Düşündüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşündüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2020 Perşembe

VASATİ 40 ÇÖP

Varlık'ın 2020 Temmuz sayısında Yükselen Bir Değer olarak "Vasat" kavramı işlendi. Dosya konusu hakkında pek çok nitelikli yazı vardı. Bunlardan biri de İrem Kargıoğlu'nunki.  'Edebiyat Ortamımıza Gecikmeli Bir Veryansın' başlığıyla kaleme aldığı yazıyı ilgiyle okudum. 
Kargıoğlu güncel Türkçe yazını bundan on yıl kadar önce yakından izlemeye başladığını anlatırken geçen zamanda vasatın nasıl geçer akçe olduğunu, vasat yazar kadar vasat okur'un da bu durumdaki payını, süreli yayınlardaki eş, dost, akrabacılığın ulaştığı boyutları kendi perspektifinden aktarmış. Öyle ki ilk zamanlarda heyecanla sayfalarını karıştırdığı 'ilk' kitapları artık okumadığını bunda güvenilir sayılabilecek yayınevlerinin birbiri ardına bastığı vasat kitapların, bu kitaplara dair dergilerde çıkan tam sayfa reklamların, yazarlarla yapılan baştan savma söyleşilerin payı olduğunu söylemiş. Kargıoğlu, yazının sonlarına doğru kendisini ikileme düşüren - belli ki vasat bulduğu ve güvenilir yayınevleri tarafından reklamları yapılan - yazarların adlarını da belirterek vasatın yüceltilişine veryansın etmiş. Sözü geçen yazarların bazılarına yer verilen bazı eleştiri yazılarını (bloglar üzerinde) kendisine referans belirlemiş.

Yazıda hak verdiğim pek çok nokta var. Adları verilen yazarların nitelikli eserler üretip üretmediği noktasındaysa temkinli yaklaşmak istiyorum. Ne de olsa yazarın ve yazdıklarının niteliğini belirleyebilecek hassas bir teraziye sahip değiliz. Bir yandan düşünüyorum da yazdıkları yaşadığı yıllarda gereken ilgiyi görmemiş Ahmet Hamdi Tanpınar, yazdıklarını yayımlatma konusunda büyük sıkıntılar yaşamış Oğuz Atay gibi örneklerle dolu Türk edebiyatı. Düşünüyorum da elimizde nitelik belirleyebilecek tek turnusol 'zaman'dır.
Pek tabii yazarımız yayın dünyasına açılan pencereden içeriye - bizim olamadığımız yerden- rahatlıkla bakabilecek bir noktada duruyor olmalı ki 'arkadaşçılık'ın ya da nitelik gözetmeksizin yapılabilen yayıncılığın rahatsız edici görüntüsünü okura resmedebiliyor. Ancak bir yandan biliyorum ki Türkçe yazın elitistlikten de az çekmedi. Köşe başları tutulmuş dergiler yıllarca arzu ettiği anlayışı 'nitelikli' diye az yutturmadı.  Demem o ki nitelikli sanatseverin küstürülüp 'vasat okur' un önemli bir pazar haline gelişinde sözüm ona nitelikçi, elistist yayın organlarının payı yok sayılamaz. 

Bugün vasat yayınların allanıp, pullanıp önümüze getiriliyor oluşu beni hiç şaşırtmıyor. Bir tarihi gerçeklik olarak görüyorum bu olanı. Bir yazarın isterse karalamalarını hiçbir bedel ödemeden okurlara bloglar, dijital fanzinler hatta basılı kitaplar vasıtasıyla kolaylıkla ulaştırabildiği bir çağ yaşıyoruz ki belki parasıyla belki eş, dost, akraba kontenjanından yazar olma heveslilerinin güvenilir (!) yayın evleri aracılığıyla yüz binlere ulaşması oldukça anlaşılabilir geliyor bana. Biliyorum ki 'Aman parasını vereyim de  o yayınevinin logosuyla basılsın kitabım' diyen yüzlerce 'nitelikli'(!) yazar adayı bekliyor kapıda. Bu duygularından dolayı insanları suçlamanın bir manası yok! Bataklığı kurutmak için paçaları sıvamalı.  

Belki nitelikli edebiyat ürünleri adına bir şansımız daha vardır kim bilir ? Dijital dönüşümün gümbür gümbür geldiğini hissettiğimiz ortamlarda nitelikli edebi ürünleri klasik yöntemlerle aramak safdillik olacaktır. Okur kalitesinde 'basılı yayına ulaşan ile dijital yayına ulaşan'ın belirleyici olmadığını kabul edip kenara koyarak rahatlıkla diyebiliriz ki bloglar, kişisel sosyal medya araçları vb. sayesinde yayınevlerinin tahakkümüne maruz kalmadan nitelikli ürünleri okuyucuyla buluşturmak artık mümkün. Hatta basılı yayından çok daha fazla okuyucuyla buluşturmak mümkün demek daha doğru olur.  

Ha ama nitelikli ürünü aramak, vasata mecbur kalmamak konusunda samimiysek yaptığımız edebiyattan gelir elde etme konusunu rafa kaldırıp vicdanımızla 'Ben ne istiyorum ?' hesaplaşmasını yapmamız gerekiyor.


20 Mart 2020 Cuma

BİR SALGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


kızılgerdan ile ilgili görsel sonucu
Bütün dünyanın evlere kapandığı bugünlerde insan arkasına yaslanıp düşünmek için daha fazla zaman buluyor. 

Dün market alışverişi yapmak için caddeye indiğimde yağmur bulutları ve mevsimine göre soğuk sayılabilecek bir hava karşıladı beni. Tek tük geçen araçlar dışında bomboş kalmış sokaklar eğlencenin dibine vurulmuş bir yılbaşı gecesinin ardından doğan bezgin günü anımsatıyordu. Sokak boyunca yürüdüm. Belki de yıllar sonra ağaçlardan gelen kuş seslerini ne kadar net duyabildiğimi fark ettim. Evlerine çekilen insanların boşluğunu, kuyrukkaldıranlar, kızılgerdanlar, serçeler, kargalar dolduruyordu. İnsanoğlu kabuğuna sığınırken doğa yaşamaya devam ediyordu. 

Bizler büyük buhran anları dışında doğa karşısındaki acziyetimizin pek farkına varmıyoruz. Atalarımız tarım toplumları haline gelip bir arada yaşama kültürüne sahip olduğundan beri büyük salgınlarla boğuşmuşlar. Bu salgınlar yüzyıllar boyunca milyonlarca aile için büyük dramlar yaratmış. Bu dramlar tarih kitaplarının ancak kıyısında köşesinde kendilerine yer bulabiliyor. Doğruyu söylemek gerekirse ben de tarihin gördüğü en büyük salgınlardan birini yani milyonlarca insanın ölmesine neden olan  'İspanyol Gribi'ni yaşadığımız bu korkunç süreçte tanıdım. Oysa bu büyük insanlık felaketi günümüzden yalnızca yüz yıl önce yaşanmıştı. Birinci diye sınıflandırdığımız o zalim savaşın hemen ardından. 

 Otuz sekiz yıllık şu kısa hayatımda bizzat tanık olduğum felaketleri düşündüm sonra. Bizzat derken yalnızca ekran karşısında yaşadıklarım tabii. Bir nükleer patlamaya, onlarca savaşa, depremlere, salgınlara, devasa terör saldırılarına, darbe girişimlerine ekranın diğer yanından baktım. Bugünse pek çoğumuz gibi felaketin kirli nefesini ensemde duyumsuyorum. 

İnsanlık tarihi içinde nasıl konumlandırılabileceğini bilemediğim COVİD-19 salgını, benim ya da sevdiklerimin kapısına dayanınca hissettiğim endişenin bugünlerde bu yazıyı okuyan ya da okumayan herkesin ortak duygusu olduğu ortada. Bu kez yalnızca ekran karşısında yaşananları izleyip insanlık adına kaygılanmıyoruz. Bizlere duyurulan istatistikler içinde yer alma ihtimali günbegün varlığını sürdürdüğü için insana özgü bir kaygı duyuyoruz. Bunu yaşanan depremin ardından insanların çaresizliğine üzülüp kurduğumuz empati ile karıştırmamalı. Bu, aniden gelen bir felaketin yaşattığı travmanın daha ötesinde bir gerilime neden oluyor. Devam eden süreç korkuya korku katıyor. Belirsizlik ve bekleyiş...

Çoğu zaman zehir kendi panzehirini de yaratır. Aslına bakılırsa bu salgında da öyle. İnsanları içinden çıkılmaz bir korkuya iten belirsizlik ve bekleyiş bir nevi panzehir de kabul edilebilir. İzole olup beklemek, evden çıkmamak... Salgını temiz bireylere taşıyan zincirin bir parçası olmamak... Bazen harekete geçmekten daha iyi işler vardır. Bugün yapabileceğimiz hayati iş aslında bu: Evlerimizde kalıp beklemek.

Sağlıkla...

16 Mayıs 2019 Perşembe

POSTMODERNİST MONOLOGLAR - ATTİLA İLHAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Attila İlhan, nâm-ı diğer Kaptan. Varlık'ta ölümünün ertesinde çok kapsamlı bir değerlendirme yazısı yayımlandı. Kasım 2005 sayısındaki bu hacimli yazının başında şair\yazar için şöyle soruyor Hasan Bülent Kahraman: "Attila İlhan'ın ölümüyle birlikte Türkiye'de bir devrin kapandığını söyleyenler oldu. Bu, doğru bir saptama. Gerçekten de bu ölüm, bundan sonrasını bilemeyiz ama, hiç değilse 1950'den bu yana 'son' kitlesel şairin ölümüne tekabül ediyor. Ölümünün ardından oluşan heyecan dalgası, televizyonların gösterdikleri duyarlılık, bir edebiyatçıya toplumsal olarak verilebilecek olanların da sınırını çiziyor. Ayrıca bugüne kadar karşılaşılmış bir şey değil bu 'tepki'. O zaman akla öncelikle başka bir soru geliyor: dışa vuran bu yaklaşım onun şair kimliğine midir, yoksa yazılarıyla çizdiği öteki kimliklerine mi ? Daha somutlaştırarak soracak olursak acaba Attila İlhan'ın düşünür yanı gerçekten de Türkiye'de bu derecede geniş bir ilgi uyandırmış mıydı, Türkiye'de kitleler gerçekten de onunla böylesi bir temas içinde miydi ?

Bu soru Türkiye'deki edebiyata ya da sanata yaklaşımı bunun yanında edebi yaklaşımları da sorgulatır cinsten olmuş. Kendi hesabıma yazının devamında Kahraman'ın verdiği yanıta katıldığımı söyleyebilirim. Kaptan'ın düşünür, eleştirmen, yazar, senarist gibi özelliklerinin ötesinde onu kitlelerle temas ettiren yönü pek tabii şair kimliğiydi. Halbuki onun Türk edebiyatında yaptığı belirlemeleri, sosyolojik ve siyasi tespitleri bugün benim diyen sanatçının yapamadığı aşikar. Hangi... serisinin "Hangi Edebiyat" sayısı Kaptan'ın edebiyat üzerine yaptığı belirlemelerin özeti niteliği taşıyor. Bu yapıtı okuduğumda Türkiye'de hüküm süren edebi yaklaşımları sorguladığımı ve pek çok noktada üstâdın yanında yer aldığımı gördüm.

Attila İlhan'ın özellikle I. ve II. Yeniciler'in şiir anlayışına nasıl tepki geliştirdiğini, bu tepkiyi nasıl temellendirdiğini görünce söylediklerini hemen kabullenmek kolay olmadı. Garip şiirini de İkinci Yeni şiirini de iyi örnekleri vasıtasıyla benimsemiş, sevmiş bir okur olarak söylüyorum tabii bunları. Bu akımlardaki öne çıkan birkaç sanatçıyı kenara koyduğumuzda İlhan'ın Hangi Edebiyat'ta üstüne basa basa söylediği köksüzleşmeyi, sentez oluşturamayışı, ne yazık ki bir ekol olmayı beceremeyişi daha iyi kavrıyorum bugünlerde. Peki insan soruyor neden Attila İlhan'ın savunduğu değerleri içinde barındıran bir edebi anlayış belli bir süre dışında edebiyatımıza hakim olamadı ? Hangi Edebiyat'ta her edebi akım için  bu soruların yanıtlarına ulaşmak mümkün dahası cevaplar gerçekten tatmin edici.

Attila İlhan'ı salt şiirleri ya da romanlarıyla değil edebi ve siyasi mülahazalarıyla düşünmenin ufuk açıcı olduğu ortada. Ülke genelinde Orhan Veli, Cemal Süreya, Attila İlhan gibi duayenler edebi ve siyasi düşüncelerinden azade benimsenmiştir. Kuyruklu Şiir'i okuyup hüzünlenirken, Üvercinka'da şairin aşkına ortak olurken sıradan okur Garip'in devlet politikasının ürünü, İkinci Yeni'nin altmış sonrası konjonktürünün zorlamasıyla doğduğunu düşünmeyecektir tabii.

Hangi Edebiyat son kertede şiir adına bana bunları düşündürdü. Düşündürdüğü daha bir sürü nokta var ki onlar da başka yazıların mayası olsun. 
  

5 Nisan 2017 Çarşamba

2016'DA TÜRK EDEBİYATINA "NİTELİKLİ-NİTELİKSİZ" PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

Türk edebiyatının lokomotif dergisi Varlık’ın Ocak 2017 sayısı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Dergi, editörü Enver Ercan’ın da sunu yazısında belirttiği gibi yıllardır hasret kaldığımız “Geçtiğimiz Yıl Değerlendirmesi” dosyasıyla karşımıza çıktı. Pek çok yazar ve eleştirmen 2016’daki yazın etkinliklerini kendi pencerelerinden değerlendirmişler. Feridun Andaç, bu dosyanın ilk yazısını kaleme almış. Özellikle roman, öykü ve deneme alanında 2016’nın dikkat çeken eserlerine değinmiş, 2016’da eserleri raflarda yerini bulan Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi bilindik yazarların “çoksatar listesi”ne giren eserlerine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmış.


Varlık’ta bahsettiğim yazı dizileri içinde en çok Necip Tosun’un yazısı dikkatimi çekti. Yazı boyunca 2016 özelinde 2000 sonrasında gelişen Türk edebiyatının sorunlarına değinmiş Tosun. “Nitelikli” edebiyatın ve bu edebiyatı okurla buluşturan nitelikli yayın evlerinin –pek tabii dergilerin de-  azalmasından yakınmış. Tosun, internet ve son on yılda okuyucu üzerindeki etkisini iyiden iyiye artıran sosyal medya gerçekliğini kabullenmiş; bu unsurların edebi ürünlerin okurla buluşmasındaki payından ve yayıncılığın bu gerçekliğe göre şekillenmesi gerektiğinden dem vurmuş.

Necip Tosun’un geçtiğimiz yıl ve edebiyat ortamının bugünkü hali konusundaki pek çok tespitine katıldığımı söylemeliyim. Sözlerinde karşı çıktığım ve komik bulduğum tek tespit; özellikle popüler dergicilik diye adlandırdığı –yazarın kastettiği dergiler, sanatçı portrelerinin illüstrasyonlarını içeren kapaklarıyla raflarda yakın zamanda görmeye başladığımız; gençler tarafından yoğun talep görüp çok okunanlar listesine giren kültür-sanat dergileri sanıyorum – oluşumun “nitelikli” diye sıfatlandırdığı edebiyatı yozlaştıran etmenlerden saymasıdır.

Sanat var olalı beri hangi ürünün nitelikli hangi ürünün niteliksiz olabileceğine dair pek çok hipotez ortaya atılmıştır. Çoksatar olması, geniş kitleler tarafından takip ediliyor oluşu bir eseri “nitelikli” kılmazken böyle olması onu pek tabii niteliksiz gösterebileceğimiz anlamına da gelmez. Hem değil midir ki Türkiye’de okura ve edebiyata elitist yaklaşan, tabiri caizse burnundan kıl aldırmayan dergiler-edebiyatımızın amiral gemileri- edebiyatı okurdan bunca uzak hale getirmiştir?

Tosun’un bahsini ettiği, popüler deyip “nitelikli”den ayırdığı dergiler, hiç kuşkusuz genç kitlelerin sevdiği; değer verdiği isimlerin düşünce yazılarına yer vererek elitist edebiyat dergilerinin ördüğü aşılması zor o duvarda bir geçit olmuştur. Bahsi geçen dergilerin edebiyat için yenilik diye sayabileceğimiz bir değer ortaya koymadığı ortadır ancak bu genç nesli okumaya teşvik ettikleri, edebiyatımızın soy yazarlarını araştırma hevesi ile doldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

“Bir ayda binin üzerinde eser yayımlama önerisi aldığımız derginin aylık tirajı sekiz yüzü geçmiyor.” demişti bir derginin editörü. Hem de Tosun’un bahsini ettiği nitelikli dergilerden birinin editörü etmişti bu lafı. “Eserini yayımlatmak isteyen yazar dahi acaba eserim yayımlanmış mı? diye dergiyi almaya tenezzül etmiyor.” diye de yakınmıştı. 2016 da sanıyorum böyle sorunlarla karşılaşmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu. Tosun’un değerlendirmelerinin sonunda altını çizdiği sosyal medya gerçekliğini içselleştirmek sanıyorum ki bu sorunun çözülmesinde bizlere yol gösterecek. Özellikle elitist yayın çevreleri bu gerçeği görerek hareket etmeye başladı. Bir çöplüğü andıran sanal edebiyat aleminde, genç kitleyi okumaya ve üretmeye yöneltebilecek bunu yaparken niteliğini de koruyacak bir yayıncılığın tesis edilebileceğine inandığımı bildirerek son veriyorum yazıma. 2017 şaheserler okuyacağımız  bir yıl olsun.

*Yazı sanatlog.com adresinde yayımlanmıştır.
Murat Gil

6 Ocak 2016 Çarşamba

DÜŞÜNDÜM: 2016 KÜRESEL ANLAYIŞ YILI

UNESCO geçtiğimiz yılı Işık 2016'yı ile "Küresel Anlayış" yılı olarak adlandırdı. Dünya'nın küresel olarak durumu ortada. Hemen her coğrafyada "insanlıkdışı"nı yaşayan bir toplum mevcutken "anlayış" hatta bu anlayışın küresel bir kavram haline dönüştürüleceği temennisi en hafif tabirle safdillik oluyor.

Bu tanımlamadan yola çıkarak dünyayı tahayyül edemesem de  düşünebiliyorum ülkemi. Büyük şehirleri henüz şehirleşmesini tamamlamamış prematüre köycükler gibiyken şu ülkenin köylerinin bütün kötü yanlarını şehre taşımadık mı ? Sakınan göze çöp batar ya biz hep bir şeyleri aşırırken "aman iyi yanlarını alalım" klişesini yaratıp "her şeyin en kötüsünü becermek" ironisini de yaşıyoruz, kahretsin. Kırsalın saf gönüllülüğünü, misafirperverliğini, cömertliğini, orantısız hoşgörüsünü taşrada bırakıp" şarkın kurnazlığı"nı atmamış mıyız bavulumuza ?

Bu kurtlar sofrasını bizler yarattık son yirmi-yirmi beş yılda. Biz nedir diye düşünmeden edemiyorum tabii. Ben şehirde olmayacak şeylere anlayış gösterme yetisine sahip birisiyim, üstüme iyilik sağlık kardeşim ne bizi?  "Beni dahil etmeyin o gruba!" diyorsanız ne mutlu size! Ama söylemeliyim ki millet yüzlerce metrelik sırayla bir AVM otoparkına girmek için cebelleşirken soldan soldan ilerleyip sıranın başına kaynak yapıyorsanız, gecenin körü açtığınız müzik kanalıyla alt komşunuzun uyuma hakkını hiçe sayıyorsanız, balkondan salladığınız masa örtüsü ile aynı komşuya kahvaltı mönüsünü takdim ediyorsanız, eliniz yeşile dönen her ışıkta kornadaysa, bankamatikteki tuşları görmekte zorlanan amcanın kaplumbağa hızındaki işlemlerinde homur homur homurdanıyorsanız kusura bakmayın ama bir eğreti tuğla ekliyorsunuz demektir bu harabe gecekonduya.

Bir de madalyonun öbür tarafı var tabii yıllardır sürekli düşündüren. Hangi evrede diyorum sürekli, hangi evrede başlıyor yola tükürmeler, bangır bangır müzik açıp metro yolculuğunu zulme çevirmeler. Koca koca adamların bir sokağın girişinde yol verme kavgasını dehşete düşerek izliyorum mesela. Nerede başlıyor diyorum bir kadına tokat atmak, nerede başlıyor küfrü noktalama işareti yapmak ?  Sırf başka türlü yaşamayı seçti diye insanların insanlıktan çıkıp vahşileştikleri ve bir insanın boğazını kesebildikleri  gerçeğine akıl sır erdiremiyorum.  Gerçekten gerçeğe fark var işte: anlayışsızlığı ortadan kaldırmanın ütopya olduğu gerçeğini kabulleniyorum evet ama yukarıda yaşananların makul boyutlara dönüşeceği günlerde yaşamayı ummayı bırakmıyorum.

30 Kasım 2015 Pazartesi

DÜŞÜNDÜM: EDEBİYAT DERGİLERİ VE DİJİTAL YAYINCILIK

Edebiyat dergileri ile ilgili tabuya varan hassasiyetlerim vardı eskiden. En amatöründen en popülistine, en ideolojik olanından en apolitiğine laf söyletmez, değerlerinin yüceliğini her fırsatta dile getirirdim. 2004-2005 yılları arasında amatör diyebileceğimiz bir derginin(6 sayı çıkabildi) edebiyat editörlüğünü de üstlenmiş olan bendeniz için edebiyat dergilerinin değeri hâlâ aynı. Dergiciliğin ne kadar zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu bilirim. Sanatçıların hayatında nasıl bir yere sahip olduklarına, onların edebiyat dünyalarını ne kadar etkilediklerine zaman zaman şahit olurum.  Orhan Veli'nin 'Yaprak' için neler çektiğini, Cemal Süreya'nın 'Papirüs' için nelerden vazgeçtiğini, Necip Fazıl gibi bir üstâd için bile dergilerin nasıl geçim kapısı haline geldiğini okumuşluğum var.  Ancak edebi ürünlerin paylaşımı hususunda  klasikçi ya da diğer bir deyişle gelenekçi olmaktan vazgeçtim. İnternet aleminin kirli dünyası içinde dahi olsa ürünlerin kitleye ulaşmasında tanıtımı iyi yapılabilmiş web platformlarının artık daha başarılı olduğu ortada. Bu web platformları kişisel bloglar ya da ürün paylaşımında bulunulan forumvari siteler.
Eserlerini dergiler yerinde web platformunda yayımlayanların genel şikayeti yanılmıyorsam okuyan kitlenin entelektüel seviyesi. Bu konuda haksız sayılmazlar. Yermek, rencide etmek için söylemiyorum ancak malum gazetelerin kültür sanat (!) sayfaları için  şiirler gönderen şairlerle, yazarlarla aynı platformda yazmak, zaman zaman onların olumlu olumsuz yorumlarına maruz kalmak dergilerin hâlâ edebi çevrelerce katbekat değer görmesinin başlıca sebebi. Dergilerin maddi birer gerçeklik olarak elde ele dolaşması, kokularının, görüntülerinin gerçek oğlu gerçek olması da onları hâlâ internetin bir adım ötesine taşıyor.
Somutlaştıralım: Kelebeğin Rüyası filmini izleyenler bir şair ya da yazarın bir eseri bir dergide yayımlandığında yaşadığı sevince tanık olmuşlardır. 1940'lardan 1990'ların sonuna kadar bu his eminim hiç değişmedi. Keza şiirlerimin bir dergi -düzeyi ne olursa olsun- tarafından kabul edilmesinde yaşadığım gururu pek çok keyifle değişmem. Her şeye rağmen şunu ortaya koymalıyız ki 2000'lerde yaşantımızın içine iyice yerleşen internet kavramı ve beraberinde gelişen sosyal medya platformları, dergileri alternatifsiz edebi sahneler olarak gören kitle adına öyle ya da böyle  bir seçenek oluşturdu.  Ben o seçeneğin gücüne inananlardanım. Pek çok yazım ya da şiirim internet ortamında yayımlandığı için dergiler tarafından reddedilse de ben eserlerimi bu platformlardan da yayımlamaya devam edeceğim. Hem ben yukarıdaki bahsettiğim kadar ön yargılı yaklaşmıyorum olaya. Maddi bir beklentim olmadığı için daha çok insana-entelektüel seviyesi ne olursa olsun- ulaştırabildiği için blogları edebiyat dergilerine tercih ediyorum. Gün gelecek yazar ve şairler üzerine yapılan incelemelerde sanatçıların dijital yayıncılık alanında verdiği ürünler, bu platformlarda sarf ettiği sözler de değerlendirilecek, diyorum. 
Telif hakları ve eserlerin güvenle satışının sağlanmasıyla birlikte  roman, öykü gibi türlerde eser verenler de netteki paylaşımlarını artıracaklardır. Yanlış bilmiyorsam akıllı telefonlar ve tabletlerden takip edilebilen bir uygulama vasıtasıyla romanlarını ve öykülerini  kitlelere okutmuş, ünlenmiş sonrasında kağıda geçmiş pek çok genç yazar mevcut. Anlayacağınız  dijital edebiyat kolu diye sınıflandırabileceğimiz  bu çevre, üzerine akademik çalışma yapmayı hak eden bir çizgiye ulaşmak üzere. (belki de ulaşmıştır.)

2 Kasım 2013 Cumartesi

KRONİK BİR SORUN OLARAK; İŞ ARKADAŞLARI

Malumumuz, hayata 1 kez geliyoruz. Korkmayın bu cümleden başlayıp yaşamın anlamına dair boyumdan büyük cümleler kurmayacağım. Sadece birkaç tespit ve soruyla kendimce dertleşmek niyetindeyim.
"Hayatımıza girmiş kişilerin ne kadarını kendimiz seçiyoruz veya seçemiyoruz?" sorusundan başlayabiliriz. Aile üyelerimizin haricinde pek tabi ki belli şartlara bağlı olarak iş arkadaşlarımızı seçmek konusunda da özgür sayılmayız. Sözünü ettiğim "iş" kendi işiniz değilse tabi. Burada benimle aynı kaderi paylaşan ücretli arkadaşlarımdan biraz daha yazıya yaklaşmalarını rica ediyorum. Uyku konusunda bir Da Vinci ya da Einstein değilseniz, gününüzün önemli bir bölümünü uyuyarak, en az o kadar önemli bölümünü de iş yerinde geçiriyorsunuz. Yaptığınız işin niteliği konusuna girmeyeceğim. İşlerin zorluklarından dert yanmak değil niyetim. Ama şu "iş arkadaşı " mevzuunun elzem bir konu olduğunu (acısıyla tatlısıyla deneyimlediğimden) rahatlıkla söyleyebilirim.Mobing gibi adli boyutu olan durumu bu yazımın tamamen dışında tuttuğumu da belirtmek isterim.

    Günümüz insanoğlunun her mide gazına bir çare veya başka bir deyişle sektör yaratabilmiş olan kapitalizmin "iş arkadaşı" tümünden gelerek "iş arkadaşı terörünü atlatmanın yolları", "iş arkadaşını fırsata dönüştürme", " iş arkadaşı ve sabır", "iş arkadaşı ya sabır", "iş arkadaşı dünyanın sonu değildir" gibi özellerle nasıl bir fırsat yaratamadığını şaşkınlıkla farketmiş durumdayım.
      Tecrübenin sabitlediği kadarıyla bize kendimizi hep pozitif hissetmemizi salıkveren o ünlü kişisel gelişim zırvalarına bir kez olsun kulak verip de gününüzün çok güzel geçeceğine kendinizi inandırdıysanız, bunun keyfini ancak güne gülümseyerek başlayıp iş yerine adım atana kadar çıkarabilirsiniz. Sonrasında sizi bekleyenler; insan normallerinin çok üstünde ego seviyesi, hiç olmasa daha samimi duracak birkaç samimiyet sekansı, "hepimiz ekmek derdindeyiz ama profiterolüm için  neler yapmam" bakışı, hastalıktan kıvrandığınızı gördüklerinde meydana gelen travmatik bir 3 maymun durumu,"ne yapıyorsak kurum için yapıyoruz, kişiselleştirmeyelim" maskesi vb.
  Haksızlık etmeyeyim, hayatımın belirli döneminde tanıştığım çok samimi iş arkadaşlarım da oldu, onları ayıran özellikeri de söz ettiğim virüslerin kendilerine bulaşmamış olması.
Demem o ki, iş arkadaşı mevzuu kalbimde bir yaradır, umarım hayatınızın hiç bir döneminde bu prototiplerle bir araya gelmemişsinizdir, seri üretimine geçilmiş olduğunu ürperek gördüğümden, klişe bir mülakat sorusundan hareketle, kendinizi 5 yıl sonra nerede görüyorsanız onlar orada olacaklar, eminim.

Alkım Ateş

20 Ekim 2013 Pazar

SEVGİ GÖZLÜĞÜ

İnsanların kusurları vardır, bilirsiniz. Kusurlar insanın süsüdür kanımca. Kusurları salt fiziksel görünüş ile ilgili algılamamalı elbette. Nasıl ki hiçbir şair birbirinin kopyası şiirler yazamaz,  insanlar da hayata tutunmaya çalışırken aynı olaylar karşısında tıpatıp tepkiler veremezler. Bu farklılıklar bazen bize kusur olarak da görünebilir.

Ne kadar alakalıdır kestiremiyorum ama fiziksel kusura ilişkin üstâd Cemal Süreya'nın sözleri hala hatırımdadır. Günler kitabında 29.Gün'de kaleme almış bunları Süreya. "Güzel kadın ?" diye soruyor kendi kendine ve bakın nasıl bir cevap veriyor:  "Güzel kadın biraz başka benim için . Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak (Burnun çok küçük ya da çok büyük olması gibi) Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak"

Kadında güzelliği kendince yorumlayan ve çirkinliği diğer adıyla kusuru estetik bir öge olarak algılayan Cemal Süreya'nın sözleri bana nedense sevgi ve tahammül kavramlarını yeniden düşündürdü.

Kusuru sevdiğinde estetik bir unsur olarak sayan göz, sadece sevgiyle bakıyordur bana kalırsa. Biz buna sevgi gözlüğü adını verelim. Sevgi gözlüğünü her insan yakıştıramaz kendine. Aynada kendine bir süre baktıktan sonra bu bana olmadı, yüzüme küçük geldi gibi bahanelerle gözlüğü kenara bırakanlar çoğunluktadır ki insanlığın var olduğu günden bu yana "hoşgörü"nün azlığından şikayet edişlerimiz bu yüzdendir. En çok annelerimize yakışır değil mi o rengarenk gözlükler? Onlar bir kere taktılar mı gözlüklerini size başka bir şeyin ardından bakamazlar. Sabahtan akşama kadar odanızda kös kös oturup da bir işin ucundan tutmasanız, dişe dokunur bir iş yapmayıp üstüne hizmet bekleseniz, bütün bunların yanında iş yapmıyorken var olan düzeni de bozsanız o gözlüklerin ardında 1 yaşındaki o masum yavrucaklarsınızdır.

Sevgi gözlüğünün ardından baktığınızda etrafınızdaki insanların kusurlarını göremezsiniz. Bazı sevgi gözlükleri kusurları sizlere şirin mi şirin detaylar  olarak bile gösterebilirler. Gözlükler gözünüzdeyken mutlusunuzdur. Bu gözlüğün gözden çıkması çoğu zaman üç şekilde gerçekleşir: İlk ve en önemli sebep aynanın karşısına geçip "Bunlar sanırım bana yakışmıyor, bu görüntümden sıkıldım demenizdir" - ki acıdır bu evet-  İkincisi birileri gelip" Çıkar artık o gözlükleri, onların ardından gördüğün gibi değil dünya" diye fısıldadığında gerçekleşir, siz bir telkin sonucu çıkarmışsınızdır bu gözlüğü-ki bu daha da acıdır diğerinden - Üçüncüsünü yaşadığınızı genelde yüzünüze yediğiniz okkalı bir tokatın ardından asla çıkarmak istemediğiniz sevgi gözlüğünün kırılan camlarını ve uzağa fırlayan çerçevesini  toplamaya çalışırken anlarsınız.  Öyle ya da böyle o gözlüğü çıkardığınızda gözlükleri yeniden taksanız da eskisi gibi görme ihtimali ortadan kalkmıştır.

Evet acıdır bu, ondan da bundan da, diğerinden de

Sevgiyle kalın... 

13 Ağustos 2012 Pazartesi

DÜŞÜNDÜM: ANLAMIYORUM VE HOŞLANMIYORUM

Orhan Veli'nin Şairin İşi adlı denemelerinin toplandığı kitabı okurken bir yazı dikkatimi çekti. Yazıda sanatçı ,zamanının marjinal olarak tanımlanan Picasso gibi ressamlarının resimlerine bakıp "Hımmm, yok ya anlamıyorum" ya da yine klasik müzik parçalarını dinleyip "Hımmm, yok anlamıyorum" ve hatta dönemin yeni tarz şiirler yazan şairlerini okuyup " Hayır, hayır anlamıyorum" diyen aydınlarını eleştirmiş.
Bu adamların bu eserlerden lezzet alan kişileri hor gören bir biçimde "Bunlardan mı keyif alıyorsunuz, eziksiniz, bunlara sanat diyorsanız yürüyün gidin Allah aşkına" dercesine rol kesmelerine "Evet, gerçekten anlamıyorsunuz" manasında cevap niteliğinde bir yazı yazmış.

Yazı 1947'de kaleme alınmış. Sanatın hemen her alanında devrim sayılabilecek eserlerin verildiği özellikle ülkemizde geleneğin dışına çıkılarak tabuların yıkıldığı yıllar. Bu sanat eserlerine burun kıvıran sözde ya da hakiki aydınların bulunması doğal görünüyor. Ben olaya kendi açımdan bakarak bu hususta bir şeyler söylemek isterim.

Günümüzde durum tam tersine döndü sanki. Yani Orhan Veli'nin şikayet ettiği şahıslar bana kalırsa Orhan Veli'nin "doğru davranışı sergilemesi gereken adamlar" haline geldiler. Picasso'yu beğenmediğini, Mozart'ı dinlemediğini söyleyen birine "Sen ne kadar sığsın, sen ne kadar eziksin" tavrı sergileniyor.

Sanat eserlerinin birey nazarındaki değeri hususundaki fikrim şöyledir: Sanat eseri bireyin anladığı kadar değerlidir bence. Bu anlamda bir standarda ulaşmamız, genelgeçer yargılara erişmemiz mümkün değil. Picasso'nun bir tablosunun Çoban Ahmet Abi gözündeki değeri ile güzel sanatlar bölüm başkanının gözündeki değeri aynı olamaz sanırım. Bu büyük bir sorunsal pek tabii. Asırlardır tartışılan ve "zevkler ve renkler tartışılmaz ki " denerek geçiştirilen bir meseledir.

Kültürlenme sürecini ortalama bir yeterliliğe-ki nedir bu yeterlilik o da tartışılır- tamamlamış herhangi bir insanın Picasso'dan, Mozart'tan, Eluard'tan hoşlanıyor olması bana kalırsa ne o bireyi hakiki aydın, ne de bunları beğenmiyor olması sözde aydın yapar. 

Ben resim ve müzik alanında teorik anlamda yetkin olduğuma inanmasam da "Ay'a ilk kez ayak basmış, orayı ilk kez gören  bir insanın" saflığına yakın bir tavırla "Hayır anlamıyorum ve hoşlanmıyorum" diyorum.  Picasso ve Mozart için böyle diyorum mesela. Bütün resimleri için değil ama o da ilginç. Mozart'ın da bütün parçaları için değil. Bazı kübist eserler gözüme hoş gelip bazı klasik parçalar bana keyif verebiliyor. Ama genelini değerlendirdiğimde hayır estetik hazzımı bunların üzerine kuramazdım diyor beğenmediğimi belirtebiliyorum.

Günümüz şiiri için de aynı şeyleri söylemeliyim. Arada çıkan kimi şiir ya da şairleri-ki münferit örneklerdir- beğensem de 80 sonrası şiirden keyif alamıyorum. Evet "Anlamıyorum, hoşlanmıyorum!"

Orhan Veli yazısında geleneklere, dededen babadan kalanlara bağlı kalmayı ya da bunlardan sıyrılamamayı aydın olmanın engeli olarak belirtmiş fakat ben buna katılmıyorum. Bireyi geçmişinden, geleneklerinden bağımsız düşünmemiz onun hiçbir etkilenmeye müsaade etmeyen bir fanusta büyüdüğünü kabul etmektir.Böyle bir insanın varlığı kabil midir?  Bu anlamda birey içinde yaşadığı kültürün kendinde yarattığı estetik değerlere hitap etmeyen sanatsal eserlerden haz alamayabilir ve bu onun ayıbı olmamalıdır. Pek tabii Kanık'a katıldığım bir nokta  var : bu eserleri beğenen insanları eziklemenin yanlışlığı o dönem için de bu dönem için de aynıdır.

Düşüncelerimin ileride değişebileceğini belirtmek ve yazıya Orhan Veli'nin güzel bir sözüyle son vermek istiyorum.

Siz de bir şeyler söyleyin, fikrinizi belirtin dilerim!

                        "İnandığından başka inanılacak şey olmadığına inanan insan tam bir softadır."