Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2016 Pazartesi

İZLEDİM: NADİDE HAYAT

Buralara karaladığımız şeyler umarım yerini buluyor  en azından birkaç zihinde iz bırakıyordur. Temennimizi de ilettiğimize göre geçtiğimiz günlerde Çağan Irmak'ın yeni filmini mutlaka görmek gerek fikriyle sinema bileti aldığımı ve ilk kez pişman olduğumu buraya not edebilirim.
 
Nadide Hayat filmi bazı büyük romancılara atfedilen "gölge yazar" kullanma ürünü gibi duruyordu. Anlayacağınız sanki filmi Irmak değil de başka biri yazmış ve yönetmiş afiş üzerine Çağan Irmak yazılmış gibiydi.
 
Bu kadar acımasız bir eleştiri  sanatçının önceki filmlerinde bu denli kötü bir performans göstermeyişi ile açıklanabilir. Mustafa Hakkında Her Şey, Ulak, Babam ve Oğlum, Issız Adam gibi Türk sinemasının en iyi dramlarına imza atmış bir yönetmenden böylesine abidik gubidik bir film beklemezdim açıkçası. Her yönetmenin düşüş gösterdiği filmler olabilir amenna ancak böylesini sanıyorum ilk kez yaşıyorum.
 
Film aslına bakarsanız Türk sinemacılığı için yeni diyebileceğimiz absürd bazı ögelerle başlıyor. Burada absürd kavramını yermek değil övgü amacıyla kullandım. Başkarakterimiz Nadide'nin eşinin ölümünden sonra yol ayrımına gelişi ve tercihini yaparkenki ruh hali çok başarılı bir biçimde aktarılıyor. Nadide'nin yaşadığı buhran, karakterin gördüğü halüsinasyonlar ve rüyalarda yaşadığı durumlarla izleyiciye çok iyi aktarılmış. Bundan sonrası ise tam bir felaket. Her şey filmin başındaki başarılı absürdlükle devam edecek derken karşınıza kötü bir Amerikan kolej filmi uyarlaması çıkıyor. Tesadüfen çıkılan yolculuk, tesadüfen seçilen öğrenciler ve filmin sonuna kadar hiçbir ışıltısı kalmayan tekdüze sahneler. Yetkin Dikinciler ve Demek Akbağ'ın büyük oyunculukları dahi filmi kurtaramamış belirtmem gerekiyor. Spoiler olmasın diye daha yazamadığım bir sürü ayrıntıyı da düşündüğümde kendi adıma Zaman Kaybı, yönetmen adına prestij kaybı bir film izlediğimi anlıyorum. Çağan Irmak bende "adam film yapmış gidip görmeli" kredisini bu filmle  tüketti. Bundan sonra yorumları almadan bir Çağan Irmak filmi izlemeyeceğim.

12 Ocak 2014 Pazar

Hayatı Tekrar Sevmenizi Sağlayacak 2 saat - "About Time"

Hayat üzerine çokça beylik laf edilir, yazılır, çizilir, hayatı pozitif yaşamamız üzerine bolca anlamsız kitap yazılmıştır. Ama ekran karşısında ayırdığınız 2 saat size mutluluk, umut, huzur, aşk, cesaret,bağlılık aşılarının hepsini aynı anda sunabilir. Bunu sinema sanatının mucizevi aromalarına borçluyuz elbette. En azından benim için bu hep tekrar eden bir gerçek oldu.

Bu zamana kadar yüzlerce film izlemiş biri olarak asla bir sinema eleştirmeninin rolünü çalmak niyetinde değilim, sadece bu yazıyı yazarak seyrettiğim son filme kendimce teşekkür etmek istiyorum.

Filmin adı "About Time", türkçe çevirisini "Zamanda Aşk" olarak bulabilirsiniz.Adından yola çıkarak klişelerle dolu bir aşk filmi olarak nitelemeniz mümkün ama sakın bu önyargıya kapılmayın zira karşımızda duran şey; bizi görsel,işitsel,duygusal açıdan tamamen doyuran bir sinema şöleni.

Önce filmin müziklerinden, şarkılarından söz etmek istiyorum.Zira filmi izledikten sonra ilk aklıma gelen şey soundtrack (film müzikleri) kaydını edinmek oldu. Sekanslarla iç içe geçmiş, izlerken ezgilere kendinizi kaptırmak isteyip, sahneyi de kaçırmak istemediğinizden pür dikkat kesilmenizi sağlayan müzikler o kadar özenle seçilmiş ki, şarkı bittiğinde etkisinden çıkmak istemiyorsunuz. Nick Cave kulaklarınızın pasını silerken size "Sakin ol dostum, daha söyleyeceklerim var" diyor adeta.


İşte size 2 örnek:

nick cave & the bad seeds - into my arms

Veya: Jon Boden, Sam Sweeney & Ben Coleman /How Long Will I Love You

Görsel olarak da bize ziyafet sunan filmin neredeyse her karesi bir ressam çalışması.Tabloların uzun metraja aktarıldığı hissini veriyor. İngiltere'nin güzel görünmesi için yağmurlu olmadığı anları yakalamaya çalışmamış, aksine bu durumun üstüne giderek resimleri neşelendirmiş bir film var karşımızda. Gecesinde sokaklarıyla, gündüzünde doğallığıyla anlatılmış manzara öbekleri ruhumuzu dinginleştiriyor.




Kurgusunda ise çok kolayca ve önceleri tanık olduğumuz biçimde klişelere yaslanabilecek bir konuyu özgün ve naif bir kıvama sokmayı başaran bir yönetmenlikle karşılaşıyoruz. Richard Curtis, önceki başarılı filmlerinde bile çokça klişeye başvurmuş bir yönetmen olduğundan, beklentilerimi yüksek tutmadan izlemeye başladığım film, geçen her dakikada beni şaşkınlıkla ters köşeye yatırdı diyebilirim.

Filmin satır aralarında, gözümüze sokmadan söylediği sözlerin ise her biri birer aforizma değerinde.
Hiç bir bölümünde fondaki müziği yükselterek "işte şimdi çok beylik bir söz geliyor"imajı vermiyor, tam da bu yüzden daha kıymetli. Mizah unsuru ise ustaca filme serpiştirilmiş ve ince esprileriyle yüzümüzün hep tebessümle kalmasını sağlıyor.

Filmin ana karakterlerine gelirsek; Londra'da tek başına yaşamakta olan genç bir kadın; Mary (Rachel McAdams), son derece mutlu bir çocukluk geçirdiği anlaşılan ancak karşı cinsle işleri pek yolunda gitmeyen 21 yaşındaki Tim (Domhnall Gleeson), kendine has anne ve babası ile hayatla barışık ama bir türlü yolunu bulamayan kız kardeşi Kit Kat (Lydia Wilson),  son derece kibar, biraz tuhaf, iyiliğin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkan Uncle Amca (Richard Cordery), bir de Tim'in babasının eski arkadaşı, şöhretli ama mutsuz tiyatro yazarı Harry (Tom Hollander). Baba rolünde Bill Nighy olgun oyunculuğunun tadını çıkarırcasına kelimenin tam anlamıyla döktürüyor.

Tim 21.yaşına bastığında babasının ona bir aile sırrı vermesiyle hayatının tamamen değiştiğine tanık oluyor. Ailenin erkekleri zaman içerisinde yolculuk yapabiliyor. Bu sırrı öğrenmesi sonrası izleyiciler olarak bilim kurgu-fantastik bir film beklerken, sade bir hayat hikayesi ve çokça hayat dersiyle filmi bitiriyoruz ama bundan da gayet memnun oluyoruz diyebilirim.

Bundan sonra yazacaklarım içerik bilgisi içereceğinden henüz filmi izlememiş olanlar, bu bölümü izledikten sonra okuyabilirler ama bence okuduktan sonra izlemeleri de seyir heveslerini çoğaltmak açısından etkili olacaktır.



Filmden aklımda o kadar çok sekans kaldı ki, önceleri duyduğum güzel bir cümleye hak verdiğimi farkettim: "İzledikten sonraki günler hala filmden sahneler hatırlıyorsanız, o film tamamdır."

Her şeyden evvel o birbiriyle vıcık vıcık olmayan ama sevgiyi hep hissettiren tüm aile üyeleri, babanın oğluna verdiği o mükemmel hayat tavsiyesi, (her günü geçmişe gidip tadını çıkararak tekrar yaşamayı öğütlemesi), filmin sonundaki baba-oğulun yıllar öncesine dönüp birlikte kumsalda yürüdükleri sahne, güzel şarkılar eşliğindeki iki aşığın metro istasyonu hallerinin samimiyeti, aşklarının klişe sorunlarda boğulacağı endişesi yaratırken (hiç o yola uğramadan) evrilerek büyük bir sevgiye dönüşmesi ve yazıyı daha da uzatmama neden olacak kadar aklıma kazınmış birçok sahne.

Özetle "About Time", tabii ki kurgusal bazı eksiklikleri olmasıyla birlikte, türünün birçok örneğinden çok patırtı çıkarmadan ayrılan, izleyiciye karakterlerini inandırmayı başaran, hayata daha olumlu bakmanızı sağlayan, dingin, içten bir hayat öyküsü. Bittikten sonra yakınlarınıza sarılmak isteyebilirsiniz,ben öyle yaptım. Hiç değilse size de  iyi gelecek birkaç cümle olacaktır.



16 Ekim 2013 Çarşamba

İZLEDİM: JAGTEN

Uzun zaman önceydi, bir tanıdığım bana insanların kendisi hakkında ne düşündüklerinin umurunda olmadığını söylemişti. Ben de içimden insan kendini bilirken başkalarının onun hakkında ne düşündüğünün ne önemi olabilir ki diye geçirmiş, hak vermiştim ona. Jagten'le karşılaşıncaya kadar... 

Düşünün ki şehirden uzak küçük bir kasabada peşinizi bir türlü bırakmayan bazı dertlerinizin üstesinden gelmeye başlamışsınız. Eşinizden ayrı olmanın verdiği yalnızlığı, uzun yıllardan beri annesiyle yaşayan oğlunuzun artık yanınızda yaşamak istediğini belirten talebi ile yenmek üzeresiniz. Kasabanın sakinleri, özellikle de evlerin erkekleri ile yıllar öncesine dayanan harika bir dostluğunuz var. Kasabanın kreşinde çocukların kendileriyle ilgilenmesinden en çok keyif aldığı öğretmensiniz, hem sevdiğiniz işi yapıyor hem de kendi yağınızla kavrulmuş oluyorsunuz.  Hayır, bitmedi; kreşte işe ve ortama yeni ısınan genç ve güzel bir göçmen bayanla işi pişirmek üzeresiniz ki değmeyin keyfinize. Anlayacağınız hayat tam da sizin arzu ettiğiniz çizgide ilerlemeye sonunda karar vermiş.

Doğru tahmin ettiniz,hayatın bu kadar yolunda gitmesi fırtına öncesi sessizliği çağrıştırıyor. Çok geçmiyor ve bir anda işler karışıveriyor, en yakın arkadaşınızın hayal dünyası oldukça geniş, yolda yürürken çizgilere basamayan minik kızı Klara hayatınızı alt üst eden açıklamasını kreşin yaşlı müdiresine yapıveriyor bir akşam üstü. "Ondan nefret ediyorum, o bana şeyini gösterdi !". Sadece kreş müdiresinin kulaklarında yankılanmıyor bu yafta, önce Klara'nın annesinin kulağına sonrasında bütün kasabaya ulaşıyor. Eve dönmek üzere olan oğlunuza tedbir kararı geliyor polisten, çiçeği burnunda sevgiliniz sizin çocuk istismarcısı olduğunuzu düşünüyor, pek tabii en yakın dostlarınız da. Hayat bir nevi dibe vuruşu yaşatıyor size.  Polis sorgusu ve hakimin karşısında aklanıyorsunuz belki ama artık çamurun izini yüzünüzde taşıyacağınızı anlıyorsunuz.

Amerikan filmlerinin hiçbir derinliği olmayan o popülist kurgularından bıkan ve yepyeni soluklar arayan sinemaseverler için Avrupa sineması, özelde de İskandinav sineması iyi örnekler barındırıyor Ben Norveç sinemasından Erling'i izlediğimde de aynen böyle etkilenmiştim o da başka bir yazının konusu olur belki. Jagten ise Danimarka sinemasının sanırım medâr-ı iftiharı. İngilizceye The Hunt, Türkçeye ise Onur Mücadelesi olarak çevrilmiş. Başrolde kendisine çamur atılan masum insan rolüyle  Mads Mikkelsen'i görmekteyiz.  Harika bir oyunculuk örneği sunuyor bizlere Lucas karakteri ile Mads. Büyük dertleri olan o küçük insanın koskocaman bir iftira altında nasıl direnebileceğini oynamıyor resmen yaşatıyor.. 

Film boyunca filmi izleyen pek çok arkadaşım gibi dişlerimi ve yumruklarımı sıktım. Pek tabii filmin empati yaptırma gücünden kaynaklanıyor bu. Sizi izlence boyunca rahatsız eden filmler vardır, onlardan biri Jagten. "Gün gelir de benzer bir yaftaya maruz kalırsam ne yaparım ki?" sorusunu sordurtan bir film. Ne yalan söyleyeyim, "Orada öyle yatıp filmi izliyorsun da ya böyle bir şey başına gelseydi ?" sorusunu sordurtan filmlere bayılıyorum. Bu tarz filmleri de genellikle Hint,Avrupa ve Güney Amerika sinemasında bulabiliyorum.
Jagten'i izleyin, izlemeyenlere duyurun. Bir insanın haksız yere dışlandığı ortamda yaşadığı tarifi zor sürece tanık olun, onun yaşayabileceği ruhsal çöküşü hissetmeye çalışın, fazla da kaptırmayın kendinizi sonra günlerce etkisinden çıkamıyorsunuz. İyi seyirler...

22 Temmuz 2012 Pazar

İZLEDİM: ONE DAY

Pazar gününü evde geçirecekler için facebook'ta yapılan film önerisi en çok bana yaradı sanırım. Güzel bir film izlemiş oldum facebook sayesinde, var ol facebook :)

Her neyse size önereceğim filmin adı "One Day". Beyazperdede Kate Winslet, Natalie Portman'ı ayrı yere koyarım ki bu ikisinin yanında  çok beğendiğim diğer aktrist Anne Hathaway'in başrolünü Jim Sturgess ile paylaştığı bir film "One Day". İmdb'de dram ve romantik diyerek kategorize edilmiş bu sevimli film.  Gerçekten de her iki kategoriye koyabileceğiniz bir film olmuş. Dramın sizi sarsan o dinginliğinin yanında sizi romantik hayallere iten romantik komedi unsuru gayet iyi yedirilmiş filme. 


Anne Hathaway'e bu tarz filmler çok yakışıyor belirtmeliyim. Bundan evvel de pek çok romantik komedi ya da dramda başrol oynadı Anne. Beyazperdede ender bulunan bir yüz bence. Kocaman gözler kocaman bir ağız ve dişler. Julia Roberts'ın doldurulamaz boşluğunu doldurmaya çalışıyor işte. Jim Sturgess ise romantik komedilerde gına getiren Asthon Kutcher'ın eskiyen yüzünü bize unutturuyor adeta. Helal olsun iyi de oyunculuk çıkarıyor.

Anne'nin "The Other Drugs" adlı romantik komedisini izleyenler bu filmden de benzer bir tad alacaklar. Benzer tad diyorum o filmde de bu filmde olduğu gibi esas oğlanımız bir hayli çapkın ve popüler.

Bir hayli çapkın ve popüler erkeğimiz Dexter (katil değil he :) Emma ile üniversite mezuniyetinde tanışıyor. Emma'yı görmeniz lazım ama bildiğiniz çirkin Betty. Yüzüne bakılacak cinsten değil. Neyse bizim çapkın Dexter'ın Emma kızımıza yazması ile başlıyor bütün hikaye. Yıl 89. Kahramanlarımızı 21 yaşlarından alıyoruz  ve günümüze getiriyoruz. Bu hikayeyi izleyin ve sonrasında şuracıkta tartışalım derim ben.

5 üzerinden 5'lik bir film değildi itiraf edeyim. Keza bu tarz filmler için kıstasım hep "Nothing Hill" olmuş ve genelde o çizgiye yaklaşamadıklarını görmüşümdür ama zamanınızı boşa harcamadığınızı düşündürecek bir film One Day.

Filmin afişini görünce tevekkeli "ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum" diyordum. Bu film aynı zamanda bir roman uyarlaması. Tahmin edilebileceği üzere Twilight tarzı popüler bir romandan uyarlanmış. Romanını okusam pek beğenir miydim sanmıyorum ama filmi söylediğim üzere boşa zaman geçirmedim, fena değildi hissi uyandırıyor insanda. Hadi yarın bir yerlerden edinin ve şöyle güzel bir film keyfi yaşayın.Sonra konuşalım.