Yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2017 Çarşamba

2016'DA TÜRK EDEBİYATINA "NİTELİKLİ-NİTELİKSİZ" PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

Türk edebiyatının lokomotif dergisi Varlık’ın Ocak 2017 sayısı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Dergi, editörü Enver Ercan’ın da sunu yazısında belirttiği gibi yıllardır hasret kaldığımız “Geçtiğimiz Yıl Değerlendirmesi” dosyasıyla karşımıza çıktı. Pek çok yazar ve eleştirmen 2016’daki yazın etkinliklerini kendi pencerelerinden değerlendirmişler. Feridun Andaç, bu dosyanın ilk yazısını kaleme almış. Özellikle roman, öykü ve deneme alanında 2016’nın dikkat çeken eserlerine değinmiş, 2016’da eserleri raflarda yerini bulan Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi bilindik yazarların “çoksatar listesi”ne giren eserlerine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmış.


Varlık’ta bahsettiğim yazı dizileri içinde en çok Necip Tosun’un yazısı dikkatimi çekti. Yazı boyunca 2016 özelinde 2000 sonrasında gelişen Türk edebiyatının sorunlarına değinmiş Tosun. “Nitelikli” edebiyatın ve bu edebiyatı okurla buluşturan nitelikli yayın evlerinin –pek tabii dergilerin de-  azalmasından yakınmış. Tosun, internet ve son on yılda okuyucu üzerindeki etkisini iyiden iyiye artıran sosyal medya gerçekliğini kabullenmiş; bu unsurların edebi ürünlerin okurla buluşmasındaki payından ve yayıncılığın bu gerçekliğe göre şekillenmesi gerektiğinden dem vurmuş.

Necip Tosun’un geçtiğimiz yıl ve edebiyat ortamının bugünkü hali konusundaki pek çok tespitine katıldığımı söylemeliyim. Sözlerinde karşı çıktığım ve komik bulduğum tek tespit; özellikle popüler dergicilik diye adlandırdığı –yazarın kastettiği dergiler, sanatçı portrelerinin illüstrasyonlarını içeren kapaklarıyla raflarda yakın zamanda görmeye başladığımız; gençler tarafından yoğun talep görüp çok okunanlar listesine giren kültür-sanat dergileri sanıyorum – oluşumun “nitelikli” diye sıfatlandırdığı edebiyatı yozlaştıran etmenlerden saymasıdır.

Sanat var olalı beri hangi ürünün nitelikli hangi ürünün niteliksiz olabileceğine dair pek çok hipotez ortaya atılmıştır. Çoksatar olması, geniş kitleler tarafından takip ediliyor oluşu bir eseri “nitelikli” kılmazken böyle olması onu pek tabii niteliksiz gösterebileceğimiz anlamına da gelmez. Hem değil midir ki Türkiye’de okura ve edebiyata elitist yaklaşan, tabiri caizse burnundan kıl aldırmayan dergiler-edebiyatımızın amiral gemileri- edebiyatı okurdan bunca uzak hale getirmiştir?

Tosun’un bahsini ettiği, popüler deyip “nitelikli”den ayırdığı dergiler, hiç kuşkusuz genç kitlelerin sevdiği; değer verdiği isimlerin düşünce yazılarına yer vererek elitist edebiyat dergilerinin ördüğü aşılması zor o duvarda bir geçit olmuştur. Bahsi geçen dergilerin edebiyat için yenilik diye sayabileceğimiz bir değer ortaya koymadığı ortadır ancak bu genç nesli okumaya teşvik ettikleri, edebiyatımızın soy yazarlarını araştırma hevesi ile doldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

“Bir ayda binin üzerinde eser yayımlama önerisi aldığımız derginin aylık tirajı sekiz yüzü geçmiyor.” demişti bir derginin editörü. Hem de Tosun’un bahsini ettiği nitelikli dergilerden birinin editörü etmişti bu lafı. “Eserini yayımlatmak isteyen yazar dahi acaba eserim yayımlanmış mı? diye dergiyi almaya tenezzül etmiyor.” diye de yakınmıştı. 2016 da sanıyorum böyle sorunlarla karşılaşmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu. Tosun’un değerlendirmelerinin sonunda altını çizdiği sosyal medya gerçekliğini içselleştirmek sanıyorum ki bu sorunun çözülmesinde bizlere yol gösterecek. Özellikle elitist yayın çevreleri bu gerçeği görerek hareket etmeye başladı. Bir çöplüğü andıran sanal edebiyat aleminde, genç kitleyi okumaya ve üretmeye yöneltebilecek bunu yaparken niteliğini de koruyacak bir yayıncılığın tesis edilebileceğine inandığımı bildirerek son veriyorum yazıma. 2017 şaheserler okuyacağımız  bir yıl olsun.

*Yazı sanatlog.com adresinde yayımlanmıştır.
Murat Gil

23 Aralık 2015 Çarşamba

YAZDIM: YENİ YAŞ NAZİRESİ

YENİ YAŞ NAZİRESİ

Sanma hüzünle uzlaşmışım
Acı tatlı yaşananlardan
Bir adım daha uzaklaşmışım
Son diye koyduğum noktalarda
Yaşımla sarmaş dolaşmışım.

Her yaş onlara daha bir benziyorum
Şu disiplini başucu kitabı yapanlara
Aynı öğüdü vermekten beziyorum
Aynı şeyleri yapan çocuklara
Eski fotoğraflarımmış gibi bakıyorum.

Yirmi üç Aralık bin dokuz yüz seksen iki
Belirsizliğe çığlık attığım günde
Aşkları görseydim zulümleri belki
Gelmezdim değil ama durmazdım önde
Beklemezdim zalimleri

O kadar hızlı geçmiş ki günler
Daha dün gibi kadeh kaldırışım bahara
Bu en sevilen filmi izlemeye benzer
Bir çırpıda okunan romana
O kadar hızlı geçmiş ki günler

Bugün az daha yakınlaştım ebediyete
Dudaklarımda ne bir heyecan ne bir haz
Fazla sürmez diye girdim bu diyete
Acılar az olsundu derdim, kırgınlıklar az
Yıllar bakmıyor işte niyete.

2 Eylül 2013 Pazartesi

DENEDİM: SAMİMİYET


Ataç’a öykündüğümü bilin de isterseniz sonrasında “Bu ne samimiyet ey muharrir bozuntusu?” ; “Ne bu böyle selamlar sabahlar ?” diye yadırgayın beni.
 Selam  ey kârî, bu da Mehmet Âkifvâri olsun!
Madem samimiyetten ve onsuzluktan yani  yapmacıklıklardan bahsedeceğim, samimi olmalıyım değil mi?  Evet samimice itiraf etmeliyim ki bunları yazmak üstâd Ataç’ın bir denemesini okuduktan sonra aklıma düştü.  Sadece üstâd bir şeyler düşünüyor değil ya samimiyet üzerine, bizim de yarım yamalak olsa bile birkaç sözümüz var elbet.
 Samimiyet denince nedense aklıma yapmacık hareketleri olan, etrafına “Samimiyim ben portresi çizen insanlar” geliyor. Samimiyeti yapmacıklıkla özdeşleştirmemin, bu güzel davranışa böyle olumsuz yaklaşmamın elbette bilinçaltımda uyuyan sebepleri olmalı.
Konu samimiyet olunca insanları üçe ayırıyorum: Samimi olanlar, samimi olmayı başaramayanlar  ve samimi taklidi yapanlar. Samimi insanlar iyi niyetlerini insana dair güzel hareketlerle süsleyebilen ideal insanlar benim gözümde. Samimi olamayanlar özlerinde iyi ama bunu davranışa dökemeyenler. Ustalıkla samimi taklidi yapabilen grupsa belki de insan hayatının en tehlikelileri. Hiçbir insanın doğuştan kötü olamayacağına inanan ben, böyle insanlarla karşılaştığımda bu insanların neler yaşayıp  da o hale geldiklerini düşünüyor, nasıl  usta bir oyuncu gibi taklit yapabildiklerine hayret ediyorum.  Bütün bunları düşünürken insanın kendine toz konduramayan, hayatı çevresindeki insanlardan ibaret sayan  ve  genelde empati özürlü bir varlık olduğu gerçeğini aklımdan bir an bile çıkarmıyorum.
Evet sevgili okur, kendime insan sarrafı yakıştırmasını yaparsam yalan söylemiş olurum. İnsanlar hakkında her normal insan kadar fikir üretebiliyorum.  Sözgelimi alıngan bir insanın alıngan olduğunu anlamam acı bir tecrübe sonucu ve çok sonra gerçekleşebiliyor. Kıskanç bir insanın varlığını yıllar sonra öğrenebiliyorum.   Bu ve buna benzer örneklere rağmen söylemeliyim ki yapmacık bir insanı çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde algılayabiliyorum. Sevimli görünmek için atılmış bir bakış, bir cana yakınmış gibi sergilenen davranış, ağızdan birbiri ardına kolayca dökülen sevgi sözcükleri ve pek tabii yazıyla asla anlatılamayacak insanın altıncı hissini harekete geçiren envai çeşit jest ve mimik.
            Biliyorum ki benim gibi tespitler yapanlar oldukça çok aranızda  ki onlar bahsi geçen insanların çıkarları uğruna giremeyecekleri rol olmadığını gayet  iyi bilirler. Hal hatır sorulmamış birkaç ayın ardından ucunda çıkar hesaplarının döndüğü besbelli bir buluşma çağrısını tiksinerek kabul etmek zorunda kalanlardan bahsediyorum yahu. Evet siz, benim gibi tespitler yapabilen okurlarım! Bazen siz değil misiniz en iyi repliklerle süslenmiş ve sinema perdesine yansıtılsa göz yaşartacak bir yardım çağrısına “evet” demekten başka seçeneği kalmayanlar ? Bu evetin ardından yine ketenpereye getirildiğinizi, kullanıldığınızı hissedip hırs küpüne dönenler ? Buradan da şu sonuç çıkıyor değil mi ? Yapmacık davranışları olan insanları tespit edebilmek yalnızca kullanıldığınız hissini anlamlandırabilmede “ilk” aşamadır. Böyle bir insanı tespit ettiğinizde yalnızca ileride o yapmacıklığın kurbanı olabileceğinizin olasılığını bilebilirsiniz. Bu tespit yeteneğiniz ne yazık ki bir daha kullanılmayacağınız anlamına da gelmez.  Bu insanlara “hayır” diyebilmek ancak ve ancak yeni bir yazının konusu olabilir.


Kalın sağlıcakla!

24 Nisan 2013 Çarşamba

RAKI ŞİŞESİNDE BALIK OLMAK

Her insanın kendi ölçeğinde hayalleri var. Hayalini yazar ya da şair olmak olarak kurgulayanlar hayatlarının pek çok döneminde büyük sanatçıların büyük eserlerine ve pek tabii o dev sanatçıların yaşayışlarına öykünürler.

Sanatçı olmaya karar vermek statünü "fikir çilekeşi" olarak belirlemek sanıyorum. Tabii insan ben sanat icra eden adam olacağım deyince sanatçı olmuyor orası ayrı ancak yaratı peşinde koşan bir insan olmaya karar vermek söylediğim çileyi de beraberinde getiriyor. 

Sanatçıların durumlarından şikayetçi olduklarını sanmıyorum, bu durum onlar için mutsuzluk vesilesi olsaydı sanırım hiçbiri bu işe devam etmezdi. Her neyse öykündüğüm, öyle olmayı istediğim sanatçıların hayatlarına dair ayrıntılar öğrendikçe acaba "onların yerinde olmak ister miydim ?" sorusunu da kendime sormadan edemiyorum.

Şiirlerini hayranlıkla okuduğum Orhan Veli olmak ister miydim mesela? Sanırım hayır! Arkadaşlarını hoş sohbeti ve esprileri ile mutlu eden bir zaat imiş Kanık. Hoş sohbetini bitirip masadan birkaç dakikalığına izin aldığında uzun müddet onu görmeyeceklerini anlarmış arkadaşları. Kim bilir nerelere gider, neler düşünür, neler yaparmış?  Hangi fikir çilesini kafasında barındırıyorsa artık "rakı şişesinde balık" olmayı arzulamış biliyorsunuz üstad. Ben o denli keyif budalası olduğuna inanmıyorum onun.  Bir Ankara gecesi, belediye çukurunu fark edemeyip içine düşecek denli içiyorsa şair  bir şeylerden kurtulmayı arzuluyordu gibi geliyor bana.

Mekteb-i Sultani'nin bahçesinde yanına kimsecikleri yaklaştırmadan Baudlaire'den şiirler okuyan çekingen, karamsar çocuk Cahit Sıtkı da olmak istemezdim. Hayatı boyunca aynalardan kaçacak, ölüm korkusunu bedeninden atamayacak, aşık olduğu ve açılabildiği "kadınıyla" birkaç sene evli kalabilecek , son günlerini hastane odasında konuşamadan en yakın arkadaşına seslenemeden geçirecek bir "çilekeş" olmayı kim arzu eder ki ? 

O, hayata veda ederken memnuniyetini dile getirip "üstü kalsın" dese de çok kolay bir hayat yaşamamış usta Cemal Süreya. Onun da hayatını yaşamak istemezdim mesela. O da zaten "başkasının hayatını istemediğime göre mutlu olabilmişim" der ya. Üvey anneyle geçen işkenceli seneler, ilk aşkla yapılan ama  travmaya dönüşen bir evlilik, ardından evlilikler evet bir sürü evlilik. Sonunda evlat dayağıyla öbür dünyaya uzanmaca...

Sözü fazla uzatmamalı. Ah o şiirlerinizi ben yazmalıydım dediğim birkaç şair bunlar. Hala "keşke o şiirleri ben yazsaydım" desem de biliyorum ki o hayatları yaşamadan o şiirleri yazmak mümkün değil. O hayatları tercih etmediğime göre benim öyle şeyler yazmam da sanıyorum imkansız. Basit bir önerme ama insan için güzel bir sağlama sunuyor. Ben diyorum ki bir sanatçı yarattıklarına bu açıdan da bakmalı.

30 Kasım 2012 Cuma

YAZDIM: GÖKKUŞAĞINA KIRGIN

İlkokuldan kalma tarih bilgimizle
Konuşuyoruz durmadan işte
Manşetler yönlendiriyor fikrimizi,
Filler tepede bizimçin tepişirken sanki
Acımadık öldürdük birbirimizi

Yobazın sağı solu olmaz dini, imanı
Tamam düşündüğünü savunacaksın belki aşkla
Ama dost, fırtınaların en güvenli limanı
Acımayacak, yıkacaksan onu başka !

Bak ondan, şundan, bundan beklerdim
Bir rakı sofrasını terk etmeyi
Hiç düşünmez kara kaplıya eklerdim
Bil, sana yakıştıramadım bu gitmeyi

Bazen en ikircikli duyguları ve çelişkiyi
Aşık çeşidi basit şiirler anlatır
Dostluk, gerektirir fikri bölüşmeyi
İnsanı nedense dost bildikleri kanatır

28 Kasım 2012 Çarşamba

YAZDIM:TARİHE NOT

TARİHE NOT

yedik efendi yedik
aksırıncaya tıksırıncaya kadar yedik
içeriz
içtik de

neler mi oldu şu beş on senede
her şeyi gören gözler doldu
ağlamak
sızlamakla beslenen de sonra
bundan nemalanmakla doydu.

yürekler nasır
dimağlar hep aynı
çelişkideyiz
sözde fikir çilesi çekmekte
büyük kısmımız yine aynı hevesi gütmekte
para sizde de tanrıdır
bizde de
kendini gözünü kırpmadan patlatanlar
tahtı sağlamlaşsın diye demir dağı kaynatanlar
şahsını nebi sanıp tırlatanlar
çekiçle balyozla uyanmasınlar diye
hürriyetin çivisini oynatanlar
yürekler nasır
ölümün rutine bindiği bir asır
şaşkınız
yere batsın diyorsun mevki aşkınız
hırsınız yere batsın
unutma sen de ihtimal
o kanlı yarışta
herhangi bir
atsın

25 Kasım 2012 Pazar

YAZDIM: KABULLENİŞ

KABULLENİŞ


ilk şiirlerinde murat'ın
aşktan ve anlaşılmazlıktan
temasını seçerdi diye
geçecek
biliyorum adım

ben
aşkı bırakamam
anlaşılmayı arzularım
ölüme giden mayın döşenmiş bir yolun
insafsız bir hava aracı olduğunu
yol kesildiğini
pusu kurulduğunu
yaşamadım ama
anlarım

sen
kavrarım
fildişi kulemden inmem
yalnızlığımdan bir adım öteye gitmem
yaşananların kirli bir oyun olduğunu
her gün onlarca ananın öldüğünü
anlarım ama bilmem

biz
çırpınıp duruyoruz işte
gel kabullenelim yetersizliğimizi
savaşla başladığımız şiirimizi
barışla bitirelim işte

Murat Gil

24 Kasım 2012 Cumartesi

SİNA AKYOL'A SORDUM

Geçtiğimiz ay "yasakmeyve" dergisinde "Vaad Edilmiş Sayfalar" köşesinin sahibi Sina Akyol'a e-posta yoluyla birkaç soru sordum. Bu sorulara ihtiyaç duydum çünkü yasakmeyve'ye yolladığım hiçbir şiir yayımlanmaya değer bulunmamıştı. Edebiyat dergilerinde yer alan ve salt imgeye yaslanan -imge demeye de bin şahit aratan- şiire tepkiliydim. Şiirde ses unsurunun önemini yitirmesi, sadece anlamıyla okuru yakalayan bir şiir yaratma çabası beni rahatsız etmiştir. Böylesine bir şiir anlayışının egemen olduğu edebiyat dünyasında dergilerin de böyle şiirlere meyilli oluşu beni üzüyordu.  

Her neyse, sorduğum sorulara yanıt geldi bu ay. Yasakmeyve'de yayımlanan sorum ve üstat Sina Akyol'un cevabı şu şekilde.

SORUM ŞÖYLEYDİ:

  • Devrin gerektirdiği ölçütlerde şiir yazmayan sözgelimi Halk şiirinden ya da Divan'dan beslenen bir sanatçının günümüz edebi yayınlarında kendine yer bulma olasılığı nedir? Şiirde müzikalite ve anlam oyunlarını önemseyen, serbest şiiri değil de biçimi ile var olan şiiri arayan şairin o sayfalarda olma olasılığı?

  • Gerçekten çok kafa yorduğum bir başka soru da şu: Bugün yaşasalardı, Orhan Veli, Orhan Seyfi Orhon, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı vb.gibi kimi şekle önem veren kimiyse bütün sanatkarane unsurları şiirden atan  sanatçılar sizce edebiyat dergilerinde eserlerine yer bulabilirler miydi?

Orhan Veli'ye Posta gazetesinin yolu gösterilir, Necip Fazıl'a bırak bu şekilciliği ve heceyi gibi nasihatler edilir miydi? 

Kafamdaki ses devrin post-modernist havasına uygun,bireyci, içe dönük, anlaşılması güç, salt imgelere yaslanan tatsız şiirini tercih etmediğimizde o sayfalarda yer bulamayacağımızı fısıldıyor. 



SİNA AKYOL'UN CEVABI


...Halk şiirinden ya da Divan şiirinden niçin beslenilmesin, beslenilebilir elbette. Ama şu " beslenmek" sözcüğüyle ilgili olarak "bir iyice" düşünmek gerekir. Adı üstünde, Halk ya da Divan şiirinden besleniyorsunuz. Yani güç alıyorsunuz bir bakıma. Peki ne yapmak için? Tipik bir Karacaoğlan koşması ya da tipik bir Baki gazeli yazmak için değil de, başka bir şey yapmak için olsa gerek bu "beslenme"niz. Günümüz şiirinde gerek Halk, gerekse Divan şiirlerinin özünden; sesinden, edasından, daha pek çok şeyinden, kısacası "kültürü"nden yola çıkarak belirli bir "dönüştürümü" gerçekleştiren şairler yok mu? Onların, dergilerde de okumakta olduğumuz şiirleri, "devrin gerektiği ölçütler"in fersah fersah uzağında mı? Biraz da kinayeli bir şekilde, "devrin gerektirdiği ölçütler" denerek, bugün bazı şairlerimizin yapıp ettikleri elbette eleştirilebilir. Ama bu tür eleştirilere konu olan şiirler, bütün bir şiirimizin paydası kılınmamalı. Anlayabildiğim kadarıyla, çok kullanılmakta olan bir ifadeyle, "imge salatası" halinde, ne dediği bir türlü anlaşılamayan, türdeki şiirlere karşısınız. Unutmayalım ki son kırk yılda, alabildiğine gergin, alabildiğine bunalımlı olduğumuz dönemler yaşadık, yaşamaktayız, daha da yaşayacağız.Bu karmaşada her şey yazılır ve sonunda sahibini bulur. Ne yazılıyorsa, her yazılmakta olanın, az ya da çok okuyucusu, mutlaka vardır. Yazılan'ın okuyucusunun az olması, o yazılanın değerini düşürmez. Zaman içinde, onca taş yerli yerine oturur. İkinci Yeni'de de böyle olmamış mıdır? İkinci Yeni'nin çapaklarından arınması için az mı zaman geçmiştir? Ayrıca unutulmamalı, yalnızca ve rastgele üç örnek vermekle yetineceğim, sözgelimi bir süre önce kapanan Heves dergisinde ya da şimdilerde Kitap-lık dergisinde okuduğumuz/okumakta olduğumuz şiirlerin yanı sıra, yine sözgelimi "Şiir'den" dergisinde yayımlanan şiirler bambaşka bahçelerin ürünleri. Diyeceğim şu: Genelleme yapmamak en iyisi

Orhan Veli 1950'de öldü. Son şiir kitabı 1949'da yayımlanmıştı. Orhan Seyfi Orhon 1972'de öldü. Son şiir kitabı 1970'de yayımlandıysa da, özellikle 1930'lardan sonra, zaten şiir okurunun ilgisini çekmeyen bir "eski şair" haline gelmişti. Necip Fazıl Kısakürek 1983'te öldü.Son şiir kitabı, kimi sözlüklerde "Esselam:Mukaddes Hayattan Levhalar" olarak geçse de, 1969'da yayımlanan Şiirlerim adlı eseri son şiir kitabı olarak kabul edilir. Özellikle kenarda duran sivri kişiliğinden ve tabii ki kendi tercihinden dolayı belirli bir kesimin şairi olarak değerlendirildi. Büyük saygı ve kabul gördü. Öyle ki "bir başka dünyanın sesi" olan YKY bütün şiirlerini 2005'te Çile adıyla yayımladı. Cahit Sıtkı Tarancı 1956'da öldü. Son şiir kitabı Sonrası, ölümünde sonra 1957'de yayımlandı. Bu bilgilerden sonra, gelin Orhan Seyfi ile Necip fazıl'ı hariç tutarak belirtelim, öyleyse Orhan Veli ile Cahit Sıtkı'dan söz açacağız demektir, çekip gittiklerinde, o tarihler itibariyle kendilerini kendileri kılan eserlere zaten imzalarnı atmışlardı. Sözgelimi Oktay Rifat, sözgelimi Melih Cevdet Anday da gittiğine göre, Orhan Veli'nin de, Cahit Sıtkı'nın da bugünleri görmeleri imkansızdı diyelim. Öyleyse, gidenin, gittiği tarih itibariyle yaptıklarına bakalım.

Sorularını soran kardeşime ben de bir soru soracağım: Siz Melih Cevdet Anday'ın 1989'da yayımlanan ve sondan bir önceki kitabı olan Güneşte'si ile Oktay Rifat'ın 1987'de yayımlanan son kitabı Koca Bir Yaz'ını okudunuz mu? Demek istediğim şu ki, üçlü çıkışlarını "Garip" ile yapanlardan gerek Melih Cevdet gerekse Rifat, bugünün dergilerinde bırakınız kendilerine " yer bul"mayı, onur duyularak ağırlanırlardı. Yazabildikleri son günlerine kadar da öyle ağırlandılar. Orhan Veli'ye gelince. Kendisini 1950'ye kadar yazdıklarıyla değerlendirilmemiz gerekir. Anday ve Rifat'ın yaşlarına erseydi, elbette tıpkı onlar gibi. Elbette tıpkı onlar kadar değiştirecekti şiirini. Öyleyse,"kimiyse bütün sanatkarane unsurları şiirden atan sanatçılar sizce edebiyat dergilerinde eserlerine yer bulabilirler miydi?" biçiminde bir soru sormak yerine, 1950'nin Rifat ve Anday'ı ile 1987'nin Rifat'ı ve Anday'ı arasındaki farklara bakmak daha olsa gerektir.

Ekleyelim: Bugün'den bakıldığında Orhan Veli şiirleri yetersiz bulunabilir, hatta günlük bir gazetmizin iptidai şiir köşesine de "yakıştırılabilir" (Mektubu yazan arkadaşımız Orhan Veli şiirlerini tabii ki oiptidai köşeye yakıştırmıyor, bunun farkındayım ama " bugünün dergilerinde Orhan Veli şiiri gibi yazanlara yüz verilmiyor" demek de istiyor. Tabii ki verilmeyecek, 2012'de 1950'nin şiiri yazılır mı hiç?) Ne var ki Orhan Veli şiirini bugün'den bakarak "küçümsemek" fevkalade yanlış bir bakış açısıdır. 1950'de aramızdan ayrılan Orhan Veli, hangi zamanda, nasıl bir şiir ortamına karşı yapmıştır müdehalesini, konuya bu bütünsel bakışla yaklaşmazsak, göreceğimiz şeyi yanlış göreceğiz demektir. Canalıcı soru işte tam da burada gelecek: Yanlış, gördüklerimizde mi acep; yoksa onlara yanlış bakmakta olan gözlerimizde mi? (Algımızda mı?)...



Cevap bu şekildeydi işte. Cevaptan tatmin oldum tabii ki ama şunu belirtmeliyim ki hala hiçbir dizesi anlaşılmayan "müzikalite"den yoksun şiirden hoşlanmıyorum. Çağın modası bu diye böyle şiirden keyif almak için kendimi de zorlamayacağım. Kalın sağlıcakla...