15 Mayıs 2013 Çarşamba

SANAT TOPLUM İÇİN Mİ, İNTİHAR İÇİN Mİ ?

Pozitivizm, natüralizm gibi felsefi ve edebi akımları sıkıcı lise edebiyat ya da felsefe derslerinden hatırlayanlar için Beşir Fuad ne ifade eder bilmem ancak bu toprakların ilme, fenne kısacası pozitif bilimlere yürekten inanan insanlarındandır adı geçen sanatçımız.
Beşir Fuad 1852 İstanbul doğumludur. Çağdaşları gibi iyi bir eğitimin sonrasında önemli devlet görevlerine getirilen Fuad, döneminin diğer sanatçıları kadar adını duyuramasa da enteresan ölümü ile hafızalara kazınmıştır.
Beşir Fuad, ülkemizde Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçılarından Nabizade Nazım gibi Natüralizm akımının etkisinde kalmış, ülkemizin de ilk pozitivisti olarak değerlendirilmiştir.
Natüralizm akımı realizmdeki gerçeği gözlemlerle arayan anlayışın bir kademe artmış halini temsil eder. Natüralist sanatçılar eserlerini neredeyse istatistiki bilgilerle doldurulmuş deney raporlarından yola çıkarak oluştururlar. Edebi malzemeyi adeta bir laboratuvar olarak gördükleri Natüralizm akımının prensipleriyle yoğurur ve oldukça gerçekçi eserler ortaya koyarlar. Dünya edebiyatında hepinizin bildiği gibi Emile Zola bu akımın en önemli temsilcisidir.
Konuyu somutlaştıralım. Natüralist bir yazar eserini Yörükler ile ilgili yazmak istiyor olsun. Anlayışına göre uzun uzun gözlemler Yörükleri. Öyle ki bu insanların gerçek davranışlarını eserlerinde vermek mecburiyetindedir. Hatta natüralist yazarımız Yörüklerin arasına karışarak onlardan biri gibi yaşamaya başlar ve o insanların yaşayışlarını bizzat yaşamak ister.
Bazılarınız bütün bu anlattığın sıkıcı şeylerin Beşir Fuad'la ne ilgisi var ki diyecektir. Başta da belirttiğim gibi sanatçımız ülkenin ilk pozitivist ve natüralistlerindendir. Yazdığı eserlerde gerçekliği birebir yansıtmayı amaçlar. Ve yine başta da belirttiğim üzere ölümüyle hafızalara kazınmıştır.
Bilimin toplumun gelişimindeki önemini çok iyi kavrayan değerli sanatçının intiharı üzerinden çok yorumlar yapılmıştır. Bazı edebiyat tarihçilerinin de iddia ettiği gibi ölüm hissini anlamak ve bunları bir edebi metin olarak kaydetmek için intihar eden Beşir Fuad, natüralistlerin yöntemlerinden yola çıkmış olmalıdır. İntiharı sırasında kaleme aldıklarının ailesi tarafından imha edildiği söylenen yazarın ölümü öncesinde yazdıklarını ve intiharı sırasında yazdığı iddia edilen yazısını bir kez daha yayımlayalım:
İntiharı öncesi Ahmet Mithat Efendi'ye yazdığı mektubundan:
“…Hayatımda fenne hizmet eylediğim gibi, cenazemin de öyle hâdim olmasını arzu eylediğimden, cenazemi teşrih olunmak üzere teberruan Mekteb-i Tıbbiye’ye terk eyledim ki veresem şu arzuma mâni olmazlar. İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına ‘klorit kokain’ şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim…”
İntiharı sırasında yazdığı iddia edilen parça:
“Ameliyatımı icra ettim hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”



2 Mayıs 2013 Perşembe

BU EV HEPİMİZİN

Bugün edebiyat üzerine değil de dilbilim üzerine yazmayı istedi canım. Nihad Sami Banarlı'nın "Türkçe'nin Sırları" adlı güzel kitabından bir makaleyi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bu kitapta Türkçe'nin ilginç yanlarından, üstadın dil üzerine düşüncelerine pek çok şeyi bulabiliyor insan.
Neyse başlıkta da gördüğünüz üzre okuduğumda bana ilginç gelen bir yazı oldu "GÜZEL EVİN HİKAYESİ" makalesi. Makalenin bütününü okumanızı tavsiye ederek şöylece özetleyeyim size bu güzel yazıyı:
Yazar makalesinin başında, uzun zaman, kendisinde sıcacık duygular uyandıran "ev" kelimesinin Türkçe oluşuyla övünmesinden bahsediyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sonrasında içine bir kurt düşüyor ve bu güzel kelimenin öztürkçe olup olmadığını araştırmaya başlıyor.
Makalesinin sonraki bölümünde evin Türkler için "çadır" olduğunu vurgulayan yazar Oğuz Türkleri için söylenegelen "göçer evlü" sözünü hatırlatıyor okura.
Çadır gerçekten de göçebe bir toplum olan Türkler için her dem bir sığınak olmuştur. Türkler özenle süslediği çadırlarına "Ban Ev" derdi. Bu ulu çadır anlamına geliyordu aynı zamanda.
Çadırın böylece öneminden bahseden Banarlı, ev sözcüğünün öz be öz Türkçe olduğunu ispatlamaya çalıştığı günlere ithafen bu ispatı neye dayandırdığını da açıklıyor:
Ona göre Türklerin ilk yazılı metinlerinden olan Orhun Kitabelerinde kullanılan alfabe ev sözcüğünün Türkçe oluşuna deliller barındırıyor. Keza "ok" hecesinin Göktürk alfabesinde bir oku, "yay" hecesinin bir yayı andırdığı düşünülürse Banarlı için "ev" ya da "eb" hecesi de bir evi andırıyordu. Bu da bu sözcüklerin Türkçe olduğunu düşündürtüyordu ona.
Yanıldığını çok geçmeden anlayan Banarlı makalesinde "ev" sözcüğünün Türkçeye başka dillerden geçtiğini güzelce ifade ediyor:
"Şimdi öyle anlaşılıyor ki ev kelimesinin de aslı en eski alfabelerdeki "B" harfidir. Bu harf eski Mısır hiyerogliflerinde dört köşe, ev biçiminde bir plan-resimdi. Bugünkü Latin yazısına esas olan Yunan ve Sami alfabelerinde de aynı B harfi, bu ec resminin daha stilize edilmiş, iki odalı bir evin planı halinde yazılmıştı. Bugün hala latin yazısındaki büyük B, bu iki odalı ev planından başka bir şey değildir.
Bu harfin adı ise; hepsi de ev
manasına gelmek şartıyla, Sami-Arami dillerde "bet", Fenike
ve İbrani dillerinde "beth", Yunancada"beta"dır. Bu harfin Arapçadaki ilk adı da beyt=beyit'tir. Ayrıca eski Sümer çivi yazısında bu harfe çatılı ev biçiminde, yine ev manasında
ve ab sesiyle rastlanılmıştır.
İşte bizim Orhun Kitabelerimizde rastladığımız B=Eb harfi de ev manasındadır. Şimdi çok iyi anlaşılıyor ki Eb harfi, diğer bütün alfabelerde olduğu gibi daha hiyeroglifle ve belki daha evvel başlayan millet arası B harfiyle tam bir ortaklık halindedir.

***Göktürkçede mesela at kelimesi nasıl yek bir kalın t ile yazılır ve at diye okunursa ev=eb de tek bir b harfiyle yazılır ve eb=ev diye okunuyordu. Eski Türkçe'deki b=v değişimini hatırlayacaksınız.
İşte gördüğünüz gibi Banarlı Türkçe sandığımız bir tek heceli sözcüğün aslında benzer coğrafyaların ortak ürünü olduğunu bizlere çok güzel aktarmıştır. Sanırım içinde huzur bulduğumuz, nereye gidersek gidelim onun rahatını aradığımız mesken olan "ev"in bütün insanlığın ortak ürünü oluşu insanın içini daha bir ısıtıyor.
Sevgiyle kalın...