyumsatmak istiyor. Bu vasıtayla iyi bir öykünün nasıl yazılması gerektiği de okuyucuya hissettiriliyor.  Bu kitaptaki pek çok öyküde bunu gözlemlemek mümkün. Kendi adıma böyle öykü yazmanın bir tarz olduğunu kabul ediyor ancak öykünün tadından bir parça götürdüğünü düşünüyorum. Pek tabii Tosun usta bir yazar ve öyküye gönül vermiş bir üstâd. Emanet Hikâyeler'in birinde yazarımız öykülerde hakim olan üslupları okura sunup bunları kullanmanın bir  tercih olduğunu  ve bu tercihler ne olursa olsun yazarın kaderinin eleştiriye maruz kalmak olduğunu anlatıyor. Bu durum tespiti dahi Tosun'un öykülerine dair eleştirilere öyküleri içinden verdiği hazır cevaplardan biridir.  Bu anlamda Necip Tosun, öyküleriyle okuru öykü üzerine düşünmeye mecbur ediyor.

Emanet Hikâyeler'de neredeyse her bir öykünün bir duayene atfedilmesinin de öykülerde hoş bir dokunuş olarak kendini gösterdiğini söylemeliyim. Tosun, Oğuz Atay, Sait Faik Abasıyanık, Mustafa Kutlu, Orhan Kemal, Hulki Aktunç, Ömer Seyfettin gibi isimleri öykülere serpiştirilmiş eser adlarıyla anıyor. 

Kitabı edinmeyi düşünen okura bir tavsiyem olacak. Ben ilk öyküyü -Dağların Çağrısı- tesadüfen Ezginin Günlüğü'nden "İnsan Sever Bir Kere" şarkısını dinleyerek okudum. Öyle bir denk gelmiş ki, öykünün bu şarkı için yazıldığını düşünmeye başladım.
 Sözün özü öykü tutkunlarının edinip okuması gereken naif bir öykü kitabı Emanet Hikâyeler.  

5 Nisan 2017 Çarşamba

2016'DA TÜRK EDEBİYATINA "NİTELİKLİ-NİTELİKSİZ" PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

Türk edebiyatının lokomotif dergisi Varlık’ın Ocak 2017 sayısı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Dergi, editörü Enver Ercan’ın da sunu yazısında belirttiği gibi yıllardır hasret kaldığımız “Geçtiğimiz Yıl Değerlendirmesi” dosyasıyla karşımıza çıktı. Pek çok yazar ve eleştirmen 2016’daki yazın etkinliklerini kendi pencerelerinden değerlendirmişler. Feridun Andaç, bu dosyanın ilk yazısını kaleme almış. Özellikle roman, öykü ve deneme alanında 2016’nın dikkat çeken eserlerine değinmiş, 2016’da eserleri raflarda yerini bulan Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi bilindik yazarların “çoksatar listesi”ne giren eserlerine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmış.


Varlık’ta bahsettiğim yazı dizileri içinde en çok Necip Tosun’un yazısı dikkatimi çekti. Yazı boyunca 2016 özelinde 2000 sonrasında gelişen Türk edebiyatının sorunlarına değinmiş Tosun. “Nitelikli” edebiyatın ve bu edebiyatı okurla buluşturan nitelikli yayın evlerinin –pek tabii dergilerin de-  azalmasından yakınmış. Tosun, internet ve son on yılda okuyucu üzerindeki etkisini iyiden iyiye artıran sosyal medya gerçekliğini kabullenmiş; bu unsurların edebi ürünlerin okurla buluşmasındaki payından ve yayıncılığın bu gerçekliğe göre şekillenmesi gerektiğinden dem vurmuş.

Necip Tosun’un geçtiğimiz yıl ve edebiyat ortamının bugünkü hali konusundaki pek çok tespitine katıldığımı söylemeliyim. Sözlerinde karşı çıktığım ve komik bulduğum tek tespit; özellikle popüler dergicilik diye adlandırdığı –yazarın kastettiği dergiler, sanatçı portrelerinin illüstrasyonlarını içeren kapaklarıyla raflarda yakın zamanda görmeye başladığımız; gençler tarafından yoğun talep görüp çok okunanlar listesine giren kültür-sanat dergileri sanıyorum – oluşumun “nitelikli” diye sıfatlandırdığı edebiyatı yozlaştıran etmenlerden saymasıdır.

Sanat var olalı beri hangi ürünün nitelikli hangi ürünün niteliksiz olabileceğine dair pek çok hipotez ortaya atılmıştır. Çoksatar olması, geniş kitleler tarafından takip ediliyor oluşu bir eseri “nitelikli” kılmazken böyle olması onu pek tabii niteliksiz gösterebileceğimiz anlamına da gelmez. Hem değil midir ki Türkiye’de okura ve edebiyata elitist yaklaşan, tabiri caizse burnundan kıl aldırmayan dergiler-edebiyatımızın amiral gemileri- edebiyatı okurdan bunca uzak hale getirmiştir?

Tosun’un bahsini ettiği, popüler deyip “nitelikli”den ayırdığı dergiler, hiç kuşkusuz genç kitlelerin sevdiği; değer verdiği isimlerin düşünce yazılarına yer vererek elitist edebiyat dergilerinin ördüğü aşılması zor o duvarda bir geçit olmuştur. Bahsi geçen dergilerin edebiyat için yenilik diye sayabileceğimiz bir değer ortaya koymadığı ortadır ancak bu genç nesli okumaya teşvik ettikleri, edebiyatımızın soy yazarlarını araştırma hevesi ile doldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

“Bir ayda binin üzerinde eser yayımlama önerisi aldığımız derginin aylık tirajı sekiz yüzü geçmiyor.” demişti bir derginin editörü. Hem de Tosun’un bahsini ettiği nitelikli dergilerden birinin editörü etmişti bu lafı. “Eserini yayımlatmak isteyen yazar dahi acaba eserim yayımlanmış mı? diye dergiyi almaya tenezzül etmiyor.” diye de yakınmıştı. 2016 da sanıyorum böyle sorunlarla karşılaşmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu. Tosun’un değerlendirmelerinin sonunda altını çizdiği sosyal medya gerçekliğini içselleştirmek sanıyorum ki bu sorunun çözülmesinde bizlere yol gösterecek. Özellikle elitist yayın çevreleri bu gerçeği görerek hareket etmeye başladı. Bir çöplüğü andıran sanal edebiyat aleminde, genç kitleyi okumaya ve üretmeye yöneltebilecek bunu yaparken niteliğini de koruyacak bir yayıncılığın tesis edilebileceğine inandığımı bildirerek son veriyorum yazıma. 2017 şaheserler okuyacağımız  bir yıl olsun.

*Yazı sanatlog.com adresinde yayımlanmıştır.
Murat Gil

27 Mart 2017 Pazartesi

LEBLEBİ TOZU YEDİREN, GAZOZ İÇTİREN ÖYKÜLER: MAHİR ÜNSAL ERİŞ




 

Meddah öykücülüğü diyebileceğimiz bir tür ile modern öykünün kapılarını 19. yüzyılın sonlarında zorlayan bu coğrafyanın çocukları, 21. yüzyılın hemen başında özgün bir öykü dünyası yaratmayı başarabildi. Bu süreç, Türk edebiyatında modern öykü denemelerinin ilk temsilcileri Aziz Efendi, Samipaşazâde Sezâi ve Ahmet Mithat’tan günümüzün genç öykü yazarlarına, yüzlerce sanatçı sayesinde yaşandı. İlk modern öykü türüne yaklaştığını düşündüğümüz Muhâyyelât’ın (Aziz Efendi, 1796) üzerinden -dile kolay- iki yüz yirmi yıl geçmiş. Hoş, “Aziz Efendi’nin tek ilginç yanı, yeni bir öyküye, evrensel anlamıyla bir öyküye kaynak olabilecek tek özelliği olayları tarih ötesi bir zamanda geçirmesine karşın, yeri İstanbul’un 18. yüzyıl yaşamından seçmiş olmasıdır[1]diyor Selim İleri.  Muhayyellât’ta İstanbul yansımaları, öykücülüğümüzde gerçeğe, gerçekçi kavrayışa ilk yaklaşımlar sayılabilir.[2]diye de ekliyor.

Muhayyelat, kadim anlatma geleneğimizden farkını hiç kuşkusuz içerikte cinleri, perileri, masalsı kahramanları tutarak fakat mekân olarak kendi çağının kentini seçerek ortaya koydu. Eserin üretildiği devir düşünüldüğünde bunun edebi bir devrim olduğu aşikârdır.  Pek tabii Türk öykücülüğü, iki yüz yirmi yılda Muhayyelat’ın üzerine görkemli bir bina inşa etmeyi başardı. Evrensel öykücülükteki modern bölünme, Maupassant ve Çehov’la yaşanmış; bizde bu türlerin meşalelerini Sait Faik Abasıyanık, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal gibi isimler taşımıştır.

Sözü öyküdeki kurgusal devrimin öyküde zamana aykırı mekân seçimi ile gerçekleştiği bilgisiyle açarsam Türk öykücülüğünün son dönemde okurda ilgi uyandıran eserlere imza atmış yazarlarından olan Mahir Ünsal Eriş’e daha manalı bir başlangıç yapabileceğimi düşündüm.

Mahir Ünsal Eriş, yayımladığı iki öykü kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ve “Olduğu Kadar Güzeldik”  ile Türk öykücülüğünde son dönemde eksikliği hissedilen takibi kolay kurgu ve dilde yalınlığı geri getiriyor. Bunu yaparken  zamansal ve mekânsal samimiyeti elden bırakmıyor. Nedir zamansal ve mekânsal samimiyet diye sorulsa, cevabım: Yazarın mesaj verme kaygısı taşımadan yaşadığı kültürü, yaşadığı zaman dilimi içerisinde nasıl görmüş ya da yaşamışsa öyle anlatması olur. Biliyorum ki Türk edebiyatı, taşra görmeden taşrayı,  savaşı görmeden savaşı, direnişte bulunmadan direnişi anlatan pek çok yazara çöplük olmuştur. Bu tabir anlam bakımından çok sağlıklı olmasa da “samimiyeti” yakalayan yazarlar adlarını sonraki kuşakların defterlerine yazdırabilmişlerdir. Düşüncem odur ki Eriş, bu defterlerin ön sayfalarında adına yer bulabilecek bir yazar olabilir.

Selim İleri’ye göre öykücülüğümüzde dil devrimini gerçekleştiren sanatçı Memduh Şevket Esendal’dır. O, öyküleri dergi ve gazete köşelerinde kalmasına rağmen ilk kez dili yapay bir edebiyat dili olmaktan kurtarmış ve yalın söyleyişle gündelik konuşma dilini öyküye adapte ettirebilmiştir. Esendal öykücülüğünde güçlü bir söyleyiş göze çarpar. Okur, yazarın hangi yazımsal aşamalardan sonra bu noktaya eriştiğini duyumsamaz. Bu yönüyle Esendal ile benzeşen Mahir Ünsal’ın iki seçkide yer verdiği öykülerinde, pürüzlü, takılı kalmış noktalarla karşılaşmıyoruz.

Çocukluğunu seksenlerin sonu ile doksanların başında Balıkesir’in taşrasında (Bandırma, Erdek …) yaşamış biri yazar olan Mahir Ünsal Eriş, hem edebiyatımızda yeni yeni yer almaya başlayan doksanların Türkiye’sini ele alması hem de taşrayı taşradan bakarak başarılı bir biçimde anlatan genç yazarlardan biri olmayı başarması bakımdan öne çıkıyor. Doğrusu hemen her yazar eserlerinde çocukluk yıllarının bilinçaltı zindanlarına uğrar. Mesela Ömer Seyfettin hamasi diye adlandırılabilecek öykülerinde dahi sokaklarında yürüdüğü Gönen’i okura duyumsatır. Öyle ki Sait Faik Armağanı ödül töreninde Doğan Hızlan’ın Sait Faik’le Mahir Ünsal’ı ruh ikizi olarak gördüğünü belirtmesine nazire edercesine demeli ki: Eriş hemşehrisi Ömer Seyfettin ile Sait Faik’ten çok daha büyük ortaklıklara sahiptir. Bu ortaklık yalnızca çocukluklarının geçtiği Balıkesir taşrası değil, öykülerini kurgularken kullandıkları yöntemlerdir de. Lafı uzatmadan eklemeli: Çağdaş öykücülerden Füruzan’da, Vüsat O. Bener’de söylediğim çocukluğa yolculuk daha net gözlemlenebilir. Özellikle Vü’sat O. Bener sıradan, gündelik olguların ardındaki yaşantı zenginliklerini, bilinçaltında tıkalı kalmış yaşama parçalarını belirtir öykülerinde. Konuyu anlatışta (kimi zaman konu ötesine varan bir anlatış bu) betimleme yoluyla, alışılmış öykücülüğün dışına çıkartır.[3]

Eriş’in öyküleri okuru bir çırpıda saran ve asla yormayan naif dilinin yanı sıra doksanlı yılların taşrasını yaşatması bakımından da önem arz ediyor. Yukarıdaki alıntıda yer alan ve günümüz okuru ile öykünün arasını açan “konu ötesine varan anlatış” arayışı Eriş’in öykülerinde bulunmamaktadır. Bu yazarın daha geniş kitlelerce okunmasını ve öykünün sokağa taşınmasını kolaylaştıracaktır.

Her kuşağın önemli toplumsal travmalara şahit olduğunu söyleyebiliriz ancak doksanlı yılların Türkiye’si ne Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki zihniyeti, ne de ellilerde geneli çiftçi olan taşralı emekçilerin yaşam tarzını bünyesinde barındırır. Serbest piyasa ekonomisi ile küreselleşen dünyaya uyum sağlama adımlarını yeni yeni atan ülkede darbe sonrası hakim olan apolitik hava, aynı dönemde çocuk ve genç olan bireyleri derinlemesine etkilemiş; televizyonun toplumların yapısına etkisi iyiden iyiye görülmeye başlanmıştır. Sokaktan odalara tıkılmanın arefesi yaşanmaktadır. Bu dönemin çocuğunun bir gözü mahalledeyken bir gözü televizyondadır artık.  Bu çerçeveden bakıldığında Mahir Ünsal Eriş’in öyküleri bahsi geçen döneme ışık tutan ilk başarılı örneklerdendir. Onun öyküleri okuru Marmara’nın kırsalında, kıyı kahvelerinde, ilçe düğünlerinde, otostopla seyahati yeni yeni tanıyan genç dimağlarda dolaştırır.

 Bütün bunların ışığında Eriş’in iki öykü kitabına sığdırdığı kırka yakın öyküyü çok önemli bulduğumu belirtmeliyim. Haldun Taner’in ellili yılların Türkiye’sinde büyük kentin hastalıklı ürünü sonradan görme zenginlerini yansıtması, Orhan Kemal’in toplumda sürüp giden ekonomik çatışmaları ve sınıfsal farklılaşmaları işaret etmesi, Sabahattin Ali’nin acımasız, yüreksiz, insanlıkdışı yöneticilerin karşısına toplumun dört bir yanından kopup gelmiş kumpanya tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, değerleri horlanmış erkek oyuncuları, hatta ezilmiş fahişeleri çıkarması ne ise Mahir Ünsal Eriş’in okurun masasına doksanlı yıllarda önceki on yılın travmalarını tamire uğraşan Anadolu taşrasını taşıması o derece değerli bana kalırsa.

Mahir Ünsal Eriş, seksenli yılların başında dünyaya gelmiş ve çocukluğunun izlerini otuzundan sonra-geç mi kalmış buna zaman karar verecek-  kaleme döküp okura ulaştırabilmiş bir yazar. Doksanlı yılların konjonktürünü kendince yansıtan çağdaşı meslektaşlarından farklı olarak Eriş’in üslup bakımından özgünü yakaladığını belirtmem gerekir. Yazarın özgünlüğü pek tabii aynı dönemde eserler vermiş, kesit öyküsü geleneğine uyarak olabildiğince kısayı ve yoğunu arayan bunu yaparken bilinçaltının dışavurumunu gerçekleştiren yazarlar gibi değil de klasik öykücülüğün kurallarından çekinmeyip olanı olduğu gibi, diğer bir deyişle samimice dile getiren bir yazar olmayı tercih etmesindedir. Söylediğim husus ilk kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde”den ziyade Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülmüş “Olduğu Kadar Güzeldik”te daha da belirginleşiyor. Bu ikinci kitap sonrakiler adına okura büyük umut veriyor.

Bir yazara işini öğretmek, eserlerinde kullanacağı dili ya da mekânı dikte etmek haddimize değil ancak Eriş’i bekleyen en büyük tehlike içine düştüğü tekrarlar. Öykülerinin tamamına yakını birinci kişi anlatımına sahip. Anlayacağınız “kahraman bakış açışı” tekniğinden vazgeçmiyor yazar. Yazar bir Çin kıssası- “Kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzından görünen kadar sanırlarmış.” ile duruma açıklık getirmeye çalışsa dahi hikâyelerinin belki de var olma sebebi olan Balıkesir ve taşranın öykülerinde sürekli yinelenmesi ile benzer bir tehlikeye daha adım atıyor.  Bunların çokça tekrar ediyor oluşu öyküleri anı türüne yaklaştırıyormuş gibi geliyor bana, bunun da yazarın yazın dünyasındaki diğer çalışmalarında bir kısırlığa neden olabileceğini düşünüyorum. Yazar o kuyunun suyunda daha uzun beklememeli ve kuyudan dışarıya sonraki öyküleriyle sıçrayabilmeli.  
*Yazı  daha önce sanatlog.com sayfasında yayımlanmıştır.

 

 



[1] Selim İleri, Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri, Türk Dili Dergisi, Temmuz 1975,sayı 286, s.2
[2] a.g.e
[3] a.g.e

1 Şubat 2017 Çarşamba

SEYAHATNÂME: DUBAİ

Kış ayları içinde seyahat etmek için en akıllıca tercih kışı yaşamayan ülkeler oluyor. Biz de böyle bir tercih yaparak Arap Yarımadasının incisi Dubai'yi gezmeyi, görmeyi planladık. Doğruyu söylemek gerekirse kültür ögeleri yönünden tatmin edici olmayacağını bile bile 1960'lardan itibaren gelişme gösteren bu "petrol harikasını" görmeyi arzu ettik. Gezimiz beklediğimiz gibiydi. İnsanoğlunun maddi imkanlarını sonuna kadar kullanıp çölün ortasına bir vaha kurabileceğini ispat eden bir şehri dolaşmış olduk.

1.GÜN
Sabiha Gökçen havalimanından gece 22:30'da hareket ediyoruz. Dubai Havalimanında olma saatimiz 04:30 olacağından planımız saat 06:00'ya kadar havalimanında vakit geçirmek ve otele buradan metro kullanarak geçmek. Pasaporttu, üst baş değiştirmeydi saati 5:30 yapıyoruz. Ama metro? Evet metroyu ara ki bulasın. Buraya gitmeden önce okuduğumuz hiçbir blogda bu durumdan bahsedilmemiş olmasına şaşırıyoruz. Pegasus'un iniş kalkış yaptığı havalimanı 2 numaralı bölüm. ve evet bu havalimanına komşu herhangi bir metro istasyonu bulunmuyor. Bu yüzden Pegasus'la Dubai'ye gelecek olan ziyaretçiler bu durumu bile bile gelsinler. Peki ne yaptık? Yaklaşık 2 km yürüyerek yeşil hat üzerindeki Abu Hail'e ulaştık. Siz taksiye 30 DRH vererek (30 TL) metro istasyonuna ulaşabilirsiniz.

Metro krizini biraz yürüyerek atlatıyoruz. Burada nol adı verilen kentkartlarımızı 25'er DRH karşılığında alarak metroya biniyoruz. Aktarma ile otelimize varıyoruz.  Elimizdeki bavulları otelimize ( Mall of The Emirates İbis Hotel) bırakıyoruz ve şehri dolaşmaya Deira bölgesinden başlıyoruz.

**Metroyu seyahat boyunca bir kere dahi boş görmedik. Bir yerden bir yere giderken oturduğumuz sayılıdır. Metro istasyonları çok konforlu. Mesafeye göre 3-5-7 DRH ödeyerek seyahat ediyorsunuz. Beyleri pembe vagonlar için uyarmalıyım. Yanlışlıkla bu vagonlara binip oturursanız diğer erkekler sizi uyarıyor. O bölgede boş koltuk var diye atlamayın :)



Deira Bölgesi Dubai'nin ilk merkezi.  Dubai'nin haliçlerinden birinin girişine kurulu bu bölgede mütevazı bir hayat sürüyor. Burada Bur Dubai'yi dolaşıyoruz. Bur Dubai, Dubai'nin tarihi yerleşkesinde yer alan bir kale. Kale kerpiçten olduğu için yoğun bir restorasyon geçirdiği belli oluyor. 3 DRH karşılığında kalenin içinde Emirliklere dair kronolojik bir sergi sunan Dubai Müzesini geziyoruz.
Müzenin ardından bir müddet yürüyerek Dubai Büyük Camii ve hemen karşısında yer alan Hindu tapınaklarını görüyoruz. Buraların ziyarete açık olmadığını belirtmeliyim. Yolumuzun üzerinde bulunan Textile Souk'u (Kumaş Çarşısı) gezerek, Deira'nın iskelesine ulaşıyoruz. Buradan 1 DRH karşılığında abra adı verilen motorlarla sahil şeridini izleye izleye  Altın ve Baharat Çarşılarını gezmek üzere karşıya geçebilirsiniz.

Karşıda ilk durağımız Baharat Çarşısı oluyor. Çarşının içi bizdeki Mısır Çarşısı'nı andırsa da Mısır Çarşısı'nın ihtişamıyla boy ölçüşmesi neredeyse imkansız diyebilirim. İçeride bu bölgenin geleneksel şişe içi süsleme sanatı yapan sanatkarlarını gözlemliyoruz. Küçücük bir şişe dahi 85 DRH'e satılıyor ki bize göre bu fiyatlar oldukça yüksek. İlk gün gerek yol yorgunluğu gerekse hava değişiminin verdiği yorgunluk nedeniyle şehrin geri kalanını dolaşmayı ertesi günlere bırakıyoruz. Deira bölgesinde yeşil hattaki El Ras metro istasyonundan trene binerek oldukça ötedeki bir istasyona: İbni Batuta Mall durağına ulaşıyoruz. İbni Batuta Mall, Mall of The Emirates ve Dubai Mall gibi ünlü alışveriş merkezleriyle kıyaslanabilecek bir mekan değil ancak her şeye rağmen Türkiye'deki pek çok AVM'ye göre hem konsept hem de dükkan sayısı bakımından farkını ortaya koyuyor. AVM'nin bölümleri meşhur Arap gezgini İbni Batuta'nın rotasına göre Hint, Pers, Çin, Mısır Bölümleri vb. gibi konseptlere ayrılmış ve ziyaretçilerini bekliyor. Öğle vakti olması nedeniyle tenha olduğunu düşündüğümüz AVM'de yöresel dürüm şavarma yiyor yanına 10'ar DRH'lik ayranlarımızı da içiyoruz. Ayranlar boğazımıza takılmadı dersek yalan söylemiş oluruz. Dubai'nin yeme içme hususunda ne kadar pahalı olduğunu sanıyorum bu fiyat detayı ortaya koyuyor. İbni Batuta'dan otelimize geçiyor ve dinleniyoruz. Akşamı otelimizin hemen yanındaki Mall of The Emirates'i gezerek geçiriyoruz. Belgesellerde karşımıza çıkan ve içinde kocaman bir kayak merkezini barındıran AVM'den bahsediyorum. Gerçekten devasa bir AVM. AVM'nin bir tarafı Kempinsky otele açılıyor. Bu otelin misafirleri AVM'yi bir anlamda otelin bahçesi gibi kullanıyorlar. Binlerce dükkan alışveriş çılgınlarını bekliyor. Ama belki dönemin döviz kuru hareketliliğinden dolayı fiyatlar Türkiye'ye göre pahalı. Carrefour'a giriyoruz ve ürün çeşitliliği bakımından Türkiye'deki emsalleriyle kıyas kabul etmediğini çok geçmeden fark ediyoruz. Diğer bloglarda önerildiği gibi hediyelik hurmalarımızı ve daha pek çok şeyi Carrefour'dan satın alıyoruz.


2.GÜN
İlk gün otel lobisinde yer alan tur danışmanı ile Çöl Safarimizi ayarladığımızdan 2. günün yarısını (13:00'a kadar) JBR ve Dubai Marina'da geçireceğiz. Çöl Safarisi için buraya gelmeden önce yaptığımız araştırmalar Ocean Air Travel adlı şirketi işaret ediyor. Bu tur emsalleri gibi kişi başı 350 DRH değil. Ancak lobideki görüşme sonucu Tripadvisor'da da iyi not alan Rayna Tur'un teklifine ikna oluyoruz. Otelimizin önünden alınacağız ve kişi başı 200 DRH ödeyeceğiz.
Safariye kadar ilk durak Dubai Marina. Buraya metroyu kullanarak rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Metro'nun Dubai Metro durağında inerek karşı yola geçmeli ve Dubai Tram hattına ulaşmalısınız. Buradan kısa bir yolculukla marina bölgesine ulaşıyoruz. Marina bölgesi heybetli gökdelenleri ve var olan halice yapılan düzenleme ile Arapların Venedik'i olarak anılıyor. Bu bölgeyi yürüyerek (3-3.5 km) JBR olarak adlandırdıkları muhteşem bir sahile ulaşıyoruz. Burada turistler çok soğuk olmayan ama orta boy dalgalarıyla pek yüzme imkanı tanımayan denizde keyif yapıyorlar. Denizin hemen dibinde başlayan rezidans ve oteller yine insanın doğaya hakimiyetini gözler önüne seriyor. Plajı boydan boya yürüyor ve Türkiye'de kış mevsimi tüm sertliği ile hakimken Dubai'de  yaz sıcağının keyfini çıkarıyoruz. Sıcak derken aklınıza 35-40 dereceler gelmesin. Gün boyu sıcaklık 22-25 derece arasında seyrediyor ki buranın soğuk yazı olarak adlandırılan bir mevsimi yaşıyoruz. Anlayacağınız şehri yürüyerek gezdirecek bir iklim sunuyor Ocak ayı Dubai'de.
Metro'ya atlayıp otelimize dönüyoruz. 14:30 gibi otelimizden bizi şoförümüz ve turdaki rehberimiz Sharif alıyor. Biz ona Şerif diyoruz :) 4*4 Toyota'mızla yaklaşık 1 saatlik yolun ardından araçların tekerleklerindeki havanın indirildiği alana geliyoruz. Az sonra oldukça heyecanlı olacağını tahmin ettiğimiz ve yaklaşık 25-30 dakika süren Çöl Safarisi başlayacak. Bir defa uyarımızı yapalım: Asla safariye yakın saatte karnınızı tıka basa doldurmayın. Midesi sağlam biri olarak safarinin son bölümlerinde midemin bulandığını hissettim. Keza tur boyunca bazı araçların kusanlar için durduğuna da şahit olduk. Safari'de büyük kum tepelerine o araçların nasıl çıktığına ve nasıl olup da devrilmeden yol alabildiğine inanamıyorsunuz. Safari boyunca korktuğumuzu ama çok da eğlendiğimizi söylemeliyim.

Çöl Safarisinin ardından herkesin rahatlıkla fotoğraf çekebilmesi için zaman veriliyor. Burada bir müddet bekledikten sonra her tur firmasının çölde misafirleri için ayarladığını düşündüğümüz alana geçiyoruz. Burada deve sırtında bir müddet yürüme, bir çöl şahine dokunma deneyimlerini elde edebilirsiniz. Sonrasında yemek başlayana dek misafirler için hazırlanmış alanda ellerinize ayaklarınıza kına sürdürebilir, sanatçıların ateşle dansını ve tennure performansını izleyebilirsiniz. Yemek için endişelenmeyin herkese yetecek kadar açık büfe yemek oluyor. Izgara tavuk ve köftenin yanına garnitür ve içecek alıyorsunuz. Akşam 20:30 gibi yemek ve şovlar sona eriyor. Dubai'nin bizim adımıza aklımızda yer eden en önemli bölümü bu kısımdı diyebiliriz.

Şoförümüz Şerif'e dönüşte bizi Medinat Jumeriah adlı AVM'de bırakmasını rica ediyoruz. Burası otel ve AVM'nin iç içe geçmiş bir versiyonu. Geleneksel Arap yapıları tarzında inşa edilmiş otelin çevresi yine insan yapımı kanallarla çevrilmiş. Burada abralarla Medinat Jumeriah'ı dolaşabiliyorsunuz. Hatta Wild Park adlı su parkında gün boyu eğlenebilirsiniz de. Biz gece geç saatte buraya geldiğimiz için Burj El Arap'ı gecenin içinde seyrediyor, AVM'yi dolaşıyor ve bir şeyler içip otelimize geri dönüyoruz.
3.GÜN
Son günümüzün planını da Dubai'ye gelmeden önce yaptığımız için otelden erken ayrılıp düşüyoruz Burj Khalifa'nın yollarına. Burj Khalifa bildiğiniz gibi dünyanın en yüksek binası ve turistlerin ziyaretine açık. Açık derken beleş değil tabii ki. Türkiye'deyken gökdelenin websitesinden At The Top'a rezervasyon yapıyoruz. 125. kat burası. Sadece seyir terası var ve 2 saat bu mekanda kalabiliyorsunuz. Dileyenler At The Top Sky bölümüne daha çok para vererek bir şeyler yiyip içebilir de. Metrodan inerek Burj Khalifa'ya doğru ilerliyoruz. Metro ile geldiyseniz 15 dakika kadar yürüyüp Dubai Mall'un içinde otel girişine varabilirsiniz. Oldukça uzun bir yol yürüyorsunuz anlayacağınız, buna hazırlıklı olun. Burj Khalifa çeşitli saat dilimlerinde ziyaretçi alıyor ve bu saat dilimlerinin fiyatları farklı. Biz iki kişi sabah 10:00 için 272 TL ödedik. Eğer güneşin battığı saat diliminde rezervasyon yaptırsaydık-bu saat dilimi çok çabuk doluyor- çok daha fazla para ödemeyi göze almalıydık. Anlayacağınız Türkiye'deyken ve vakit kaybetmeden rezervasyonunuzu yapın derim.
At The Top'da yaklaşık bir saat geçiriyoruz. Yaklaşık 500 metredeyiz ve üzerimizde 300 metreye yakın bir bölüm daha var. Etraftaki gökdelenler buradan toplu konut gibi görünüyor. Aşağıda Dubai Fountain'in güzel görüntüsü ve uçsuz bucaksız çöl. İleride Palmiye şeklindeki adacıklar ve tabii kıtaları oluşturan adacıklar... Anlayacağınız şehri Google haritadaki gibi görüyorsunuz. Yaklaşık 1 dakikada ulaştığımız bu kattan yine bir dakika gibi bir sürede ayrılıyoruz. Girişte yiyecek ve içecek araması olduğunu ve üst aramasının havalimanlarını andırdığını belirtmeliyim.

Normalde ilk gün yakınına gitmeyi planladığımız Burj El Arap için son gün yola çıkıyoruz. Önce taksiyle (35 DRH) Jumeirah Camii'ne gidiyoruz. Burası tarihi bir yapı değil ancak turistlerin gezmesi için düzenlenmiş bir ibadethane. İçinde müzeyi de barındıran bir kompleks. Talihsizliğe bakın ki tadilat nedeniyle ne camiye ne de müzeye girebiliyoruz. Buradan yürüyerek halk plajına ulaşmayı deniyoruz. Yaklaşık 2 km'lık bir yürüyüş sonucunda halk plajına ulaşıyoruz. Burası oldukça ıssız bir plaj. Sahil uçsuz bucaksız bir kum deryası... Sadece tek tük turist ve martılar... Mevsimden olsa gerek yüzen insan görmüyoruz. Bir süre dinlendikten sonra Burj El Arap'a ulaşmak için yeniden yola koyuluyoruz. Anlıyoruz ki yürüyerek bu işi başaramayacağız. Bir duraktan 88 numaralı otobüse binerek Burj El Arab'ın yakınındaki bir halk plajında iniyoruz. Seyahatin başında aldığımız nol kart otobüslerde de geçtiğinden rahat ediyoruz. Otobüslere aile ya da bayan değilseniz ortadan biniliyor. Anlayacağınız bayan bölümü uygulaması otobüslerde de geçerli. Otobüs durakları kapalı ve klimalı. 20 dakikalık bir yolculuk bizi istediğimiz yere ulaştırıyor.

Burj El Arap ve Jumeirah Hotel dip dibe diyebilirim. Buradaki halk plajı sadece sörf yapacaklar için kullanılıyor. Deniz hakikaten çok dalgalı ama manzara muhteşem.

Bir süre Medinat Jumeirah'ta vakit geçirdikten sonra taksiyle otelimize dönüyoruz. Buradan yeniden Dubai Mall'a ve Burj Khalifa'nın altında yer alan Dubai Fountain şovu izlemeye geçiyoruz. Bu su gösterileri 30 dakikada bir tekrarlanıyor. Kesinlikle görülmesi gereken bir şov. Tabii oldukça kalabalık bir güruh tarafından izlendiği için iyi bir yer kapmanız ya da bir restoranda rezervasyon yapmanız gerekiyor.



Saati 22:00 yapıp otele dönüyoruz. Buradan bavullarımızı alarak metro yoluyla havaalanına geçiyoruz. Evet yazının başında pegasus'un metrosu olmayan havalimanına indiğini söylemiştim ya işte biz bu durumu son gün fark ediyoruz. Check-in saati gelmesine rağmen uçuş ekranda görünmeyince durumu soruyor ve cevabımızı alıyoruz. Allah'tan uçuş 05.05'te. Rahatlıkla diğer havalimanına ulaşıyoruz ve ülkeye dönüyoruz.

Dubai'de kültür ögeleri arayanlar sanıyorum hayalkırıklığı yaşayacaklar. Petrolün bulunması sonrası 50 yılda nasıl bir değişim yaşanabileceğini görmek isteyenler, ABD'de Uzak Doğu'da görebilecekleri bir modern şehirciliği çok uzağa gitmeden yaşayabilirler. Ancak başta da belirttiğim gibi her anlamda Türkiye'ye göre pahalı bir şehir. En kötüsü de yeme içme işleri çok pahalı. Uyduruk bir fastfooda bile kişi başı 30 DRH ödemek zorunda kalıyorsunuz. Her şeye rağmen bahsini ettiğim güzellikleri görmek adına insan hayatında bir kere bu şehre gelebilir.

Keyifli seyahatler!