21 Ocak 2016 Perşembe

DÜŞÜNDÜM: SUNAY AKIN

Türk şiiri büyük şairlerini bir bir yitirirken, onların yerlerini doldurabilecek adayların azlığını duyumsuyoruz. Edebiyat tarihinde yer edinmiş önemli şiir akımlarının temsilcileri birkaç isim dışında ebediyete göçtüler. Hafızamı yokladığımda İkinci Yeniciler'in mistik ismi Sezai Karakoç, toplumcu gerçekçi çizginin önemli simâsı Ataol Behramoğlu, artık genç kuşak temsilcisi sayamayacağımız postmodernist şiirin en önemli temsilcisi  Haydar Ergülen dışında yaşayan, idol diyebileceğim bir isim hatırlayamıyorum.

Tam da burada Sunay Akın şiirinden açmalı sözü. Son dönemde "oyuncak" ve "müzecilik" kavramlarıyla ön plana çıkan sanatçının çok yetenekli bir şair olduğunu ilk düşünen tabii ki ben olmadım. İkinci Yeni'nin üstâdlarından Cemal Süreya, o zamanlar oldukça genç bir şair olarak ilk ürünlerini görücüye çıkaran Akın için ümitvâr konuşmuştur. Süreya O Miğfer, O Su, O Güvercin adlı yazısında genç şairin kendisini şaşırttığını belirtmiş, onun için  kendi tabiriyle "Uçtu çocuk!" demiştir. Buradaki uçmak kavramını ise "Şairler şiir yazarlar; o arada bir şiirleriyle de uçmaya başlarlar. İşte o zaman şair olunur." düşüncesiyle açıklamıştır. 

Yazı boyunca Sunay Akın şiirine övgüler düzen üstâd yazının sonunda zarlarını atmış ama zarların ne geldiğini okuyucuya açıklamamıştır. 

Sunay Akın şiiri üzerine eminim ki ileride detaylı araştırmalar yapılacaktır. Sanatçı hayatta olduğu için ileride çıkaracağı şiir kitapları üzerinden de değerlendirilecek, şiir anlayışındaki değişim bir bir sorgulanacak ve şairin edebiyat dünyasındaki yeri tam anlamıyla belirlenecektir. 

Sanatçının şiir dünyasına ilişkin en doyurucu inceleme Yrd. Doç. Dr. Eylem Saltık'ın "Oyuncu Şair Sunay Akın ve Oyuncaklara Yenilen Dünya" adlı makalesinde yapılmış. Makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Saltık makalesinde Sunay Akın'ın şiirlerinde insan yaşamının en önemli evresi olan çocukluğun ve bu evrenin vazgeçilmez unsuru oyuncağın etkilerini sanatçının şiirlerinden alıntılar yaparak aktarmış.  Saltık'ın makalesini okurken şairin şiirini salt çocuk ve oyuncak bağlamında değerlendirmenin doğru ama eksik kalacağını, Akın'ın Türk şiirinin seyrini değiştirebilecek çok zengin ve özgün bir imge dünyasına sahip olduğunu düşündüm. 

Gitgide adeta kriptolarla şifrelenmiş imgelerin sardığı şiir dünyasında anlaşılır ancak asla tekdüzeliğe ve basitliğe kaçmayacak anlatımıyla okurla buluşmuş  bir sanatçı Sunay Akın. Süreya'nın, dönemin şiir anlayışıyla taban tabana zıt olan hatta İkinci Yenicilerin pek de kayda değer bulmadığı Garip anlayışından izler barındıran Sunay Akın şiirine sempatiyle yaklaşması, Sunay Akın'ın özgün üslubunun devrim yaratabilecek nitelikte olması ile açıklanabilir. Süreya yazısında bu noktada şunları söylüyor:
"Nereye gider Sunay Akın'ın şiiri ? Tıkanır mı ? Tıkanabilir. Tıkanmayabilir de ama. Kültürle sonsuzcana beslenmezse ölebilir bir şiir. Ama var olduğu ölçüde kadar karyokinez çoğalma olmaz. Aynı doğrultuda böyle büyük çoğalma olamaz."

Cemal Süreya, Sunay Akın'ın şiirinde kendini tekrar eden bir yapının varlığından kaygı duyduğunu açıkça ifade etmiş. Şairin 5 kitabına baktığımızda Süreya'nın kaygılarında haksız olmadığını görüyoruz. Yine Süreya'nın ifadesiyle "İkinci Yeni ve Garip'i birleştiren şiir"ini 5 kitabı boyunca neredeyse üslubunda hiçbir değişim göstermeden devam ettirmiş Sunay Akın. Peki ne var bunda ? Kötü bir şey mi bu ? Hayır tabii ki. Bu şiir dünyası içinde bir arayışın göstergesi bana kalırsa. Akın'a göre doğru şiirin altının çizilmesi. Tıpkı zamanında Orhan Veli'nin, Cemal Süreya'nın, Attila İlhan'ın yaptığı gibi. Bu saydığım şairlerin şiirlerini incelerseniz adlarını şiir dünyasına kabul ettirdikleri andan itibaren üsluplarını değiştirmediklerini ve şiir dünyasında kalıcı izler bırakan bir şiir anlayışı yarattıklarını görürsünüz. Sunay Akın'ın amaçladığı da bundan ötesi olamaz düşüncesindeyim. 

Sunay Akın yaş itibariyle şiir dünyasının seyrine katkı sunabilecek bir sanatçı. Araştırmacı, denemeci ve koleksiyoncu kimliği şairliğinin önüne geçmiş gibi görünse de o döneminin idolleri tarafından "cins şair" adayı olarak gösterilmiş değerli bir düşünür. Şiirde günden güne yitirdiğimiz ve gelecek kuşaklara aktaramadığımız humour, hiciv ve zeka pırıltısının son büyük taşıyıcısı. Süreya'nın da öngördüğü gibi Türk şiirinin iki büyük yenilik hareketini, birinci ve ikinci yeniyi tek potada eritebilmiş yegane insan. 

Pek çok gencin sanatçıyı yalnızca gösterilerinden, oyuncak müzesinden ya da deneme kitaplarından tanıyor oluşunda Sunay Akın'ın payı da büyük ne yazık ki? Onun,  şair kimliğini unutmadığını görmek, şiirlerini ya da şiir üzerine düşüncelerini çeşitli dergi ya da kitaplardan okumak beni ve onun şair kimliğine hayran pek çok genci mutlu edecektir. 

Sunay Akın'la bitirmeli:

Kuru bir ot
gibi yaşıyorum
gözlerden uzak
patika bir yolun
kıyısında

Tek suçum 
sap olmamak
baltanın 
kanlı oyunlarına

Ama yine de
umut dolu kalbim
belki  bir dişi kuş
taşır beni diye
daldaki yuvasına

(Dişi Kuş, Makiler, İş Bankası Yay. s.22,23)


16 Ocak 2016 Cumartesi

OKUDUM: MASUMİYET MÜZESİ

Birkaç hafta önce İstanbul'da Cihangir'i gezme fikri kafamızda oluşup da bölgenin önemli uğrak noktalarını listelerken "Masumiyet Müzesi" ismiyle karşılaştık. Orhan Pamuk'un 2008'de yayımladığı aynı isimli romanıyla bir ilişkisi olduğunu bildiğimiz müzenin mahiyeti hakkında bilgi sahibi değildik ki bir mahalleli, bir de  eskiciye danıştıktan sonra Çukurcuma'da bir çıkmazın sonunda bulduğumuz bu cumbalı, sevimli  yapıyı sesli rehber eşliğinde dolaştık. Romanın başkarakterlerinden Kemal Bey'in yıllar içinde biriktirdiği, ya da koleksiyonerlerden edinip hatıralarının birer işareti olarak sunduğu eşyaların sergilendiği bu 4 katlı yapıyı her görselin önünde dakikalarca durarak  keyifle dolaştık. (İçeri girmek için 15 TL ödedik, ancak kitabı edinmişseniz 527. sayfadaki bileti kullanarak müzeyi bedava dolaşabilirsiniz.)

Kitabı müzenin satış mağazasından edindim ve hemen okumaya başladım. Müzeyi önceden dolaşmanın kitabın sonunu öğrenmek gibi bir yan etkisi olduğunu kitabı bitirdiğimde anladım keza müzeyi dolaştığımda gördüğüm son birkaç objenin kitabın sonuna dair olduğunu iyi ki anlayamamışım. Anlayacağınız kitabı okuduktan sonra müzeyi gezmek daha mantıklı ancak okumadan önce müzeyi gezmenin de pek çok şeyi kafanızda canlandırmanız açısından avantajları olduğunu söylemeliyim.

Bu girizgahın ardından kitaba ilişkin ilk belirlemem, kitabın Orhan Pamuk'un postmodernist tarzın sınırlarında gezinmediği "rahat okunabilir" romanlarından biri olduğudur. Kitapta yine virgül ve bağlaçlarla birbirine bağlanan ve hiç bitmeyeceğini sandığınız Pamuk cümlelerine hazır olun. Buna rağmen bu durumun kitabın akıcılığını artıran bir unsur olduğunu da unutmamak gerek. Kitabın numaralandırılmış bölümler halinde tanzim edildiğini bildireyim ki roman boyunca numaralandırılmış kısımlara gelip nefes almaktan hoşnut olan okurlara muştu olsun.

Romanda 70'li yılların Nişantaşı ve çevresinde hayatlarını sürdüren burjuva sınıfının yaşamlarına dair ipuçlarını, bu sosyal sınıfın bir üyesi olup 30'lu yaşlarını yaşayan Kemal'in aile dostlarının kızı Füsun'a (19) duyduğu derin aşkı bulabileceksiniz. Tek kelimeyle derin bir aşk tasviri var bu romanda.  Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ne kadar denemediği bir tür okuyacağınız. Başarılı bir  "psikolojik roman". Bu ilk denemenin oldukça başarılı olduğunu ve bir kitap-müze projesi olarak edebiyat dünyamızda müstesna bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Kitap boyunca kendi sınıfından biriyle nişanlanıp üniversiteye hazırlanan genç bir tezgahtarın aşkına tutulan Kemal'in iç dünyasına bir yolculuğa çıkacaksınız. Sosyetenin dedikodu mekanizmasının nasıl işlediğini anlayacak, Kemal'in günden güne içinden çıktığı zümreden nasıl soyutlandığını anlayacaksınız.  Hatıraları eşyalarla, kokularla, fotoğraflarla zihin duvarlarına iliştirmeyi seven insanlardansanız Kemal'i anlayacak, çoğu zaman onun bütün çelişkilerine hak verecek ve onun sıkıntılarına çareler arayacaksınız.  Roman boyunca 70'li ve 80'li yıllarda toplumun henüz dış dünyaya açılmamış olmasına rağmen  kendine has tabularına, çekincelerine tüm bunların ayrım gözetmeksizin toplumun her sınıfında mevcut olduğuna dair ifadeler bulacaksınız. Masumiyet Müzesi o yılların burjuva ve orta sınıf panoramasını gözlerinizin önüne serecek.

Romanı okurken kusurlu bulduğum kurgusal ve anlatımsal yanları bir kenara not etmiştim. Ancak romanın ortalarına doğru yaşanan bu sıkıntıları Pamuk, romanın sonunda bilinçli bir şekilde avantaja çevirdi ve adeta okur tarafından kurgusal bir kusur olarak düşünüleceğini bildiği bu kısımlara açıklama getirmeyi bildi. Bu noktalardan bahsetmeyi kitabı okuyacak okura haksızlık olarak gördüğüm için tercih etmiyorum.



Sözün özü kimine göre hastalıklı, kimine göre deruni diye tabir edilebilecek bir aşk hikayesini duygunun failinden dinlemek bunun üstüne dinlediklerinizi, naif, sade, sıcak bir müzede somutlaştırma deneyimini yaşamak için Masumiyet Müzesi'ni okumalı ve yakın zamanda Çukurcuma'da Keskin'lerin evine uğramalısınız. 

11 Ocak 2016 Pazartesi

DİNLEDİM: YAŞATURKA

Bazen şu soruyu sorarım kendime: 1996'dan bu yana gönüllerimizin en kuytu köşelerinde gitarının  tellerini tıngırdatabilen bu nev-i şahsına münhâsır sesi, özel kılan ne ? Bu sorunun pek çok yanıtı var elbette. Her yanıt için ayrı ayrı denemeler yazmalı ki birkaç tane yazmışlığım vardır. 96'dan bu yana yaratımlarıyla farklı bir şahsiyetin, her geçen gün daha fazla kült eser vermeye devam edecek gibi duran bir "sanatçı"nın takipçisi olduğumu düşündüm. Ülkedeki popüler kültürün megastar, ultrastar isimleri arasında adının anılmayışıyla içten içe mutlu oldum. Ben ve benim gibiler eminim sevdikleri sanatçıların az ama kaliteli bir kitle tarafından takip edilmesini, buldukları cevherin kendilerinde saklı kalmasını arzularlar.  Bana kalırsa bu, böylesine sanatçıların da hoşuna gider. Bu anlamda hem yaşam tarzı, hem eserleri hem de hitâp ettiği kitle bakımından işaret ettiğim "cins sanatçılar" topluluğu içine yazarım hep adını.
 
Lafı uzatmadan onun albümlerinde bizden bir renk olarak gördüğüm ve tabiri caizse albümlerine nükte gibi humor gibi bir anlam katan alaturka şarkılara değinmek isterim.  Fark ettim ki -kendi adıma- Yaşar'ın albümlerinde dinlerken beni en çok  keyiflendiren şarkılar bu alaturka melodilermiş.

96'da Divâne'de yer verdiği alaturka parça Günâhsız'dı. Güfte desen güfte, beste desen beste! Kısa ama tadına doyulamayan bir ûd taksimiyle başlayan parça aşığın yakarışlarını en ince yerinden dile getiriyordu. Çok cefalar eyleyen sevgiliye günâhlar yazılmasın diye dualar eden bu divâne, dizelerin arasına hüdâsından onu kendisine yâr  diye yazmasını da iliştiriyordu. Sonraki albümün göçmen kuşları da bu şarkıdan haber veriliyor "Aşkımı sersefil yaşarım da / Kuşlar da döner her bahar oluşunda" dizeleri öbür albümde "Sakın sen kuşlara uyma!" çağrısına dönüşüveriyordu. Velhasılı divân şiirini andıran o leziz güftesi, içinde "Doğudan ne ararsan var!" diyebileceğin bestesiyle tam anlamıyla Divâne'nin çifte kavrulmuş Türk lokumuydu Günâhsız.


 
Esirinim'de alın bir tane daha işte size  diyordu alaturka parçalar seslendirmeyi sevdiğini hiçbir zaman saklamayan sanatçı. "Seni Ezbere Aldım" ile bütün silgileri çantalardan atıyor, aşkı bitse de umudu süren sevdalara inanıyorduk. Bu şarkının 9/8'lik  hali,  oynak darbuka ritimleri, güftenin içine işleyen o muhteşem kanun resitali, şarkıda aşığın çektiği   tarifsiz acıyı hissetmemizi bir zerre olsun engelleyemiyordu. Hayaller ki konuşmazdı biliyorduk. Her şeye rağmen aşkı lades tutup aklımızda, başka albümlere veriyorduk kendimizi.  Bir parça alaturka ezgi olsun bekledik, durduk. Uzun süre kanunlar sustu, darbuka ve klarnet kuytu bir köşede uyudu.
 

Eski Yazlar'da Ahududu'yla avunduk, Hatırla'da Bu Bahar'a alaturka yaftası yapıştırdık,olmadı. Uzun süre  bir programda söylediği TSM klasiğine sığındık, Yaşamak Yalan'dı Belki.
 
 
 
Özlem,  Eski Yazlar albümü piyasadayken bir single ile giderildi. Denizin Tuzu buğulu bir  sesin ud, klarnet ve diğerleriyle adeta yeniden buluşmasıydı. Kimisi tarzının dışına çıkmış eleştirisi getirse de daha ilk albümden bu yana denemekten hiçbir zaman kaçınmadığı bir tarz oldu alaturka. Denizin tuzu güftece diğerlerini aratsa da melodisi tatmin ediciydi.
 
 
Bir TSM erbâbı olmasa da literatüre harika alaturka parçalar kazandıran Yaşar Günaçgün, Cadde albümünde yine güzel bir alaturka şarkıyı seslendirdi. "Yalnızım Hülâsa" listenin üst sıralarına eklenen naif bir şarkıdır. Bilmeyen, duymayan kalmasın isterim. Onun bundan sonraki her albümünde udun, kanunun tellerine dokunmasını, belki ekibe tamburayı, kabak kemaniyi de eklemesini dilerim.

Yaşar, arzu ettiği müziği sonucu ne olursa olsun hem de piyasa koşullarını da  elinin tersiyle iterek icra eden bir sanatçı. Gün geldi korsana karşı durdu ve yıllarca müzikseverle buluşmayı göze aldı, gün geldi icrasından büyük mutluluk duyduğu sert rock soundunu var olan soft parçaların adamı imajını kenara koyup albümüne hakim kıldı. "Akdeniz" diye tabir edilebilecek ve bir zaman sonra onu sığda bırakacak bir limana hiçbir zaman demirleyip kalmadı. Alaturka yaratımları da onun çok yönlü bir müzisyen olduğunu göstermiyor mu ?

7 Ocak 2016 Perşembe

SEYAHATNÂME: ST.PETERSBURG




Vize sorunu yokken kuzeyde görülesi yerlerin en güzeli diye tabir edilebilecek St. Petersburg'u anlatmak daha iyi olurdu belki ama her şeye rağmen Rusya'ya girmeyi başarabilenler için deneyimlerimizi paylaşmak isterim.

I.gün

22 Eylül Salı günü Denizli'den İzmir'e ulaşıyoruz ve hazırlanmaya da fazla vakit ayıramadan Adnan Menderes'in yolunu tutuyoruz. 
Benim için Rusya tam bir bilinmezlik. Eşim daha önce Rusya'da bulunmuş olduğundan daha rahat sayılır. İstanbul aktarmalı uçağımız için 22.10'da Atatürk Havalimanı apronunda yerimizi alıyoruz. Moskova aktarmasında pasaport kontrolünden rahatlıkla geçiyoruz (artık böyle bir şans yok) Vizesiz seyahat şansımız olduğu için memurun "Turist ?" sorusuna "Yes" diye cevap vermek ülkeye girmek için yeterli oluyor.   
Pulkovo'ya 08.00 civarında iniyoruz. Bagaj alımı sonrasında kalacağımız otele kadar havalimanında gişesi bulunan bir taksi ile 900 ruble (45 TL) karşılığında anlaşıyoruz. Yaklaşık 30 km için iyi para diyebilirim. Taksici tek kelime İngilizce bilmese de gideceğimiz oteli biliyor. Hava kapalı ve 17-18 derecelerde seyrediyor. Anlayacağınız Eylül'ün sonları olmasına rağmen İskandinavya'nın dibinde güzel bir havada tatil yapabiliyorsunuz.  Taksi ilerledikçe kafamdaki gri, sevimsiz, soğuk Rusya'da olmadığımızı daha iyi anlıyorum. Geniş yollar, düzenle inşa edilmiş ve korunmuş tarihi binalar şehir merkezinin dışında olsak da kendini göstermeye başlıyor.
Arabada bizi karşılayan ilk tarihi yapı 1941-1945 II. Dünya Savaşı anısına dikilen devasa heykel ve bu heykelin içinde yer aldığı kavşak. Bu meydanı ve devasa Lenin heykelini görmesem zamanında Sovyet rejimi altında sıkıntılar yaşamış bir ülkenin şehrinde olduğumuzu düşünmeyebilirdim. Taksi yaklaşık 20 dakikanın ardından şehir merkezine ulaştığında geniş caddelerin kenarlarında yaklaşık dört katlı geniş binalar karşılıyor bizi. Şehir tamamıyla 19. yüzyılın Barok mimarisi ile bezenmiş. Otelimize vardığımızda hayli yorgun hissediyoruz ancak yeni bir yer görmenin heyecanını da yaşıyoruz.

Balayı için seçtiğimiz otel Hermitage Otel ihtişamı ile bizi büyülüyor ve balayı için doğru adres olduğunu kanıtlıyor. Her şeye rağmen St. Petersburg'ta yalnız balayı için değil hemen her sosyal seviyeye uygun otel bulmanız ve rahatlıkla bu otellerde tatil yapmanız mümkün.

İlk gün planımızda şehrin sembolü diyebileceğimiz Hermitage Müzesi'ni gezmek var. Zaten bu şehre gelip de bu harika müzeyi gezmemek olmaz. Bu kararı almamızda müzenin çarşamba günleri 21:00'a kadar açık olmasının da payı oluyor. Otelin sağladığı servisle müzeye ulaşıyoruz. Müze biletlerini müze önünden alabiliyorsunuz ancak biz otelin içinde yer alan bilet makinesinden biletlerimizi temin ediyoruz. (600 ruble-18 dolar kişi başı)

Araçtan indiğimizde daha önce görmediğim büyüklükte bir meydan ve ortasında devasa bir dikili taş karşılıyor bizi. Meydanın bir yanında Hermitage diğer yanındaysa işlevinin ne olduğunu anlamadığımız görkemli bir bina yükseliyor.


Müze oldukça büyük bir sarayın odalarına kurulduğundan elimizdeki müze haritasını takip ederek müzenin neredeyse tamamını (neredeyse diyorum bir günde müzeyi gezmek çok da kolay bir iş değil)  ancak 5 saatte dolaşıyoruz. Harika tablolar, usta işi heykeller, Mısır, Asur ve Viking gibi medeniyetlere ait birçok parça müzeyi hiç sıkılmadan dolaşmamıza vesile oluyor. Müzenin içinde yer alan kafeler ve müze shoplar da işimizi kolaylaştırıyor.











Müzeyle işimiz bittiğinde hem oldukça yorulmuş hem de birkaç parça atıştırmalık dışında yemek yemediğimiz için acıkmış hissediyoruz. Müzeden çıkıp bölgenin cazibe merkezi Nevsky Prospekt (Nevski Caddesi)ne ilerliyoruz.  Daha önceden listemize aldığımız Gosti adlı restorana ulaşıyoruz. İçeri girdiğimizde caddenin en nezih mekanlarından birine gelmiş olduğumuzu hemen fark ediyoruz. Burası dekorasyonu ve sıcakkanlı çalışanlarıyla görülesi bir restoran. Kırmızı lahana, kırmızı et, sarımsak ve kremadan oluşan Borsch çorbasını deniyoruz. Ukrayna'ya ait bir lezzet imişse de Rus versiyonunu beğendiğimizi söylemeliyim. Ana yemek olarak bölgenin lezzetlerinden sayabileceğimiz ördek butu ve göğsü söylüyoruz. Akşamı aynı restoranda Rusya'da da "çay" diye telaffuz edilen çayımızı içtikten sonra Nevski Caddesi üzerinden 20 dakika kadar yürüyerek otelimize varıyoruz. St.Petersburg'ta gece özellikle Nevski Caddesi geç saatlere kadar canlı kalıyor ancak yine de ara sokaklara pek sapmamakta yarar var diye düşünüyorum.





II.gün
2. günün sabahında mükellef bir kahvaltı ile tura başlıyoruz. İkinci günde hedefimiz anakara diye tabir edebileceğimiz bölümde yer alan katedral, saray ve bahçeleri görmek var.

Nevksi Caddesi boyunca yürüyerek Kazan Katedrali'nin karşısındaki bizdeki D&R'a benzeyen Singer Kitabevinin kafesine kendimize zar zor yer bulabiliyoruz. Burada Kazan K. manzaralı masamızda kahvelerimizi yudumluyoruz. Bana kalırsa Kafe Singer'e mutlaka uğramalı bir şeyler içmeli ya da yemelisiniz.

St. Petersburg'da önceki güne göre daha sıcak bir hava olmasına rağmen kanal turu yapmayı planladığımız için sıkı giyinmişiz, gün boyunca hava sıcaklığı bizi zorluyor. Buranın kuzeyde yer aldığını ve akşamları havanın oldukça soğuduğunu belirtmek gerek. Her şeye rağmen şehri gezmek için bizim gibi Eylül ayını tercih edebilirsiniz.
Kafe Singer'den sonraki durağımız şehre ayrı bir hava katan Kazan Katedraliy'di. Bu Katedral içerisindeki her ayrıntısıyla şehrin görülmeye değer uğrak noktalarından biri. Katedral'e hem evlilik töreni hem de fotoğraf çekimi için gelen gelin ve damatlar ilgimizi çekiyor. Bu Katedral Nevsky Prospekt'in tam ortasında yer alıyor. 
Katedralin girişindeki İsa Hekyeli görülmeye değer.

Kubbe bezemeleri Ayasofya'yı andırıyor.


 Katedral'in ardından rotamızda buraya pek de uzak sayılamayacak bir mesafede bulunan Kutsal Kan Kilise'si bulunmakta. Soğanı andıran kubbeleri, şekerleme benzeri yapısı ile Rusların tipik ma'betlerinden biri ile karşı karşıyayız. Mekana adını veren kan 1900'lerin başında yaşanan bir suikaste ilişkin. Kiliseye bilet alarak giriliyor belirtmeliyim. İçerisi kilisenin dışı gibi öyle renkli öyle cıvıl cıvıl ki. Ortodoks kiliselerine has muhteşem minyatürler gördüklerimin içinde en canlı renklere sahip olanlarıydı diyebilirim. Adeta bir çizgi roman gibi Hristiyan kültürüne ait ögeler duvarları süslüyor.Kilise etrafında kanal boyunca yer alan hediyelik eşya dükkanlarından hediyelikler bakabilirsiniz. Çok uygun fiyatlar bulabileceğinizi düşünmesem de bir alternatif oluşturacaktır.


Mekanları gezdikten sonra şehrin bir kanallar şehri olmasını fırsat bilerek bir kanal turuna katılmayı böylece şehrin pek çok yerini zahmetsizce gezmeyi düşünüyoruz. 400 ruble vererek sayısı onları bulan bir tur firmasının teknesine oturuyoruz. Belli saat aralarında tekneler belli noktalardan kalkarak şehri saran kanallarda turistleri gezdiriyorlar. Tekne turlarının güzergahları farklı farklı olsa da pek çoğunun mutlaka uğradığı yerler var.


St. Paul & Peter Kilisesi ve kale önünden geçerken
Şehri oluşturan adacıkları birbirine bağlayan köprülerden biri.

Neva nehrinin şehri parsel parsel bölen kolları üzerinde bir masal şehrini dolaşıyor gibi bir hisse bürünerek gezdiğinizi bunun da yaklaşık 1 saat sürdüğünü söyleyeyim. Buraya gelmişken böyle bir tura bir ya da iki kere mutlaka çıkmalısınız.
Tekneden indikten sonra meşhur Petro (Peter) in sarayını ve yazlık bahçesini görmek için yola koyuluyoruz. Burası da yine Neva nehrinin kıyısında. Neva Nehri şehri iki parçaya ayıran bir boğaz görünümü katmış şehre. Hele geceleri İstanbul boğazında ya da Haliç'te olduğunuzu düşünüyorsunuz.

Mikhailovsky Bahçesinde bir süre dolaşıyoruz. Bu ve buna benzer bahçeler şehrin soluk almasını sağlıyor. Petro'nun yazlık bahçesinde de bir tur attıktan sonra dinlenmek üzere bahçe içinde hizmet veren küçük bir kafede oturuyoruz. Şehrin içinde yeme içme fiyatlarının Türkiye'dekine çok yakın olduğunu söylemeliyim.


 Akşam yemeğine kadar şehrin Neva nehrine bakan caddelerini dolaşıyoruz. Bir köpeğin sahibine poz verişini şaşkınlıkla izliyor, Hermitage Müzesinin diğer girişinde yer alan insan figürlü muhteşem sütunlarına ulaşıyoruz.  Yine  Hermitage Müzesinin yakınlarında bulunan bir mumdan heykeller müzesini dolaşıyoruz ki bize göre pek gereksiz bir ziyaret oluyor bu. (görürseniz girmeyin derim.)





Burada geçirdiğimiz zaman acıkmamız için yeterli. Önceki gün Gosti'de yediğimiz yemek gibi bir şeyler bulmak için Nevksy Prospekt'e çıkıyoruz. Foursquare sağ olsun uygulama bizi Zoom Cafe adlı mekana ulaştırıyor. Mekanın önündeki sırayı görünce vazgeçip karşıda yer alan Türk mutfağına yöneliyoruz ama ülkemizden binlerce km ötede bizim yine aynı biz olduğumuzu acıyla anlıyoruz. Tek bir garson dahi 10 dk boyunca bizimle ilgilenmeyince Zoom'un önünde sıra beklemeye razı oluyoruz. Siz siz olun o sırayı bekleyin ve boşalan bir masaya geçin Zoom'da. Zoom Kafe'nin sitesini de incelediğinizde "sıra bekleyin" sözünün arkasında duracak kadar kendine has bir mekan olduğunu anlayacaksınız. Yemek öncesinde yemeği beklerken oyalanmamız için verdikleri kağıtlara rengarenk kalemlerle resimler çiziyorum. Tam hayalimdeki gibi bir akşam yemeği yiyoruz. St. Petersburg'taki ikinci günümüzde de çok yorulmamıza rağmen bu yorgunluğa değen bir gezi olduğunu düşünüyoruz ve ertesi gün gezeceğimiz yerlere enerjimiz kalsın diye dinlenmeye çekiliyoruz.

III.gün

St. Petersburg'daki son tam günümüzü layıkıyla değerlendirebilmek için Neva Nehrinin karşısına geçip orada bulunan mekanları dolaşmayı düşünüyoruz. Bahsettiğim noktaya gidebilmek için St. Petersburg'un Moskova metrosu kadar  karmaşık olmayan demiryolunu kullanmak zorunda kalıyoruz. Rahatlıkla metro jetonlarımızı temin edip latin harfleriyle yazılan açıklamaları takip ederek karşı kıyıya ulaşıyoruz. İndiğimiz durağın adı Gorkovsky. Metro hattını hiç çekinmeden kullanabilirsiniz. Şehrin hemen her bölgesine sizi rahatlıkla ulaştırabilecek bir metro ağına sahipler. Öyle hiçbir adın latince karşılığı yoktu safsatalarına da inanmayın. Yalnız metro güvenlik görevlileri ve jeton satışı yapan memurlar İngilizce bilmiyor.


Karşıda bizi karşılayan ilk yapı muhteşem çini bezemeleriyle Kazak Camii'. St. Petersburg gezimiz Kurban Bayramı'na denk geldiği ve burada yer alan camii Müslümanların buluşma noktası olduğu için etrafta Türkleri, Kazakları, Özbekleri hatta Arapları görmek mümkün.

Orta Asya Türk mimarisinin izlerini taşıyan Kazak Camii.

Kıyı şeridindeki yürüyüşümüz boyunca Neva Nehrinin karşısında yer alan Hermitage Müzesi ve diğer tarihi yapıları karşıdan görme fırsatını da yakalamış oluyoruz. Kıyı bulunan ve  restoran olarak hizmet veren yelkenlinin de kıyıya farklı bir estetik kattığını fark ediyoruz. Tur şirketlerinin zengin turistleri yolmak için getirdikleri yakut ve safir gibi taşlardan yapılan hediyeliklerin satıldığı bir alışveriş merkezini dolaşıyoruz. -Her şeye rağmen bu merkezde bulabileceğiniz uygun fiyatlı hediyelikler de var- Yolumuzun sonunda şehrin kalesi ve kalenin içinde yer alan St. Paul&Peter Kilise'sine ulaşmayı umuyoruz. Tıpkı diğer müzelerdeki gibi girişte bilet alarak bu yapıya giriyoruz. Kalenin etrafı yukarıdan bakıldığında bir taç şeklinde kanallarla çevrili bu yüzden devasa kapıya bir köprü yardımıyla ulaşılıyor. Burası Rusya'nın Çarlık dönemine dair önemli bir merkez. Pek çok kralın ve kraliçenin mezarı bu kalenin içinde yer alan kilisde bulunuyor.






Bu kalenin içinde Rus devriminin önemli isimlerinin hapsedildiği bir hapishane ziyaretçilere açılmış. Buraya gelmişken bu hapishaneyi de ziyaret etmemek olmaz diye düşünüyoruz.

Kaleyi ve kiliseyi dolaştıktan sonra kalenin dışında yer alan minik bir büfede mola veriyoruz. Molanın ardından Neva nehrini ötesine yürüyerek geçmeyi planlıyoruz. Bunun için kıyı boyunca biraz yürümek ve Rusların Norveçlileri yenmeleri onuruna şehre diktirdikleri Anıt Deniz Fenerlerine ulaşmamız gerekiyor. Yaklaşık 20 dk içinde bahsettiğimiz yere ulaşıyoruz.

Bu heykelleri geçtikten sonra köprüler vasıtasıyla anakaraya ulaşmış oluyoruz. Köprülerin birinde insanlardan pek çekinmeyen sevimli bir dostu ölümsüzleştirmemek de olmaz.



Günün görülmesi gereken son tarihi yapısı St İsaac Katedrali. Şehrin en görkemli yapılarından biri. Bizdeki Ayasofya gibi ihtişamlı bir Ortodoks yapısı. Bu devasa yapının hem içini hem de balkonunu ziyaret etmek üzere iki ayrı bilet almak zorundasınız. Biz öncelikle 200'e yakın basamağı tırmanarak balkondan St. Petersburg manzarası görelim istiyoruz.




 Terastan St. Petersburg diğer adıyla Leningrad muhteşem gözüküyor. Bu balkondan şehri mutlaka görmelisiniz. Aynı merdivenleri inerek bu kez katedralin içini geziyoruz.




Katedralin hemen yakınında yer alan The Bronze Horseman heykeli önünde fotoğraf çektirdiğimizde St. Petersburg ufuklarında güneş kaybolmaya başlıyor.

Bu gece şehrin gece hayatı içinde biraz daha zaman geçirmeye ve şehrin sembollerinden olan köprü açılışlarını izlemeye karar veriyoruz. Akşam yemeğini önceki akşamlarda olduğu gibi yine sempatik bir kafede yiyoruz. Teplo adlı bu restoran tıpkı Gosti ve Zoom kafe gibi gidilesi görülesi yemekleri tadılası bir mekanı.


Şehir güneş battığında başka bir yüzünü, ışıltılı güzelliğini gösteriyordu.



Şehrin bu ışıltılı güzelliğini görmek ve gece 01.30'a kadar vakit geçirebilmek için akşam tekne turlarından birine de katılıyoruz. Şehir sokaklarında sizlere tekne turları satmaya çalışan kişiler göreceksiniz. Bunların sözüne kanıp saatlerce teknenin dolmasını bekleyebilir ya da bitmiş bir sefer için kendinizi tekne iskelesinde bulabilirsiniz. O yüzden direkt iskelelerden pazarlık yaparak tekne turuna katılmanızı tavsiye ederim. Tekneden indiğimizde de henüz saat erken olduğu için St Petersburg'un en ünlü caddesi Nevsky'de turluyoruz. Geç saatlere kadar canlı olan cadde üzerindeki mekanlarda bir şeyler içip şehirdeki son gecenin keyfini çıkarıyoruz. Dünya küçük dedirtecek ölçüde tanıdıklarla karşılaşıyoruz.  Saat 01.00 sularında Neva nehrinin kıyısına yeniden ulaşıyoruz. Yağmura rağmen birçok turist köprüleri en iyi gören noktalara doluşmuş köprülerin açılışını bir ayine hazırlanır gibi coşkuyla bekliyor. Açıkçası bu ritüelin nasıl olup da bu noktaya geldiğini çok merak ediyorum. Yağmur hızlanmış olsa da orada olmaktan büyük keyif aldığımızı fark ediyoruz. Altı üstü bir köprü açılıyor belki ama insanların coşkusu durumu izlenesi bir manzaraya dönüştürüyor.

St. Petersburg gezisi öncesi bu şehir görmek istediğim şehirler listesinin sonlarında yer alıyordu, bunu itiraf etmeliyim. Şehri görüp şehirde birkaç gün geçirince büyük bir hata ettiğimi anladım. Şehir masal ülkelerini andıran bir mimariye sahipti. Doğu kültürü ile Avrupa tarzının bir araya getirildiği şehirlerden biri gibiydi ki bu da güzelliğine güzellik katıyordu. Uçuşlarımızda herhangi bir aksama yaşamadan ülkemize döndük. Vize sorunu ortadan kalktıktan sonra Rusya'da listenize almanız gereken bir şehir St. Petersburg. İyi gezmeler.