29 Temmuz 2013 Pazartesi

9 Temmuz 2013 Salı

OKUDUM, DİNLEDİM: SEN BANA BAKMA, BEN SENİN BAKTIĞIN YÖNDE OLURUM



Geçtiğimiz günlerde şairlerin kendi seslerinden şiirleri ve kütüphanemdeki yerleri hakkında yazmıştım. O külliyatın içine-külliyat da denemez belki ama- Özdemir Asaf'ın Kendi Sesinden Şiirleri de eklendi. Albüm kitabı şöylece tanıtayım size:

Kitap pek çok ses kaydında olduğu gibi YKY'den çıkmış. Bu konuda yanlış bilmiyorsam YKY ve İş Bankası Yayınları en önde gidiyor. Asaf'ın ses kaydı Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum başlığı ile satışa sunulmuş ki şairin  en meşhur dizelerindendir bunlar.

Gelelim bu güzel ses kaydının yapılmasına vesile olan olaya. Orhan Veli'nin sesini bizlerle buluşturan vak'a bir yılbaşı gecesi eğlencesiydi. Nazım Hikmet arkadaşı Bedri Rahmi'yi kıramamış ve mikrofonun başına geçmişti. Behçet Necatigil de Almanya'ya gittiğinde sesini kaydetmek için bir cihaz almış onun karşısında keyifle söylemişti şiirlerini.
Asaf'ın durumu bunlardan biraz farklı. Yok yok çok farklı. Kitabın önsözünde sözü Asaf'ın kızı Seda Arun alıyor. Söze bir erkek arkadaşı olduğunu,  evlenmek istediğini anlatmak için babasının yanına gittiğini anlatmasıyla başlayan Arun, Asaf'ın şiirlerinde kendini belli eden şu enteresanlıkla karşılaşıyor. O yadırgamıyor tabii Asaf'ın kızına öğüt verirken kullandığı bu yönteme olsa olsa bizler şaşırırız. Asaf, eşinden şiir kitaplarını rica ediyor. Evet, düşündüklerini ve öğütleyeceklerini şiirleriyle dile getirmeyi severmiş Özdemir Asaf. Bu vesile ile babasının şiirleri okumaya başlamasını fırsat bilen Seda Arun o gün kayıt düğmesine basıyor. Şöyle dile getiriyor bu durumu Seda Arun: Düşünmeden bastığım o teybin düğmesiyle Özdemir Asaf'ın sesini kaydetmiş olmamın ne kadar önemli olduğunu çok sonraları anladım.

Evet sizler de şairin kızının düşünmeden bastığı o kayıt düğmesinin ardında büyük bir şairin aynı zamanda büyük bir hatip oluşuna, Asaf'ın  r'leri söyleyemeyişindeki sıcaklığına şahit olmak istiyorsanız mutlaka bir kitapçıdan edinin bu nadide seçkiyi. Bu tip albüm kitaplar tükenince bulması zor oluyor baştan belirteyim. Keyifli dinlemeler.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

YAZDIM: PASLI ÇİVİ - 1



Bu salona nasıl geldim bilmiyorum; aslında epeyce zamandır ne yapıyorum, kiminle konuşuyorum, hayatta mıyım, değil miyim onu da bilmiyorum. Yaşadıklarımı saniyenin milyonda biri yoğunluğunda kılcal damarlarıma kadar hissettiğimi biliyorum ama ayrıntılarıyla ne yaşadığımı anımsamakta güçlük çekiyorum. Bir psikolog arkadaşım insanların büyük travmalardan sonra o travmaya dair hiçbir şey hatırlamayabileceğini yalnızca çektiği ıstırapla baş başa kalabileceğini söylediğini anımsıyorum. Ah evet bir şeyi çok iyi biliyorum, az sonra o gür sesiyle mübaşir adımı  haykıracak ve ben büyük bir keyifle hakimin sonucu söylemesini bekleyeceğim. Hakimin ağzından çıkacak her sözcük aylardır çektiğim ıstırabın yükünü bedenimden söküp alacak diye umuyorum. Ne umması canım, öyle olacak biliyorum!  Akıttığım göz yaşlarının her damlası için, kirlenen her duygu parçam için gülümseyerek dinleyeceğim kararın açıklanmasını. Hakimin başka bir karar vereceğini hayal etmek  dahi istemiyorum, çünkü öyle bir karar çıkmayacak!  Günlerce döktüğüm göz yaşı, uyuyamamanın ve çaresizliğimi düşünmeden edemediğim anların bedenimde açtığı derin yaralar, az sonra göreceğim muhtemelen bembeyaz saçlara ve asık bir surata sahip, pek tabii sözlerini bir kitaptan seçercesine itinayla telâffuz eden o hakim tarafından onarılacak.


Kendimi tanıtmadan söze başladığım için kusura bakılmasın, diyorum ya uzun süredir aklım başımda değil diye. Adımı söyleyerek başlayayım o gün yaşadıklarımı anlatmaya. Pelin, evet Pelin  benim adım, soyadımın ne önemi var ki? İzmir’in önemli bir dış-ticaret firmasında satış müdürü olarak çalışıyorum. Çalışıyordum, demeliyim. O malum günden sonra hayatımı etkileyen olaylar pek de arzu ettiğim gibi gelişmedi.
Selma ile o gün yemeği şirkette değil de dışarıda yemeye karar vermemiz beni sonu bugüne varan  bu yola sürükledi diyebilirim. Merdivenleri birer birer inerken bir yandan topuklu ayakkabımın bir azizlik yapıp beni yerle yeksan etmesini önlemeye çalışıyor, diğer yandan Selma’nın erkek arkadaşından yakınışını ayıp olmasın diye dinliyor gibi yapıyordum. Ben insanların dertlerini dinlemeyen, onlara her durumda kayıtsız kalan biri değilim inanın ki. Selma’nın artık rutine bağlanmış, insanın kendi dertlerini sunmasına fırsat tanımayan o aceleci konuşması pek tabii herkes gibi beni de sıkıyordu. Tanışıklığımız 10 yıl öncesine ta üniversite yıllarımıza dayanmasa pek çok insanın yaptığı gibi bu sürekli konuşan, dış görünüşüne düşkün arkadaşımın yanında zaman geçirmemeyi tercih edebilirdim ancak iş işten geçmiş, bir final günü benden kalem isteyen bu masum kızla dostluğumu çoktan kurmuştum. Hem bu şirkette bir iş bulmuşsam bu Selma’nın sayesinde olmuştu. Bu yüzden ona karşı kendimi borçlu da hissediyordum.
Selma her şeye rağmen derinlerinde kocaman bir kalp taşıyordu. Kendi sıkıntıları içerisinde boğulmadığı nadir günlerde o derinlerine gizlediği kalbini daha sığlara, yukarılara benim de görebileceğim yerlere taşıyordu. Yardımseverdi Allah için. Son sevgilimin saçma sapan bahanelerle apar topar yurtdışına gidişi, doğru anladınız beni dımdızlak ortada bırakışı, sadece Selma gibi çok konuşan, konuşurken insana başka şeyler düşündürtmeyen bir insan ile unutulabilirdi. Sağ olsun, onun dertlerini dinlemekten kendime üzülemiyordum bile. Gerçi kafamın içerisinde yankılanan tek ses “ o alçak beni nasıl böyle ortada bırakıp gider ?” değildi. 3 yıldır hastane odasında bir makineye bağlı yaşamak zorunda kalan ağabeyimin nefes alışverişlerini her an kulaklarımda duyabiliyordum. Babamın adının telefonumda her belirişi beni tarif edilmez bir korkuya sürüklüyordu. Bütün bu hislerin eşliğinde Selma’nın arabasına bindik. Selma usta şoför sayılmazdı. İstanbul’da okuduğumuz yıllar boyunca arabasıyla pek çok yere gitmiştik ama her seferinde arabanın koltuğuna gömülür mutlaka kapının kenarında bulunan tutamaça sıkı sıkıya tutunurdum. O gün de Selma'nın arabasının ön koltuğuna gömülmüş halimle  öğle yemeğimiz için Gazi Osman Paşa bulvarından geçerek eski itfaiye binasının içinde yer alan restorana doğru ilerliyorduk.  Burada dilediğimizce karnımızı doyuracaktık. Selma, en sıkıntılı zamanlarında dahi yüzünden düşürmediği o çocuksu gülümsemesiyle bana döndü ve
“Unutkanlık bulaşıcı mı dersin Pelin, senin her zaman yaptığın gibi para çekmeyi unuttum. Ama sende olmayan bir şey var neyseki  bende. Şans!kızım şans! Şurada ATM’si varmış benim bankanın.”
Gülüşmüştük. Benim şanssızlığım konusunda çok haklı olduğunu o da ben de çok iyi biliyorduk. Ne zaman bir işe kalkışsam aksilikler yakamı bırakmaz, olmaz denen şeyler benim başıma gelirdi. Ee zaten evliliğe doğru gitmesi muhtemel son ilişkimde adam "yaşayamıyorum bu ülkede" deyip Amerika’ya göçmemiş, beni ortada bırakmamış mıydı? Ah işte yine aklıma gelmiş, boğazıma bir yumruk gibi oturmuştu. Selma arabayı az sonra hızla oradan uzaklaşacağımızı belli edercesine gelişi güzel ATM’nin önünde durdurdu ve “hemen geliyorum canım” diyerek ATM’nin önünde sıra bekleyenlerin arasına karıştı.

     Camlar kapalıydı ve araba çalışır haldeydi. İzmir'İn o zalim sıcağının içeri girmesini istemezdik, klima harıl harıl çalışıyordu ayrıca.  İçeride çok sevdiğim o melodi ve dudaklarımda şarkının sözleri bir de şarkıya tempo tutarcasına tık tık sesleri çıkaran dörtlü ikazı Selma'nın gelmesini bekliyorduk. Kendi kendime mırıldanıyor bir yandan tempo tutuyordum: “aptığın cezaya girer senin / Gün olur her alev küllenir/ Küllenmiyor şu yangının büyüyor  hay aksi / Gözlerin Cezayir menekşesi /Şu yağan karlar gönlümün ceza-i müeyyidesi, Gözlerin Cezayir Menekşesi    İmdat!!”

                                                          .…
                          D  E  V  A  M          E   D   E   C  E  K







7 Temmuz 2013 Pazar

OKUDUM,İZLEDİM: SİNEKLERİN TANRISI

W.Golding'in Sineklerin Tanrısı romanını çokça geç kaldıktan sonra okuyabildim. Zararın neresinden dönülse kardır düsturuna uyarak iyi ki okumuşum diyorum çünkü romanı okurken büyük bir keyif aldım. Aslında bambaşka bir amaçla yazılmış izlenimi veren alegorik romanlara bayılıyorum. 1984, Hayvan Çiftliği, Körlük, Satranç ve Dönüşüm öyküleri bu bahsettiğim tarzda kitaplar ve kütüphanemin en değerli yerindeler.Bu eserleri okurken okuma boyunca düşünüyor, sorguluyor ve yazarların anlatmak istediklerini sembollere   nasıl ustalıkla aktardıklarına şahit  oluyorsunuz.
Sineklerin Tanrısı romanının da böyle alegorik bir roman olduğunu biliyordum. Bu okurken sembolleri arama hissiyatını beraberinde getiriyor. Olumlu bir önyargı oluşuyor anlayacağınız.  Her satırı, her diyaloğu "Yazar burada neye işaret etmek istemiş acaba?" sorusunun eşliğinde okuyorsunuz. Golding, eserini İngiliz edebiyatının klasiklerinden Mercan Adası adlı çocuk kitabına nazire olarak yazmış. Mercan Adası'nda ıssız bir adaya düşen çocukların içgüdülerinin yardımıyla asil İngiliz sistemini adada inşa etmeleri, hamasi bir dille anlatılıyor. Kitap İngiliz gençliğinden de başkası beklenemezdi mesajını iletiyor okura.Bir nevi harikalar diyarı yaratıyor yazar.


İkinci Dünya Savaşının en kirli atmosferlerinde bizzat savaşarak bulunan Golding'in bir ada yaratarak bu adaya harikalar diyarı havası vermesi beklenemezdi tabii. Romanda neyden kaynaklandığı belli olmayan bir uçak kazası ile adaya düşen 15-20 çocuğun adaya uyum süreçlerini ve bu sürecin çalkantılarını bulacaksınız. Romanın içeriği hakkında çok fazla detay vererek kitabı henüz okumayanların heveslerini kaçırmak istemiyorum ama okurun  çocukların düştükleri bu kara parçasının ne olduğunu anlama noktasından, demokratik bir seçimle liderlerini seçmelerine uzanan, sonrasında insanın içgüdüleri ve baskılanmış yanlarının açığa çıkmasına kadar uzanmasına pek çok şeyi yaşayacağının haberini vermenin romanın keyfini azaltmayacağına inanıyorum. Kitabı bitirdiğinizde çevirmen Mina Urgan'ın kitap hakkındaki düşüncelerini mutlaka okumalı, alegorik eserde sembollerin neleri ifade ettiğini bir de Mina Urgan'ın gözüyle görmelisiniz. Bu söylediğim İşbankası yayınlarının Modern Klasikler Serisinin 1.kitabı olan Mina Urgan çevirisindedir.

Kitapta herkesin kendisine yakın hissettiği bir kahraman olacaktır. Kiminiz Ralph'ı kiminiz Simon'u kiminiz Domuzcuk'u kiminiz de Jack'i kendinize yakın hissedeceksiniz. Ben Domuzcuk'u çok sevdim. Gerçi Mina Urgan'ın yazısını okuduktan sonra toplumda hangi kesmi temsil ettiğini çok iyi anladım ama yine de sözlerini, davranışlarını çok sevdiğim o tombişin :) Acaba siz kimi seveceksiniz?

Kitabın uyarlama iki adet filmi mevcut. Biri sanırım 1968'de çekilmiş. Ben kitabı bitirir bitirmez 1990 yapımı olanı izledim. Genel çerçeve itibariyle romana uyulmuştu ama hem filmin alegorisi hem de bazı önemli detaylar filmde saklanmış gibi geldi bana. Bu anlamda başarılı bir uyarlama olmadığını düşünüyorum 1990 yapımının. Zaten bir filmde yalnızca çocukların oynaması oyunculuk kalitesini de birkaç kademe aşağıya çekiyor ister istemez. Bu anlamda tembellik edip filmini tercih etmeyin keza kitaptaki alegoriden alacağınız tadı asla filmde bulamayacaksınız.

Okumayanlar için keyifli okumalar diliyorum, okuyanlar için ileride bir yazı yazmayı daha düşünüyorum, iyi pazarlar!!




3 Temmuz 2013 Çarşamba

DİNLEDİM: SOLGUN BİR GÜL OLUYOR DOKUNUNCA

Şiirde ses benim için çok önemlidir ama bu kez bahsedeceğim ses şiirin ahenk unsuru olan ses değil. Şairlerin kendi sesleri... Sizleri bilmem ama ben şairin sırlarına eriştikçe şiirini daha çok sevenlerdenim. Bu yüzden Haluk Oral'ın yazılarını çok severim mesela. Şairlere yazarlara onların hayatlarına ilişki ne güzel detaylar içerir onun yazıları. Şiir Hikayeleri de böyle bir kitaptır.
Durun durun asıl bahsetmek istediğim konudan uzaklaşmayayım daha fazla. Ne diyordum, şairlerin sesleri evet! İlla hayatlarına ilişkin şeylerle mi mutlu olacağım canım sanatçıların seslerini duymak da büyük keyif veriyor bana. Hele ki kendi şiirlerini bir banda okumuşlarsa değmeyin keyfime. Kütüphanemde ya da bilgisayarımda öyle aman aman bir külliyatım yok ne yazık ki, ama elimde olanlarla da mutlu olmayı biliyorum sanırım. Nazım Hikmet'in sesinden şiirler bilgisayarımda duruyor. Yanlış hatırlamıyorsam YKY basmıştık o önemli eseri. Attila İlhan'ın sağlığında şiirlerini profesyonel bir kayıt odasında müzik eşliğinde okuduğunu edebiyat meraklıları bilir. O seri DVD'lerin arasında. Çok kıymetli bir koleksiyon o. Hele Kaptan'ı okuyuşu yok mu? Hala tüylerimi diken diken ediyor. Bir yıl önce kitaplığımın en değerli koleksiyonlarından birine sahip oldum. YKY'nin Orhan Veli'nin kendi sesinden yayımladığı şiirler tabii ki bahsettiğim. Onun sesini duymuş olmak tüylerimi diken diken etmekle kalmamış gözlerimi yaşartmıştı. Necip Fazıl Kısakürek'in kendi sesinden şiirleri de bilgisayarımda durur mesela. Ve son olarak Behçet Necatigil'in sesinden şiirlerini dinleyebiliyorum artık. Onu da YKY Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca ismiyle yayımlamış zamanında. Şiirlerini değil ama birkaç soru üzerine sesine ulaştığım şairlerden biri Cemal Süreya oldu. Kafamdaki gibiydi sesi çok ilginç. TRT'de katıldığı bir programda kaydetmişlerdi sesini. Bir dostumun önerisiyle Özdemir Asaf'ın da kendi sesinden Lavinia adlı şiirini dinleyebildim nasıl mutlu oldum anlatamam. Sanatçının r'leri söyleyemediğini de o kayıt sayesinde öğrendim. Şimdi Ahmed Arif'in kayıtlarını arıyorum. Varmış ve harika okuyormuş zaten muhteşem olan şiirlerini

Şiirde ses benim için çok önemlidir diyorum ya, ah keşke şiirlerini kendi sesinden dinleyebildiğim sanatçılar arasına şunlar da eklenebilseydi: Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç, Ahmed Haşim, Behçet Aysan...