Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2020 Çarşamba

OKUDUM: AMOK KOŞUCUSU \ STEFAN ZWEIG


amok koşucusu ile ilgili görsel sonucu
.


Dünya kötü günler geçiriyor, tıpkı Zweig'ın öykülerini kaleme aldığı günlerdeki gibi.

 1881'de gözlerini dünyaya açmış bir yazar olarak dünyanın iki büyük savaşına şahit olmak, o savaş ortamının zalimane havasını solumak şanssızlığını yaşamış bir yazarın öykülerini okumak beni derinden etkiledi diyebilirim.  Eve kapandığımız şu günlerde insan okuduğu kitapların temalarını seçerken daha dikkatli olmalı sanırım

Kitaba adını veren Amok Koşucu'su diğer öykülere göre daha hacimli. Biraz da bu yüzden bu seçkiye adını vermiş. Amok, Uzakdoğu folklorünün bir unsuru imiş. Amok yani bir tür cinnet halini tarif eden bu durum, Uzakdoğu'da insanlara yardım etme idealini gerçekleştirmiş bir hekimin yaşadıkları üzerinden irdeleniyor. Zweig'ın hayatına yakından baktığınızda onun hem öykünün sonunu neden böyle kurguladığını anlıyorsunuz hem de Uzakdoğu'da bir süre yaşamış bir yazar olarak o bölgenin yaşayış biçimine ve coğrafyasına ne kadar hakim olduğunu görüyorsunuz. 

Neden böyle söylediğim ortada. Kitap boyunca sizi yedi öyküyle karşılıyor Zweig. Öykülerin tamamı yazarın hayatını sonlandırma biçimine anlam vermemizi sağlayacak nitelikte. Bilen bilir, ikinci eşiyle Brezilya'ya yerleşen yazarın hem dünyanın haline hem de kendi yaşamına oldukça karamsar bir pencereden bakan Zweig 1942'de  kendisi gibi eşine de dönüşü olmayan  bir bilet satın alıyor.

 Yaşıtlarının büyük bölümünün tercih ettiği gibi olay öykücülüğünü tercih eden Zweig'ın öykülerdeki gerilim ve merak unsurunu zirvede tutması kitabı kısa sürede bitirmemi sağladı. Yedi hikayenin yedisini de merak içinde ve keyif alarak tamamladım. Öykülerinde kendisinden üç yaş küçük de olsa aynı anlayışla öyküler kaleme alan Ömer Seyfettin'in üslubunu hissettim. Devir ruhu edebi metinler için çok önemli bir unsur belli ki. Farklı coğrafyalarda yetişseler de harika öykülere imza atmış bu iki devirdaş, benzer prensipleri gözeterek okurun karşısına çıkmışlar. Özellikle seçkide yer alan 'Madalya' öyküsünü okuyup Forsa, Başını Vermeyen Şehit, Bomba gibi öykülere aşina olan okurlar, öykünün altında  Ömer Seyfettin'in imzasını görseydi eminim ki şaşırmazlardı. 

İyi ki okumuşum dediğim öykü kitaplarından biri oldu Amok Koşucusu. Öncesinde Satranç, Acımak, Dünün Dünyası gibi eserlerini okuduğum Zweig'ın külliyatının en nadide parçalarından biri için sizlere de zaman ayırmanızı tavsiye edeceğim. Keyifli okumalar.


15 Ocak 2020 Çarşamba

OKUDUM: BİR KÜÇÜK DELİLİK \ ARZU UÇAR


arzu uçar bir küçük delilik ile ilgili görsel sonucu

Bir süredir raflarda boy gösteren Bir Küçük Delilik'i sonunda okudum. Arzu Uçar'ı Yaşar Nabi Nayır Ödüllü 'Dış Kapının Mandalı' ile tanımıştım. 

Öykü hem kurgusu hem de kahraman kadrosuyla okurun zihninde kolaylıkla yer edebilen bir tür değildir. Okuduğum yüzlerce öykü içerisinde her şeyiyle aklımda kalan çok azını sayabiliyorum. Bu örnekler de genelde 'cins' yazarların (Sait Faik, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket vb.)öyküleridir. İşte Arzu Uçar'ın Bir Küçük Delilik'i, onun öykülerini aynı ödülü alan diğer yapıtlardan farklı bir yere koyduğumu, bazı öykülerinin ve karakterlerinin zihnime işlendiğini bana yeniden hatırlattı.

Kitabın içinde 'Korku' başlığıyla yer alan ve yeni yetme bir öğretmenin köpek fobisine değinen bu öyküyü sanıyorum hayatım boyunca unutamam. Baş karakterin korku nedeniyle yaşadığı duygu değişimlerini, zaman içinde onulmaz bir hastalığa dönüşen korkunun karakterin tüm eylemlerini ele geçirmesini soluksuz okudum. Bir öykü, okuruna öykü kahramanı için dua ettiriyorsa başarılı olmuştur diyebilir miyiz? Aynı hikayenin bir başka kahramanı Ali Hoca'nın köpeklerin saldırısına uğrayıp uğramadığını merak eden bendenize sorarsanız öykü adına böyle bir 'başarılı' tanımlaması kolaylıkla yapılabilir.

Arzu Uçar karakter yaratmadaki becerisini Vatan Haini ve Bir Aşk Meselesi öykülerinde de göstermiş. Bir Aşk Meselesi'nin anlatıcı-başkarakteri 'saplantı' kavramını, içine düştüğü bataklıktan kurtulmak için verdiği mücadeleyi, okurun hiç beklemediği anda yaşadığı aydınlanmayı öylesine güzel öykülüyor ki kendinizi karakterin yerine koymakta hiç zorlanmıyorsunuz. 

Öykü, kısa bir yazın türü olduğu için takdir edersiniz ki hacimli eserlerin okuru sardığı gibi sarması kolay değil. Olay yahut kesit tüm ögeleriyle (mekan,zaman,karakterler,kurgu) öylesine yoğunlaştırılarak sunulmalıdır ki okur bir romanı bitirdiğindekine benzer bir  sarsılmayı yaşayabilsin; öykü, zihin duvarına kendisini çiviletsin. 

Uçar'ın öykülerinde bu sarsıcılığı bulmak mümkün. Bir Küçük Delilik'te yer alan neredeyse bütün öykülerde bu özelliği görebiliyorsunuz. 'Diyelim ki Ben Madonna'yım' tam da böyle bir örnek. Öyküyü bitirdiğinizde yaşadığınız sarsıntı "Öykü kahramanımızın hikâyesi bir romana dönüşseydi de eminim aynı ölçülerde olacaktı." dedirtiyor size.  Sözünü ettiğim kahramanımızın - genç kız - bedenine giren yazar onun yaşadığı travmaları tüm benliğimizde hissettirebiliyor. Aslına bakarsanız yazının başından bu yana anlatmaya çalıştığım 'sanatçı yetisi' tam da bu örnekle somutlaşıyor: "Hissettirebilmek" 

Bir Küçük Delilik'te yer alan öykülerin tamamında post-modernist izlerini de  görmek mümkün. Bazı öykülerin bazı noktalarında absürde ulaşıldığı dahi söylenebilir. Ama bu öykülerin anlamsızlık dehlizine yuvarlandığı anlamına gelmiyor. Benim gibi klasikçi, tutucu bir öykü okurunu dahi içine çekebilen bu postmodernist ögeler Uçar'ın öykülerinin beslendiği kaynaklardan biri sadece. Bir diğeri 'Dış Kapının Mandalı' ile ilgili yazımda da üzerinde durduğum gibi sıradan insanın hikâyesine yaslanmak.  Sıradan insanların hikâyelerini, sokağın dilinden uzaklaşmadan anlattığınızda öykülerinize düşsel ögeler katmak bile öykülerinizin inandırıcılığını, etkileyiciliğini ve hepsinden öte samimiyetini azaltmıyor.  

Arzu Uçar'ın öyküleri için hiçbir okur dış kapının mandalı değil, hepimize yetecek, hepimizde kalıcı izler bırakacak anlar var. Bu naif öyküleri bir küçük delilik edip okumamazlık etmeyin sakın! Keyifli okumalar.



7 Ocak 2020 Salı

OKUDUM: TALAN \ İLAY BİLGİLİ



*İşbu yazılar okurun sözü geçen eserleri okuduğu varsayılarak kaleme alınmakta olup, bu yazı sahibi henüz kitabı okumayanların yaşayacağı zarardan sorumlu tutulamaz. :)

2020'ye bir öykü kitabıyla başlamasam olmazdı. Gerçi öyküleri okurken boğazımın orta yerine kocaman bir yumru oturacağını bilsem bir kere daha düşünürdüm sanıyorum.
Aralıklarla da olsa okuduğum kitaplar hakkında notlar düşüyorum. Fark ettim ki bu yazılar benim için bir akıl defteri aslında. Okuduklarımız hafızamızın bir köşesine birkaç görüntü ve sesle iliştirilse de ayrıntılar bir zaman sonra okunmaz oluyor. Yıllar sonra o kitaplar hakkındaki yorumlarımı bu platformda görünce eserle yeniden baş başa kalmış gibi oluyorum. 

talan ilay bilgi ile ilgili görsel sonucu

Neyse gelelim Talan'a. Öykü türünde bir ilk kitap olduğunu bilmenize rağmen Talan'ın içindeki öykülerin yetkin bir kalemden çıktığını rahatlıkla duyumsayabiliyorsunuz. Bilgili, öykülerinin büyük bölümünde kurguladıklarını ilahi bakış açısı ve kahraman bakış açısıyla anlatıyor. Bir kameraman titizliğiyle objektifini kurgunun geçtiği mekanda gezdirip, okurun yaşananları her ayrıntısıyla yakalayabilmesine olanak sağlıyor. Evet, parolamız kamera. Sözgelimi Metaformoz öyküsünde ölümle sonuçlanan bir hastalık sürecinin son dakikaları, bu sürecin geçtiği mekân, sürece dahil olan kahramanların iç dünyaları öylesine itina ile görüntüleniyor, betimlemeler öylesine kuvvetli yapılıyor  ki kendimi merhumun bulunduğu odada ellerimi göbeğimde bağlamış, aile bireylerine taziyelerimi sunarken buluyorum.

Yukarıda anlattığıma benzer gerçekliği Panta Rhei'de de bulduğumu söyleyebilirim. İlay Bilgili, öykü boyunca gerek seçtiği kelimeler gerekse duruma dair işaret ettiği noktalar sayesinde okuru tüm sevenlerini - pek de sırasıyla sayılmaz- kaybeden yaşlı adamın çaresizliğine ortak ediyor. Bu sefer kamera değil de ayna tutuyor okura. Evliler eşini düşünüyor, çocuklular ölüm gelmeden bir çocuk kaybını. Boğazıma oturan yumruya katkı yapan öykülerden biri oluyor Panta Rhei. Bu kısa anlatı Bilgili'nin gözlem gücünü ortaya koyduğu, okuru kahramanla özdeşleştirme yetisini sergilediği bir temaşa sanatına benziyor.

Talan'daki üsluba dair kolaylıkla yapılacak belirlemelerden biri  de sanıyorum sanatçının cümlelerinde yer verdiği eylemlerin sıklıkla şimdiki zaman kipiyle çekimlenmesi.  Bunu, Bilgili'nin öykülerde bir ortak üslup yaratma amacıyla ve  kasten yapıp yapmadığını bilmiyorum ancak bir okur olarak öykü kitabına dahil olan öykülerde farklı anlatım ve dil özelliklerinden yararlanılması beni okurken daha diri tutuyor. Bu belirleme, öykülerin değerine bir halel getirme amacı taşımıyor sadece bir tercih olarak beni not almaya itiyor.

Kitaba adını veren Talan öyküsü diğer kardeşlerinin bir özeti gibi aslında. Sinematografik dilini, kamera hassasiyetiyle bacalardan, gider borularından hatta taş duvarlardan bir bir geçirerek varoşların dumanlı semalarında gezindiren İlay Bilgili, kesit öykücülüğünün son dönemde benim karşılaştığım en güzel örneklerinden birini vermiş Talan ile. Talan'ı okudukça betimlenmeye çalışılan kadının zihninizde büyüdüğünü, onu saran duvarların kıpırdandığını duyumsuyorsunuz. Yazarın kalemine takılıp odadan çıkıyor, sizi götürmek istediği başka evleri ziyaret ediyorsunuz. Talan'da kesit öykücülüğünün sıkıcı durağanlığına neredeyse hiç rastlamadım. Edebiyat dünyasının meşhur tabiriyle "Küçük İnsan"ın buz gibi gerçeklerle örülü, naif dünyasına yelken açtım. "Sıkılmışız be!" dedim beyaz yakalı dramlarına maruz kalmaktan. Evet, kabul ediyorum bir süreliğine boğazımdaki yumruyla kalacak halde talan edildi duygu dünyam. Ama bu çocukluğumun kül kokulu arsalarını bulduğum, kalabalık ailelerin börekli, çörekli mütevazı sofralarına konuk olduğum, bana 'yahu bu benim halam!, "bu benim dedem baksanıza, bu da olsa olsa benim yaşlılıktaki halim!" dedirten bir 'Talan' oldu. Keyifli okumalar.

7 Nisan 2017 Cuma

OKUDUM: EMANET HİKÂYELER - NECİP TOSUN

Öykü okumalarım yoğun bir biçimde devam ediyor. Günümüz öyküsüne vakıf olabilmek adına makalelerini okuduğumuz Necip Tosun'un öykücü kimliğiyle ilk kez tanıştım.  Kitaba dair ilk sözüm: Bu kitap benim rahatımı kaçırdı, oldu. Bir eser üzerimde birkaç etkiden birini yapabilmişse o eseri iyi buluyorum, hemen belirteyim. Bu etki tanımlamalarından biri "rahat kaçırmak".

Emanet Hikâyeler, rahatımı kaçırıp beni hayat üzerinde düşündürdü. Tosun'un hafızasını yitiren bir babayı, Doğu'dan göçle gelmiş yoksul bir ailenin küçük kızını, mahalleden arkadaşı simitçi Hasan'ı anlattığı öyküler bam telime dokundu. Bu öykülerin dışındaki öyküleri de pek çok yönden sağlam bulduğumu söyleyebilirim. Her şeyden önce Tosun kısa cümleleri ve akıcı üslubuyla okuru sıkmadan öykü boyunca konsantre edebilen bir yazar.

Necip Tosun için "Bu işin kitabını yazmış" tabirini kullanmak pek de yanlış olmayacaktır. Tosun'un öykü dünyamıza ilişkin kuram ve araştırmaları geçtiğimiz yıllarda raflarda kendine yer bulmuştu. Bu yapıtlar Türk öykücülüğüne, özellikle de yakın dönem öykü yazarlarına ışık tutan eserlerdi. Doğruyu söylemek gerekirse Emanet Hikâyeler'de bu işin kitabını yazmış adamın izlerini sürekli göstermek Tosun öykülerini az da olsa kötü etkilemiş

Tosun öykülerini sunarken "bir hikaye anlatıcı"nın gözünden  yazım sürecini okura duyumsatmak istiyor. Bu vasıtayla iyi bir öykünün nasıl yazılması gerektiği de okuyucuya hissettiriliyor.  Bu kitaptaki pek çok öyküde bunu gözlemlemek mümkün. Kendi adıma böyle öykü yazmanın bir tarz olduğunu kabul ediyor ancak öykünün tadından bir parça götürdüğünü düşünüyorum. Pek tabii Tosun usta bir yazar ve öyküye gönül vermiş bir üstâd. Emanet Hikâyeler'in birinde yazarımız öykülerde hakim olan üslupları okura sunup bunları kullanmanın bir  tercih olduğunu  ve bu tercihler ne olursa olsun yazarın kaderinin eleştiriye maruz kalmak olduğunu anlatıyor. Bu durum tespiti dahi Tosun'un öykülerine dair eleştirilere öyküleri içinden verdiği hazır cevaplardan biridir.  Bu anlamda Necip Tosun, öyküleriyle okuru öykü üzerine düşünmeye mecbur ediyor.

Emanet Hikâyeler'de neredeyse her bir öykünün bir duayene atfedilmesinin de öykülerde hoş bir dokunuş olarak kendini gösterdiğini söylemeliyim. Tosun, Oğuz Atay, Sait Faik Abasıyanık, Mustafa Kutlu, Orhan Kemal, Hulki Aktunç, Ömer Seyfettin gibi isimleri öykülere serpiştirilmiş eser adlarıyla anıyor. 

Kitabı edinmeyi düşünen okura bir tavsiyem olacak. Ben ilk öyküyü -Dağların Çağrısı- tesadüfen Ezginin Günlüğü'nden "İnsan Sever Bir Kere" şarkısını dinleyerek okudum. Öyle bir denk gelmiş ki, öykünün bu şarkı için yazıldığını düşünmeye başladım.
 Sözün özü öykü tutkunlarının edinip okuması gereken naif bir öykü kitabı Emanet Hikâyeler.  

27 Mart 2017 Pazartesi

LEBLEBİ TOZU YEDİREN, GAZOZ İÇTİREN ÖYKÜLER: MAHİR ÜNSAL ERİŞ




 

Meddah öykücülüğü diyebileceğimiz bir tür ile modern öykünün kapılarını 19. yüzyılın sonlarında zorlayan bu coğrafyanın çocukları, 21. yüzyılın hemen başında özgün bir öykü dünyası yaratmayı başarabildi. Bu süreç, Türk edebiyatında modern öykü denemelerinin ilk temsilcileri Aziz Efendi, Samipaşazâde Sezâi ve Ahmet Mithat’tan günümüzün genç öykü yazarlarına, yüzlerce sanatçı sayesinde yaşandı. İlk modern öykü türüne yaklaştığını düşündüğümüz Muhâyyelât’ın (Aziz Efendi, 1796) üzerinden -dile kolay- iki yüz yirmi yıl geçmiş. Hoş, “Aziz Efendi’nin tek ilginç yanı, yeni bir öyküye, evrensel anlamıyla bir öyküye kaynak olabilecek tek özelliği olayları tarih ötesi bir zamanda geçirmesine karşın, yeri İstanbul’un 18. yüzyıl yaşamından seçmiş olmasıdır[1]” diyor Selim İleri.  “Muhayyellât’ta İstanbul yansımaları, öykücülüğümüzde gerçeğe, gerçekçi kavrayışa ilk yaklaşımlar sayılabilir.[2]” diye de ekliyor.

Muhayyelat, kadim anlatma geleneğimizden farkını hiç kuşkusuz içerikte cinleri, perileri, masalsı kahramanları tutarak fakat mekân olarak kendi çağının kentini seçerek ortaya koydu. Eserin üretildiği devir düşünüldüğünde bunun edebi bir devrim olduğu aşikârdır.  Pek tabii Türk öykücülüğü, iki yüz yirmi yılda Muhayyelat’ın üzerine görkemli bir bina inşa etmeyi başardı. Evrensel öykücülükteki modern bölünme, Maupassant ve Çehov’la yaşanmış; bizde bu türlerin meşalelerini Sait Faik Abasıyanık, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal gibi isimler taşımıştır.

Sözü öyküdeki kurgusal devrimin öyküde zamana aykırı mekân seçimi ile gerçekleştiği bilgisiyle açarsam Türk öykücülüğünün son dönemde okurda ilgi uyandıran eserlere imza atmış yazarlarından olan Mahir Ünsal Eriş’e daha manalı bir başlangıç yapabileceğimi düşündüm.

Mahir Ünsal Eriş, yayımladığı iki öykü kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ve “Olduğu Kadar Güzeldik”  ile Türk öykücülüğünde son dönemde eksikliği hissedilen takibi kolay kurgu ve dilde yalınlığı geri getiriyor. Bunu yaparken  zamansal ve mekânsal samimiyeti elden bırakmıyor. Nedir zamansal ve mekânsal samimiyet diye sorulsa, cevabım: Yazarın mesaj verme kaygısı taşımadan yaşadığı kültürü, yaşadığı zaman dilimi içerisinde nasıl görmüş ya da yaşamışsa öyle anlatması olur. Biliyorum ki Türk edebiyatı, taşra görmeden taşrayı,  savaşı görmeden savaşı, direnişte bulunmadan direnişi anlatan pek çok yazara çöplük olmuştur. Bu tabir anlam bakımından çok sağlıklı olmasa da “samimiyeti” yakalayan yazarlar adlarını sonraki kuşakların defterlerine yazdırabilmişlerdir. Düşüncem odur ki Eriş, bu defterlerin ön sayfalarında adına yer bulabilecek bir yazar olabilir.

Selim İleri’ye göre öykücülüğümüzde dil devrimini gerçekleştiren sanatçı Memduh Şevket Esendal’dır. O, öyküleri dergi ve gazete köşelerinde kalmasına rağmen ilk kez dili yapay bir edebiyat dili olmaktan kurtarmış ve yalın söyleyişle gündelik konuşma dilini öyküye adapte ettirebilmiştir. Esendal öykücülüğünde güçlü bir söyleyiş göze çarpar. Okur, yazarın hangi yazımsal aşamalardan sonra bu noktaya eriştiğini duyumsamaz. Bu yönüyle Esendal ile benzeşen Mahir Ünsal’ın iki seçkide yer verdiği öykülerinde, pürüzlü, takılı kalmış noktalarla karşılaşmıyoruz.

Çocukluğunu seksenlerin sonu ile doksanların başında Balıkesir’in taşrasında (Bandırma, Erdek …) yaşamış biri yazar olan Mahir Ünsal Eriş, hem edebiyatımızda yeni yeni yer almaya başlayan doksanların Türkiye’sini ele alması hem de taşrayı taşradan bakarak başarılı bir biçimde anlatan genç yazarlardan biri olmayı başarması bakımdan öne çıkıyor. Doğrusu hemen her yazar eserlerinde çocukluk yıllarının bilinçaltı zindanlarına uğrar. Mesela Ömer Seyfettin hamasi diye adlandırılabilecek öykülerinde dahi sokaklarında yürüdüğü Gönen’i okura duyumsatır. Öyle ki Sait Faik Armağanı ödül töreninde Doğan Hızlan’ın Sait Faik’le Mahir Ünsal’ı ruh ikizi olarak gördüğünü belirtmesine nazire edercesine demeli ki: Eriş hemşehrisi Ömer Seyfettin ile Sait Faik’ten çok daha büyük ortaklıklara sahiptir. Bu ortaklık yalnızca çocukluklarının geçtiği Balıkesir taşrası değil, öykülerini kurgularken kullandıkları yöntemlerdir de. Lafı uzatmadan eklemeli: Çağdaş öykücülerden Füruzan’da, Vüsat O. Bener’de söylediğim çocukluğa yolculuk daha net gözlemlenebilir. Özellikle Vü’sat O. Bener sıradan, gündelik olguların ardındaki yaşantı zenginliklerini, bilinçaltında tıkalı kalmış yaşama parçalarını belirtir öykülerinde. Konuyu anlatışta (kimi zaman konu ötesine varan bir anlatış bu) betimleme yoluyla, alışılmış öykücülüğün dışına çıkartır.[3]

Eriş’in öyküleri okuru bir çırpıda saran ve asla yormayan naif dilinin yanı sıra doksanlı yılların taşrasını yaşatması bakımından da önem arz ediyor. Yukarıdaki alıntıda yer alan ve günümüz okuru ile öykünün arasını açan “konu ötesine varan anlatış” arayışı Eriş’in öykülerinde bulunmamaktadır. Bu yazarın daha geniş kitlelerce okunmasını ve öykünün sokağa taşınmasını kolaylaştıracaktır.

Her kuşağın önemli toplumsal travmalara şahit olduğunu söyleyebiliriz ancak doksanlı yılların Türkiye’si ne Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki zihniyeti, ne de ellilerde geneli çiftçi olan taşralı emekçilerin yaşam tarzını bünyesinde barındırır. Serbest piyasa ekonomisi ile küreselleşen dünyaya uyum sağlama adımlarını yeni yeni atan ülkede darbe sonrası hakim olan apolitik hava, aynı dönemde çocuk ve genç olan bireyleri derinlemesine etkilemiş; televizyonun toplumların yapısına etkisi iyiden iyiye görülmeye başlanmıştır. Sokaktan odalara tıkılmanın arefesi yaşanmaktadır. Bu dönemin çocuğunun bir gözü mahalledeyken bir gözü televizyondadır artık.  Bu çerçeveden bakıldığında Mahir Ünsal Eriş’in öyküleri bahsi geçen döneme ışık tutan ilk başarılı örneklerdendir. Onun öyküleri okuru Marmara’nın kırsalında, kıyı kahvelerinde, ilçe düğünlerinde, otostopla seyahati yeni yeni tanıyan genç dimağlarda dolaştırır.

 Bütün bunların ışığında Eriş’in iki öykü kitabına sığdırdığı kırka yakın öyküyü çok önemli bulduğumu belirtmeliyim. Haldun Taner’in ellili yılların Türkiye’sinde büyük kentin hastalıklı ürünü sonradan görme zenginlerini yansıtması, Orhan Kemal’in toplumda sürüp giden ekonomik çatışmaları ve sınıfsal farklılaşmaları işaret etmesi, Sabahattin Ali’nin acımasız, yüreksiz, insanlıkdışı yöneticilerin karşısına toplumun dört bir yanından kopup gelmiş kumpanya tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, değerleri horlanmış erkek oyuncuları, hatta ezilmiş fahişeleri çıkarması ne ise Mahir Ünsal Eriş’in okurun masasına doksanlı yıllarda önceki on yılın travmalarını tamire uğraşan Anadolu taşrasını taşıması o derece değerli bana kalırsa.

Mahir Ünsal Eriş, seksenli yılların başında dünyaya gelmiş ve çocukluğunun izlerini otuzundan sonra-geç mi kalmış buna zaman karar verecek-  kaleme döküp okura ulaştırabilmiş bir yazar. Doksanlı yılların konjonktürünü kendince yansıtan çağdaşı meslektaşlarından farklı olarak Eriş’in üslup bakımından özgünü yakaladığını belirtmem gerekir. Yazarın özgünlüğü pek tabii aynı dönemde eserler vermiş, kesit öyküsü geleneğine uyarak olabildiğince kısayı ve yoğunu arayan bunu yaparken bilinçaltının dışavurumunu gerçekleştiren yazarlar gibi değil de klasik öykücülüğün kurallarından çekinmeyip olanı olduğu gibi, diğer bir deyişle samimice dile getiren bir yazar olmayı tercih etmesindedir. Söylediğim husus ilk kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde”den ziyade Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülmüş “Olduğu Kadar Güzeldik”te daha da belirginleşiyor. Bu ikinci kitap sonrakiler adına okura büyük umut veriyor.

Bir yazara işini öğretmek, eserlerinde kullanacağı dili ya da mekânı dikte etmek haddimize değil ancak Eriş’i bekleyen en büyük tehlike içine düştüğü tekrarlar. Öykülerinin tamamına yakını birinci kişi anlatımına sahip. Anlayacağınız “kahraman bakış açışı” tekniğinden vazgeçmiyor yazar. Yazar bir Çin kıssası- “Kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzından görünen kadar sanırlarmış.” ile duruma açıklık getirmeye çalışsa dahi hikâyelerinin belki de var olma sebebi olan Balıkesir ve taşranın öykülerinde sürekli yinelenmesi ile benzer bir tehlikeye daha adım atıyor.  Bunların çokça tekrar ediyor oluşu öyküleri anı türüne yaklaştırıyormuş gibi geliyor bana, bunun da yazarın yazın dünyasındaki diğer çalışmalarında bir kısırlığa neden olabileceğini düşünüyorum. Yazar o kuyunun suyunda daha uzun beklememeli ve kuyudan dışarıya sonraki öyküleriyle sıçrayabilmeli.  
*Yazı  daha önce sanatlog.com sayfasında yayımlanmıştır.

 

 



[1] Selim İleri, Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri, Türk Dili Dergisi, Temmuz 1975,sayı 286, s.2
[2] a.g.e
[3] a.g.e

11 Kasım 2016 Cuma

OKUDUM: OLDUĞU KADAR GÜZELDİK / MAHİR ÜNSAL ERİŞ

Her türün yaratım aşamasında zorluklar vardır. Öykü yazmanın zorluklarını yeni yeni anlıyorum. İyi, nitelikli öyküler yazabilen yazarlara gıpta ediyorum. Son beş yılın Sait Faik Hikaye Armağanı alan yazarlarından biri Mahir Ünsan Eriş. Yazarın 80'li yılların başında dünyaya gelmiş yazarlar içinde olması beni umutlandırdı, bir yandan yaşımı hatırlattı ve üzdü. İyi yazarlar çıkaran jenerasyondan olup üretememek üzdü beni.
 
Her satırıyla sonuna değin ödülü hak etmiş bir öykü seçkisi olduğunu düşünüyorum Olduğu Kadar Güzeldik'in. Hani üzerinden zaman geçip bir kere daha bir kere daha okunacak cinsten. Olay öykücülüğü ile kesit öykücülüğünün öykülerde nasıl at başı koşturulabileceğinin somut örneği bir kitap. Eriş'in öykülerinde yarattığı portreler o kadar ilginç öyle "tip"e yakın ki beyazperdenin dikkatini çekebilmiş. Benim Adım Feridun'da çizilen terk edilmişliğin derin ıstırabını yaşayan kahramanımız Feridun'un başından geçen ilginç düğün deneyimi öykünün kendi adıyla beyazperdeye uyarlanmış. Bugünlerde izleyici ile buluşacak. Bir öyküden yola çıkarak sinema filmi yapılmasına pek alışık değilim.  
 
Olduğu Kadar Güzeldik'in iyi yanları saymakla bitmez. Eriş'in sade bir dil ve üslup kullanışı, basit karakterlerle görkemli öyküler yaratışı, klasik olay öyküsünün okuyucunun meraklarını giderme tabusunu yıkışı ve daha birçok şey... Öykülere dair gözüme hoş gelmeyen tek nokta-yorumlara bakılırsa bunun da övülmesi gereken bir nokta olduğu belirtiliyor- Bandırma ve çevresinin mekan olarak seçilmesi. Pek tabii bir romanda mekan tek olabilir ancak öykü seçkileri için bu durum öykülere anı çeşnisi katıyor. Bir öykü okurken yazarın anıları herhalde bu hissini yaşamaktan haz etmiyorum. Olduğu Kadar Güzeldik'te bu tadı aldığımı söylemeliyim.
 
Her yazının sonunu mutlaka edinin ve okuyun diye bitiriyorum. Bu yazının sonu da öyle olacak, pişman olmayacaksınız.