21 Mayıs 2019 Salı

DİNLEDİM: ACITMIYOR SEVDAN \ BEYZA DOĞUÇ

Son beş altı yılda solistlerin bağlı kaldığı bir ekol var. Nasıl doğru tarif edilir bilmiyorum ama "şarkıyı direksiyon başında söylüyormuş gibi söylemek" diyorum buna ben. Etrafta kimse yok. Şarkıyı istediği gibi yorumluyor sanatçı. (bu arada bin kere dinlediğin şarkıyı farklı makamda okumak büyük keyiftir, fark ettim ki şarkıyı başka makamda okurken aynı Beyza gibi söylüyormuşum, kendi kendime söylerken yani :)

Neyse ne diyorduk. Farklı bir ekol var müzikte. Evet, enstrüman desen bir iki tane var bu tip şarkılarda ya da yok. Şarkı, olabilecek en ağır tempoda söyleniyor. Bir yandan samimi bir yandan yadırgatıcı. Yadırgıyorum çünkü kendince klasik kabul edilebilecek bir doksan kuşağı müzik kulağına sahibim. İki binlerin başında dinlemeye alışkın olmadığımız bir tür olduğu için kulaklarım bu tarzı yadırgıyor.

Bu beğenmediğim anlamına gelmesin. İki binlerin başında onuncu yıl marşım dediği masal albümünü piyasaya süren Yaşar Günaçgün'ün çıkış parçasıydı Acıtmıyor Sevdan. Şarkı sözleriyle hem dönemin gerçeklerinden dem vuruyor hem de genel geçer duygulara hitap ediyordu. Genç sanatçının "bittiğini" yazan manşetler geçtiğimi günlerde sosyal medya fenomeni Beyza Doğuç'un "doğumunu" müjdeledi. 

Doksanlar muhafazakarı bendeniz Beyza Doğuç'un şarkıyı yorumlayışını, şarkının zihnimde orijinal haliyle edindiği yere çaktığı çiviyi yazmalıyım. Piyano bir şarkıya bu kadar mı güzel gider? Acıtmıyor Sevdan Yaşar'la klibin de etkisiyle bende kapalı hava, karabataklar ve çarşaf deniz önünde ufku izlemek diye imlenmişken, Beyza Doğuç'la zihnime bahar başlangıcı maviliği olarak kuruldu.

Bir Yaşar şarkısını Nilipek'ten dinlemek ? Bugünlerde bunu hayal ediyorum.

    

16 Mayıs 2019 Perşembe

POSTMODERNİST MONOLOGLAR - ATTİLA İLHAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Attila İlhan, nâm-ı diğer Kaptan. Varlık'ta ölümünün ertesinde çok kapsamlı bir değerlendirme yazısı yayımlandı. Kasım 2005 sayısındaki bu hacimli yazının başında şair\yazar için şöyle soruyor Hasan Bülent Kahraman: "Attila İlhan'ın ölümüyle birlikte Türkiye'de bir devrin kapandığını söyleyenler oldu. Bu, doğru bir saptama. Gerçekten de bu ölüm, bundan sonrasını bilemeyiz ama, hiç değilse 1950'den bu yana 'son' kitlesel şairin ölümüne tekabül ediyor. Ölümünün ardından oluşan heyecan dalgası, televizyonların gösterdikleri duyarlılık, bir edebiyatçıya toplumsal olarak verilebilecek olanların da sınırını çiziyor. Ayrıca bugüne kadar karşılaşılmış bir şey değil bu 'tepki'. O zaman akla öncelikle başka bir soru geliyor: dışa vuran bu yaklaşım onun şair kimliğine midir, yoksa yazılarıyla çizdiği öteki kimliklerine mi ? Daha somutlaştırarak soracak olursak acaba Attila İlhan'ın düşünür yanı gerçekten de Türkiye'de bu derecede geniş bir ilgi uyandırmış mıydı, Türkiye'de kitleler gerçekten de onunla böylesi bir temas içinde miydi ?

Bu soru Türkiye'deki edebiyata ya da sanata yaklaşımı bunun yanında edebi yaklaşımları da sorgulatır cinsten olmuş. Kendi hesabıma yazının devamında Kahraman'ın verdiği yanıta katıldığımı söyleyebilirim. Kaptan'ın düşünür, eleştirmen, yazar, senarist gibi özelliklerinin ötesinde onu kitlelerle temas ettiren yönü pek tabii şair kimliğiydi. Halbuki onun Türk edebiyatında yaptığı belirlemeleri, sosyolojik ve siyasi tespitleri bugün benim diyen sanatçının yapamadığı aşikar. Hangi... serisinin "Hangi Edebiyat" sayısı Kaptan'ın edebiyat üzerine yaptığı belirlemelerin özeti niteliği taşıyor. Bu yapıtı okuduğumda Türkiye'de hüküm süren edebi yaklaşımları sorguladığımı ve pek çok noktada üstâdın yanında yer aldığımı gördüm.

Attila İlhan'ın özellikle I. ve II. Yeniciler'in şiir anlayışına nasıl tepki geliştirdiğini, bu tepkiyi nasıl temellendirdiğini görünce söylediklerini hemen kabullenmek kolay olmadı. Garip şiirini de İkinci Yeni şiirini de iyi örnekleri vasıtasıyla benimsemiş, sevmiş bir okur olarak söylüyorum tabii bunları. Bu akımlardaki öne çıkan birkaç sanatçıyı kenara koyduğumuzda İlhan'ın Hangi Edebiyat'ta üstüne basa basa söylediği köksüzleşmeyi, sentez oluşturamayışı, ne yazık ki bir ekol olmayı beceremeyişi daha iyi kavrıyorum bugünlerde. Peki insan soruyor neden Attila İlhan'ın savunduğu değerleri içinde barındıran bir edebi anlayış belli bir süre dışında edebiyatımıza hakim olamadı ? Hangi Edebiyat'ta her edebi akım için  bu soruların yanıtlarına ulaşmak mümkün dahası cevaplar gerçekten tatmin edici.

Attila İlhan'ı salt şiirleri ya da romanlarıyla değil edebi ve siyasi mülahazalarıyla düşünmenin ufuk açıcı olduğu ortada. Ülke genelinde Orhan Veli, Cemal Süreya, Attila İlhan gibi duayenler edebi ve siyasi düşüncelerinden azade benimsenmiştir. Kuyruklu Şiir'i okuyup hüzünlenirken, Üvercinka'da şairin aşkına ortak olurken sıradan okur Garip'in devlet politikasının ürünü, İkinci Yeni'nin altmış sonrası konjonktürünün zorlamasıyla doğduğunu düşünmeyecektir tabii.

Hangi Edebiyat son kertede şiir adına bana bunları düşündürdü. Düşündürdüğü daha bir sürü nokta var ki onlar da başka yazıların mayası olsun. 
  

7 Mayıs 2019 Salı

POSTGARİP MONOLOGLAR - TİVİTIRLI ŞİİR

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

Yazmanın dayanılmaz çağrısı yine kulaklarımda çınlıyor. Edebi dergilerin köşelerinde istediğiniz her an yer bulamıyorsunuz. Rüştü Onur ve M.Tayyip Uslu'nun Varlık'ta şiirleri yayımlanınca nasıl sevindiklerini "Kelebeğin Rüyası" filmini izleyenler hatırlayacaktır. Bu iki genç şair bugün yaşasalardı sanıyorum şiirlerini yayımlatmak için yine dergiyi e-posta yağmuruna tutar, kalan vakitlerinde de düşündüklerini bir blog üzerinden dünyayla paylaşırlardı. 

Postgarip  Monologlar'da amacım edebiyat üzerine paylaşmak istediklerimle; bir şiirin, bir öykünün bir makalenin bana düşündürdüklerini harmanlamak. Ne sıklıkla yazacağıma keyfim ve zaman karar verecek.

Bugünkü yazım tabii ki vazgeçemediğim-ilk göz ağrım- şiir hakkında olacak.

Uzun yıllardır yapmak istediğim işi geçtiğimiz günlerde yaptım: Varlık'a abone oldum. Bu abonelik bana Varlık arşivine de sahip olma imkânı verdi. Ünlü şairlerin dergide yayımlanan ilk şiirlerine ulaşmak, başarıları ya da ölümleri ardından haklarında yazılanları okumak büyük bir keyif. 1933 itibariyle şiirin nasıl evrildiğini sayfa sayfa görebiliyorsunuz. 

Bizzat yaşadığım yıllar olması nedeniyle mi bilemiyorum uzun süredir Varlık'ta beni şaşırtan, keyiflendiren farklı bir tarz ortaya koymuş dedirten şiirlerle karşılaşmıyordum. Postmodernizm etkisiyle söylenmiş ve imgeye boğulmuş; bunların yanında sesini de kaybetmiş şiirlerin o sayfalarda yer almasına gönlüm elvermiyordu. Buradan postmodernist şiire tamamıyla karşı olduğum düşünülmesin. Aksine son yıllarda yazdığım şiirlere baktığımda postmodernizmin şiirlerimdeki etkisi aşikar. 

Her neyse bahsini edeceğim şiire geçeyim. Anıl Cihan'ın şiiri... Şiirin başlığını nasıl aktarmalı bilemiyorum. Bir diyalogla bir başlık oluşturulmuş: "kaptanınız konuşuyor: kötü şakalar hep duygusal anlardan sonra gelir - düşüyoruz"

Bu şiir barındırdığı hiciv öğeleri, imgelerin yerindeliği ve nüktedan dili ile beni sarıverdi. Başlangıç dizesi : "koltuğunu dik - güneşliğini açık konuma getir birazdan uçmayı maharet sayacağız muharrem." olan şiir her sözcük, her durum şiire malzeme olabilir görüşünü destekler nitelikte. Şiir boyunca gündelik siyasete, evrensel değerlere iğneleyici ve nüktedan bir üslupla göndermeler yapıldığını görünüyorsunuz. Beni keyiflendiren tivitırın şiirde kendine yer bulduğunu gördüğüm ilk şiirle de karşılaşmış oluşum.  Şöyle diyor Cihan: "sonra iki ülke birbirine sert cevaplar verebilir tivitırda ültimatomlar ambargolar."

devrin dili şiirde yerini almalı; bir mobil uygulama adının şiirde yerini aldığı gibi. hatta hicvedişin gereği bazen öyle sözcükler ya da deyimler sığdırılamalı ki şiire -dile zorlamayla giren - eleştirilmeyi göze almalı şair:  Stolklamak, favlamak, yargı dağıtmak, bu hayatı yaşıyor olmak...    

Sözün özü postmodernist etki şiirde hicvi, nüktedanlığı, söz oyunlarını engellememeli. Ses uyumu, ölçülü ifadelere ucube muamelesi yapılmamalı. Sözgelimi aynı derginin başka sayfalarında okuyanın dimağında kekremsi, acı bir tat bırakan şiirler de okudum. Tatsız tuzsuz, anlamdan yoksun şiirler. Hepsi de söylediğim arızaları taşıyorlardı.  Bahsini ettiğim arızalı şiirleri okudukça imgenin bunca yüceleştirilmesi acaba anlamı öldürdü de biz mi farkında değiliz diye bir soru belirdi zihnimde.