DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2020 Cuma

BİR SALGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


kızılgerdan ile ilgili görsel sonucu
Bütün dünyanın evlere kapandığı bugünlerde insan arkasına yaslanıp düşünmek için daha fazla zaman buluyor. 

Dün market alışverişi yapmak için caddeye indiğimde yağmur bulutları ve mevsimine göre soğuk sayılabilecek bir hava karşıladı beni. Tek tük geçen araçlar dışında bomboş kalmış sokaklar eğlencenin dibine vurulmuş bir yılbaşı gecesinin ardından doğan bezgin günü anımsatıyordu. Sokak boyunca yürüdüm. Belki de yıllar sonra ağaçlardan gelen kuş seslerini ne kadar net duyabildiğimi fark ettim. Evlerine çekilen insanların boşluğunu, kuyrukkaldıranlar, kızılgerdanlar, serçeler, kargalar dolduruyordu. İnsanoğlu kabuğuna sığınırken doğa yaşamaya devam ediyordu. 

Bizler büyük buhran anları dışında doğa karşısındaki acziyetimizin pek farkına varmıyoruz. Atalarımız tarım toplumları haline gelip bir arada yaşama kültürüne sahip olduğundan beri büyük salgınlarla boğuşmuşlar. Bu salgınlar yüzyıllar boyunca milyonlarca aile için büyük dramlar yaratmış. Bu dramlar tarih kitaplarının ancak kıyısında köşesinde kendilerine yer bulabiliyor. Doğruyu söylemek gerekirse ben de tarihin gördüğü en büyük salgınlardan birini yani milyonlarca insanın ölmesine neden olan  'İspanyol Gribi'ni yaşadığımız bu korkunç süreçte tanıdım. Oysa bu büyük insanlık felaketi günümüzden yalnızca yüz yıl önce yaşanmıştı. Birinci diye sınıflandırdığımız o zalim savaşın hemen ardından. 

 Otuz sekiz yıllık şu kısa hayatımda bizzat tanık olduğum felaketleri düşündüm sonra. Bizzat derken yalnızca ekran karşısında yaşadıklarım tabii. Bir nükleer patlamaya, onlarca savaşa, depremlere, salgınlara, devasa terör saldırılarına, darbe girişimlerine ekranın diğer yanından baktım. Bugünse pek çoğumuz gibi felaketin kirli nefesini ensemde duyumsuyorum. 

İnsanlık tarihi içinde nasıl konumlandırılabileceğini bilemediğim COVİD-19 salgını, benim ya da sevdiklerimin kapısına dayanınca hissettiğim endişenin bugünlerde bu yazıyı okuyan ya da okumayan herkesin ortak duygusu olduğu ortada. Bu kez yalnızca ekran karşısında yaşananları izleyip insanlık adına kaygılanmıyoruz. Bizlere duyurulan istatistikler içinde yer alma ihtimali günbegün varlığını sürdürdüğü için insana özgü bir kaygı duyuyoruz. Bunu yaşanan depremin ardından insanların çaresizliğine üzülüp kurduğumuz empati ile karıştırmamalı. Bu, aniden gelen bir felaketin yaşattığı travmanın daha ötesinde bir gerilime neden oluyor. Devam eden süreç korkuya korku katıyor. Belirsizlik ve bekleyiş...

Çoğu zaman zehir kendi panzehirini de yaratır. Aslına bakılırsa bu salgında da öyle. İnsanları içinden çıkılmaz bir korkuya iten belirsizlik ve bekleyiş bir nevi panzehir de kabul edilebilir. İzole olup beklemek, evden çıkmamak... Salgını temiz bireylere taşıyan zincirin bir parçası olmamak... Bazen harekete geçmekten daha iyi işler vardır. Bugün yapabileceğimiz hayati iş aslında bu: Evlerimizde kalıp beklemek.

Sağlıkla...

5 Nisan 2017 Çarşamba

2016'DA TÜRK EDEBİYATINA "NİTELİKLİ-NİTELİKSİZ" PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

Türk edebiyatının lokomotif dergisi Varlık’ın Ocak 2017 sayısı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Dergi, editörü Enver Ercan’ın da sunu yazısında belirttiği gibi yıllardır hasret kaldığımız “Geçtiğimiz Yıl Değerlendirmesi” dosyasıyla karşımıza çıktı. Pek çok yazar ve eleştirmen 2016’daki yazın etkinliklerini kendi pencerelerinden değerlendirmişler. Feridun Andaç, bu dosyanın ilk yazısını kaleme almış. Özellikle roman, öykü ve deneme alanında 2016’nın dikkat çeken eserlerine değinmiş, 2016’da eserleri raflarda yerini bulan Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi bilindik yazarların “çoksatar listesi”ne giren eserlerine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmış.


Varlık’ta bahsettiğim yazı dizileri içinde en çok Necip Tosun’un yazısı dikkatimi çekti. Yazı boyunca 2016 özelinde 2000 sonrasında gelişen Türk edebiyatının sorunlarına değinmiş Tosun. “Nitelikli” edebiyatın ve bu edebiyatı okurla buluşturan nitelikli yayın evlerinin –pek tabii dergilerin de-  azalmasından yakınmış. Tosun, internet ve son on yılda okuyucu üzerindeki etkisini iyiden iyiye artıran sosyal medya gerçekliğini kabullenmiş; bu unsurların edebi ürünlerin okurla buluşmasındaki payından ve yayıncılığın bu gerçekliğe göre şekillenmesi gerektiğinden dem vurmuş.

Necip Tosun’un geçtiğimiz yıl ve edebiyat ortamının bugünkü hali konusundaki pek çok tespitine katıldığımı söylemeliyim. Sözlerinde karşı çıktığım ve komik bulduğum tek tespit; özellikle popüler dergicilik diye adlandırdığı –yazarın kastettiği dergiler, sanatçı portrelerinin illüstrasyonlarını içeren kapaklarıyla raflarda yakın zamanda görmeye başladığımız; gençler tarafından yoğun talep görüp çok okunanlar listesine giren kültür-sanat dergileri sanıyorum – oluşumun “nitelikli” diye sıfatlandırdığı edebiyatı yozlaştıran etmenlerden saymasıdır.

Sanat var olalı beri hangi ürünün nitelikli hangi ürünün niteliksiz olabileceğine dair pek çok hipotez ortaya atılmıştır. Çoksatar olması, geniş kitleler tarafından takip ediliyor oluşu bir eseri “nitelikli” kılmazken böyle olması onu pek tabii niteliksiz gösterebileceğimiz anlamına da gelmez. Hem değil midir ki Türkiye’de okura ve edebiyata elitist yaklaşan, tabiri caizse burnundan kıl aldırmayan dergiler-edebiyatımızın amiral gemileri- edebiyatı okurdan bunca uzak hale getirmiştir?

Tosun’un bahsini ettiği, popüler deyip “nitelikli”den ayırdığı dergiler, hiç kuşkusuz genç kitlelerin sevdiği; değer verdiği isimlerin düşünce yazılarına yer vererek elitist edebiyat dergilerinin ördüğü aşılması zor o duvarda bir geçit olmuştur. Bahsi geçen dergilerin edebiyat için yenilik diye sayabileceğimiz bir değer ortaya koymadığı ortadır ancak bu genç nesli okumaya teşvik ettikleri, edebiyatımızın soy yazarlarını araştırma hevesi ile doldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

“Bir ayda binin üzerinde eser yayımlama önerisi aldığımız derginin aylık tirajı sekiz yüzü geçmiyor.” demişti bir derginin editörü. Hem de Tosun’un bahsini ettiği nitelikli dergilerden birinin editörü etmişti bu lafı. “Eserini yayımlatmak isteyen yazar dahi acaba eserim yayımlanmış mı? diye dergiyi almaya tenezzül etmiyor.” diye de yakınmıştı. 2016 da sanıyorum böyle sorunlarla karşılaşmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu. Tosun’un değerlendirmelerinin sonunda altını çizdiği sosyal medya gerçekliğini içselleştirmek sanıyorum ki bu sorunun çözülmesinde bizlere yol gösterecek. Özellikle elitist yayın çevreleri bu gerçeği görerek hareket etmeye başladı. Bir çöplüğü andıran sanal edebiyat aleminde, genç kitleyi okumaya ve üretmeye yöneltebilecek bunu yaparken niteliğini de koruyacak bir yayıncılığın tesis edilebileceğine inandığımı bildirerek son veriyorum yazıma. 2017 şaheserler okuyacağımız  bir yıl olsun.

*Yazı sanatlog.com adresinde yayımlanmıştır.
Murat Gil

12 Şubat 2016 Cuma

OKUDUM: HAYAL BİLGİSİ

Türkiye'de edebiyat dergiciliğinin zorluklarını bir dergi yayımlama macerasına girmemiş hiçbir kimse bilemez. Üniversitenin ardından  6 sayı okuyucu ile buluşabilen bir derginin, adına meftun olduğum Sığınak'ın hasbelkader de olsa edebiyat editörlüğü görevini üstlenmiştim. Derginin basımı için kaynak aramaktan, dergiyi ülkenin çapında okuyucuyla buluşturma sürecine kadar pek çok aşamada katkım olmuştu. Orada bizde edebiyat dergiciliğinin "deli işi" olduğunu daha iyi anlamış Papirüs, Yaprak, Büyük Doğu, Akbaba ve daha nicesine dair -yazarların dişinden tırnaklarından artırdıklarıyla çıkardıkları dergilerdir bunlar- bakışım değişmişti. Bazı yazar ve şairlerin kendi dergilerinin geleceği için mallarını sattıklarını, bazı varlıklarından vazgeçtiklerini okuduğumda eskisi gibi olumsuz bir tepki vermiyordum. Edebiyat dergiciliği her şeyden önce bir gönül işiydi elbet.
 
 
Burada birkaç okurla daha buluşturabilirsem mutlu olacağım yukarıda bahsettiğim "gönül işi ürünü" bir dergiden bahsetmek isterim: Hayal Bilgisi. Bu dergiden edebiyat dergileri ve fanzinleri dönem dönem ya da ay ay tanıtan bir blog sayesinde haberdar olmuştum. Derginin o yıllarda kendisini etraflıca tanıtabilecek bir mecrası yoktu. Derginin yalnızca Van-Erciş merkezli olduğunu öğrenebilmiş, yazı ve şiirlerimden yayımlanmasını arzu ettiklerimi belirtilen adresten kendilerine göndermiştim. Sağ olsunlar değer verip yazıları incelemişler ve birkaçını derginin 5. sayısında yayımlamışlardı. Van depremi dergiyi de sarsmış bir süre yayınlarına ara vermişlerdi. Bugün 20. sayısını raflarda beklediğimiz Hayal Bilgisi yanlış bilmiyorsam  koca yürekli sınıf öğretmeni bir çiftin alın terleriyle yücelen bir edebiyat okulu.  Dergi 5. yılını yaşarken hem muhteva hem biçim olarak kendisini geliştirdi. Öyle ki 2015 yılının ekim ayında önemli de bir ödüle layık görüldüler. Kendi sitelerinde bu güzel haberi şöyle sundular: İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Türkiye Yazarlar Birliği'nin birlikte düzenlediği 7. İstanbul Edebiyat Festivali'nde (Edebiyat Mevsimi) Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi'ne Şeref Beratı Ödülü verildi. (24 Ekim 2015) 2011'de çıktığımız bu yolda, bu noktaya gelmiş olmak bizler için büyük mutluluk. Bizi biz yapan, hayallerimize ve çabamıza ortak olan tüm dostlarımız, bu ödül hepinizin!
 
Dergiyi edinebilmek önceden büyük işken artık tek bir tık ile elinize kadar ulaştırıyorlar. Böylece hem farklı yazarları okuma  hem de yeni kitaplardan haberdar olma imkanına sahip oluyorsunuz.
 
Dergi hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi olmak için derginin linkini paylaşmak isterim: Hayal Bilgisi

23 Kasım 2013 Cumartesi

ÖĞRET-MAN

Birlikte olduğumuz sürece üç şeyi davranışa dönüştürebilirsem kendimi başarılı hissedeceğim: Sev, umudunu yitirme, hoş gör.

Bir ortaokul müdür yardımcısının Erol Taş misali  “Senden hiçbir şey olmayacak, senin o gitmeyi çok istediğin lise de hayalden öte bir şey değil” deyişinin insana bir şeyler katabileceği ilk öğrendiğim şey  olmuştur. Çok değil 4 yıl sonra bir rehberlik öğretmeninin üniversite tercihinden anlamayışının da fayda getirebildiğini son öğrendiğime katmışımdır.

Vernik kokan sınıflarda onlarca öğretmenin öğrencisi oldum. Kimileri tahtaya bir şeyler karaladı, kimileri yüreğime.

Öğretmen çoğu zaman aileden biridir. İlkokul öğretmenimin “kırmızı kurdelayı” sınıfta en son bana takmasını babamın yıllarca bana bisiklet alamamasından daha çok taktım,  hatırlıyorum. Uzun süre, öğretmenimin sevdiği ; sevdiğim, nefret ettiği; nefret ettiğim oldu.

Ortaokulda müzik öğretmenimin sesine hayrandım ve onun gibi söylemekti tek derdim. Lisedeki matematik öğretmenimin “Yakışıklı, sen yanıtla bakalım şu soruyu” deyişi şimdi bile yanaklarımı pembeleştirir.

İmparator S. dersi saygı duruşu ile açıp omuzlarda terk ederken ne hissederdi,  hiç bilemedim. Motor F. gözlerini kapatıp 45 dakika boyunca hiçbir köşesi olmayan çemberin bir analitiğe sahip olduğunu anlatırken kafasından neler geçerdi ?  Ş’leri diğer seslere göre daha vurgulu söyleyen bayan coğrafya öğretmenimiz, sinirlendiği bir gün önündeki sıralarda ağzının içine bakan 50’ye yakın erkeğe  “ Özel hayatınızda hepiniz büyük sıkıntılar yaşayacaksınız, bunu unutmayın ” derken yaptığı kehanete nasıl da inanırdı, bilemeyeceğim.

Her insanın kafasında geçmişinden, okul sıralarından izler var. O izler annenin babanın çentiklerinden çok daha derine atılıyor. Bazen camdan bahçede oynayan ufaklıklara dalıyorum. Uzun uzun, oynayışlarını; birbirleriyle didişmelerini izliyorum.  Onlar gibi koşuyor, havadaki keskin kömür kokusunu o günlerdeki gibi duymayı özlüyorum. Sonra birden döndürüyorum başımı, bir bakıyorum ki tahtanın önünde elinde tebeşiriyle bekleyen bir adam. En kötü gününde dahi gülücükler saçması mecburiyetini bilen bir adam.  Tahtaya yazmayı reddeden, “Gençler, şimdi yürekleri açıyoruz.” diye bağıran…

Yüreklerini sonuna dek açmış, çıkacakları büyük serüvene hazırlanan o gözleri gören bu adam ne mi diyor içinden: “Her gün sınıfa girip mutsuzluğumu yırtıp atıyorsunuz ya,  iyi ki tahtanın önünde beklemeyi,  iyi ki her an gülümseme mecburiyetini,  iyi ki bu büyük yolculukta sizlere rehberlik etmeyi seçmişim.” diyor.   

Seviyor, umudunu yitirmiyor, hoş görüyor.





20 Ekim 2013 Pazar

SEVGİ GÖZLÜĞÜ

İnsanların kusurları vardır, bilirsiniz. Kusurlar insanın süsüdür kanımca. Kusurları salt fiziksel görünüş ile ilgili algılamamalı elbette. Nasıl ki hiçbir şair birbirinin kopyası şiirler yazamaz,  insanlar da hayata tutunmaya çalışırken aynı olaylar karşısında tıpatıp tepkiler veremezler. Bu farklılıklar bazen bize kusur olarak da görünebilir.

Ne kadar alakalıdır kestiremiyorum ama fiziksel kusura ilişkin üstâd Cemal Süreya'nın sözleri hala hatırımdadır. Günler kitabında 29.Gün'de kaleme almış bunları Süreya. "Güzel kadın ?" diye soruyor kendi kendine ve bakın nasıl bir cevap veriyor:  "Güzel kadın biraz başka benim için . Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak (Burnun çok küçük ya da çok büyük olması gibi) Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak"

Kadında güzelliği kendince yorumlayan ve çirkinliği diğer adıyla kusuru estetik bir öge olarak algılayan Cemal Süreya'nın sözleri bana nedense sevgi ve tahammül kavramlarını yeniden düşündürdü.

Kusuru sevdiğinde estetik bir unsur olarak sayan göz, sadece sevgiyle bakıyordur bana kalırsa. Biz buna sevgi gözlüğü adını verelim. Sevgi gözlüğünü her insan yakıştıramaz kendine. Aynada kendine bir süre baktıktan sonra bu bana olmadı, yüzüme küçük geldi gibi bahanelerle gözlüğü kenara bırakanlar çoğunluktadır ki insanlığın var olduğu günden bu yana "hoşgörü"nün azlığından şikayet edişlerimiz bu yüzdendir. En çok annelerimize yakışır değil mi o rengarenk gözlükler? Onlar bir kere taktılar mı gözlüklerini size başka bir şeyin ardından bakamazlar. Sabahtan akşama kadar odanızda kös kös oturup da bir işin ucundan tutmasanız, dişe dokunur bir iş yapmayıp üstüne hizmet bekleseniz, bütün bunların yanında iş yapmıyorken var olan düzeni de bozsanız o gözlüklerin ardında 1 yaşındaki o masum yavrucaklarsınızdır.

Sevgi gözlüğünün ardından baktığınızda etrafınızdaki insanların kusurlarını göremezsiniz. Bazı sevgi gözlükleri kusurları sizlere şirin mi şirin detaylar  olarak bile gösterebilirler. Gözlükler gözünüzdeyken mutlusunuzdur. Bu gözlüğün gözden çıkması çoğu zaman üç şekilde gerçekleşir: İlk ve en önemli sebep aynanın karşısına geçip "Bunlar sanırım bana yakışmıyor, bu görüntümden sıkıldım demenizdir" - ki acıdır bu evet-  İkincisi birileri gelip" Çıkar artık o gözlükleri, onların ardından gördüğün gibi değil dünya" diye fısıldadığında gerçekleşir, siz bir telkin sonucu çıkarmışsınızdır bu gözlüğü-ki bu daha da acıdır diğerinden - Üçüncüsünü yaşadığınızı genelde yüzünüze yediğiniz okkalı bir tokatın ardından asla çıkarmak istemediğiniz sevgi gözlüğünün kırılan camlarını ve uzağa fırlayan çerçevesini  toplamaya çalışırken anlarsınız.  Öyle ya da böyle o gözlüğü çıkardığınızda gözlükleri yeniden taksanız da eskisi gibi görme ihtimali ortadan kalkmıştır.

Evet acıdır bu, ondan da bundan da, diğerinden de

Sevgiyle kalın... 

2 Eylül 2013 Pazartesi

DENEDİM: SAMİMİYET


Ataç’a öykündüğümü bilin de isterseniz sonrasında “Bu ne samimiyet ey muharrir bozuntusu?” ; “Ne bu böyle selamlar sabahlar ?” diye yadırgayın beni.
 Selam  ey kârî, bu da Mehmet Âkifvâri olsun!
Madem samimiyetten ve onsuzluktan yani  yapmacıklıklardan bahsedeceğim, samimi olmalıyım değil mi?  Evet samimice itiraf etmeliyim ki bunları yazmak üstâd Ataç’ın bir denemesini okuduktan sonra aklıma düştü.  Sadece üstâd bir şeyler düşünüyor değil ya samimiyet üzerine, bizim de yarım yamalak olsa bile birkaç sözümüz var elbet.
 Samimiyet denince nedense aklıma yapmacık hareketleri olan, etrafına “Samimiyim ben portresi çizen insanlar” geliyor. Samimiyeti yapmacıklıkla özdeşleştirmemin, bu güzel davranışa böyle olumsuz yaklaşmamın elbette bilinçaltımda uyuyan sebepleri olmalı.
Konu samimiyet olunca insanları üçe ayırıyorum: Samimi olanlar, samimi olmayı başaramayanlar  ve samimi taklidi yapanlar. Samimi insanlar iyi niyetlerini insana dair güzel hareketlerle süsleyebilen ideal insanlar benim gözümde. Samimi olamayanlar özlerinde iyi ama bunu davranışa dökemeyenler. Ustalıkla samimi taklidi yapabilen grupsa belki de insan hayatının en tehlikelileri. Hiçbir insanın doğuştan kötü olamayacağına inanan ben, böyle insanlarla karşılaştığımda bu insanların neler yaşayıp  da o hale geldiklerini düşünüyor, nasıl  usta bir oyuncu gibi taklit yapabildiklerine hayret ediyorum.  Bütün bunları düşünürken insanın kendine toz konduramayan, hayatı çevresindeki insanlardan ibaret sayan  ve  genelde empati özürlü bir varlık olduğu gerçeğini aklımdan bir an bile çıkarmıyorum.
Evet sevgili okur, kendime insan sarrafı yakıştırmasını yaparsam yalan söylemiş olurum. İnsanlar hakkında her normal insan kadar fikir üretebiliyorum.  Sözgelimi alıngan bir insanın alıngan olduğunu anlamam acı bir tecrübe sonucu ve çok sonra gerçekleşebiliyor. Kıskanç bir insanın varlığını yıllar sonra öğrenebiliyorum.   Bu ve buna benzer örneklere rağmen söylemeliyim ki yapmacık bir insanı çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde algılayabiliyorum. Sevimli görünmek için atılmış bir bakış, bir cana yakınmış gibi sergilenen davranış, ağızdan birbiri ardına kolayca dökülen sevgi sözcükleri ve pek tabii yazıyla asla anlatılamayacak insanın altıncı hissini harekete geçiren envai çeşit jest ve mimik.
            Biliyorum ki benim gibi tespitler yapanlar oldukça çok aranızda  ki onlar bahsi geçen insanların çıkarları uğruna giremeyecekleri rol olmadığını gayet  iyi bilirler. Hal hatır sorulmamış birkaç ayın ardından ucunda çıkar hesaplarının döndüğü besbelli bir buluşma çağrısını tiksinerek kabul etmek zorunda kalanlardan bahsediyorum yahu. Evet siz, benim gibi tespitler yapabilen okurlarım! Bazen siz değil misiniz en iyi repliklerle süslenmiş ve sinema perdesine yansıtılsa göz yaşartacak bir yardım çağrısına “evet” demekten başka seçeneği kalmayanlar ? Bu evetin ardından yine ketenpereye getirildiğinizi, kullanıldığınızı hissedip hırs küpüne dönenler ? Buradan da şu sonuç çıkıyor değil mi ? Yapmacık davranışları olan insanları tespit edebilmek yalnızca kullanıldığınız hissini anlamlandırabilmede “ilk” aşamadır. Böyle bir insanı tespit ettiğinizde yalnızca ileride o yapmacıklığın kurbanı olabileceğinizin olasılığını bilebilirsiniz. Bu tespit yeteneğiniz ne yazık ki bir daha kullanılmayacağınız anlamına da gelmez.  Bu insanlara “hayır” diyebilmek ancak ve ancak yeni bir yazının konusu olabilir.


Kalın sağlıcakla!