9 Temmuz 2013 Salı

OKUDUM, DİNLEDİM: SEN BANA BAKMA, BEN SENİN BAKTIĞIN YÖNDE OLURUM



Geçtiğimiz günlerde şairlerin kendi seslerinden şiirleri ve kütüphanemdeki yerleri hakkında yazmıştım. O külliyatın içine-külliyat da denemez belki ama- Özdemir Asaf'ın Kendi Sesinden Şiirleri de eklendi. Albüm kitabı şöylece tanıtayım size:

Kitap pek çok ses kaydında olduğu gibi YKY'den çıkmış. Bu konuda yanlış bilmiyorsam YKY ve İş Bankası Yayınları en önde gidiyor. Asaf'ın ses kaydı Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum başlığı ile satışa sunulmuş ki şairin  en meşhur dizelerindendir bunlar.

Gelelim bu güzel ses kaydının yapılmasına vesile olan olaya. Orhan Veli'nin sesini bizlerle buluşturan vak'a bir yılbaşı gecesi eğlencesiydi. Nazım Hikmet arkadaşı Bedri Rahmi'yi kıramamış ve mikrofonun başına geçmişti. Behçet Necatigil de Almanya'ya gittiğinde sesini kaydetmek için bir cihaz almış onun karşısında keyifle söylemişti şiirlerini.
Asaf'ın durumu bunlardan biraz farklı. Yok yok çok farklı. Kitabın önsözünde sözü Asaf'ın kızı Seda Arun alıyor. Söze bir erkek arkadaşı olduğunu,  evlenmek istediğini anlatmak için babasının yanına gittiğini anlatmasıyla başlayan Arun, Asaf'ın şiirlerinde kendini belli eden şu enteresanlıkla karşılaşıyor. O yadırgamıyor tabii Asaf'ın kızına öğüt verirken kullandığı bu yönteme olsa olsa bizler şaşırırız. Asaf, eşinden şiir kitaplarını rica ediyor. Evet, düşündüklerini ve öğütleyeceklerini şiirleriyle dile getirmeyi severmiş Özdemir Asaf. Bu vesile ile babasının şiirleri okumaya başlamasını fırsat bilen Seda Arun o gün kayıt düğmesine basıyor. Şöyle dile getiriyor bu durumu Seda Arun: Düşünmeden bastığım o teybin düğmesiyle Özdemir Asaf'ın sesini kaydetmiş olmamın ne kadar önemli olduğunu çok sonraları anladım.

Evet sizler de şairin kızının düşünmeden bastığı o kayıt düğmesinin ardında büyük bir şairin aynı zamanda büyük bir hatip oluşuna, Asaf'ın  r'leri söyleyemeyişindeki sıcaklığına şahit olmak istiyorsanız mutlaka bir kitapçıdan edinin bu nadide seçkiyi. Bu tip albüm kitaplar tükenince bulması zor oluyor baştan belirteyim. Keyifli dinlemeler.

7 Temmuz 2013 Pazar

OKUDUM,İZLEDİM: SİNEKLERİN TANRISI

W.Golding'in Sineklerin Tanrısı romanını çokça geç kaldıktan sonra okuyabildim. Zararın neresinden dönülse kardır düsturuna uyarak iyi ki okumuşum diyorum çünkü romanı okurken büyük bir keyif aldım. Aslında bambaşka bir amaçla yazılmış izlenimi veren alegorik romanlara bayılıyorum. 1984, Hayvan Çiftliği, Körlük, Satranç ve Dönüşüm öyküleri bu bahsettiğim tarzda kitaplar ve kütüphanemin en değerli yerindeler.Bu eserleri okurken okuma boyunca düşünüyor, sorguluyor ve yazarların anlatmak istediklerini sembollere   nasıl ustalıkla aktardıklarına şahit  oluyorsunuz.
Sineklerin Tanrısı romanının da böyle alegorik bir roman olduğunu biliyordum. Bu okurken sembolleri arama hissiyatını beraberinde getiriyor. Olumlu bir önyargı oluşuyor anlayacağınız.  Her satırı, her diyaloğu "Yazar burada neye işaret etmek istemiş acaba?" sorusunun eşliğinde okuyorsunuz. Golding, eserini İngiliz edebiyatının klasiklerinden Mercan Adası adlı çocuk kitabına nazire olarak yazmış. Mercan Adası'nda ıssız bir adaya düşen çocukların içgüdülerinin yardımıyla asil İngiliz sistemini adada inşa etmeleri, hamasi bir dille anlatılıyor. Kitap İngiliz gençliğinden de başkası beklenemezdi mesajını iletiyor okura.Bir nevi harikalar diyarı yaratıyor yazar.



İkinci Dünya Savaşının en kirli atmosferlerinde bizzat savaşarak bulunan Golding'in bir ada yaratarak bu adaya harikalar diyarı havası vermesi beklenemezdi tabii. Romanda neyden kaynaklandığı belli olmayan bir uçak kazası ile adaya düşen 15-20 çocuğun adaya uyum süreçlerini ve bu sürecin çalkantılarını bulacaksınız. Romanın içeriği hakkında çok fazla detay vererek kitabı henüz okumayanların heveslerini kaçırmak istemiyorum ama okurun  çocukların düştükleri bu kara parçasının ne olduğunu anlama noktasından, demokratik bir seçimle liderlerini seçmelerine uzanan, sonrasında insanın içgüdüleri ve baskılanmış yanlarının açığa çıkmasına kadar uzanmasına pek çok şeyi yaşayacağının haberini vermenin romanın keyfini azaltmayacağına inanıyorum. Kitabı bitirdiğinizde çevirmen Mina Urgan'ın kitap hakkındaki düşüncelerini mutlaka okumalı, alegorik eserde sembollerin neleri ifade ettiğini bir de Mina Urgan'ın gözüyle görmelisiniz. Bu söylediğim İşbankası yayınlarının Modern Klasikler Serisinin 1.kitabı olan Mina Urgan çevirisindedir.

Kitapta herkesin kendisine yakın hissettiği bir kahraman olacaktır. Kiminiz Ralph'ı kiminiz Simon'u kiminiz Domuzcuk'u kiminiz de Jack'i kendinize yakın hissedeceksiniz. Ben Domuzcuk'u çok sevdim. Gerçi Mina Urgan'ın yazısını okuduktan sonra toplumda hangi kesmi temsil ettiğini çok iyi anladım ama yine de sözlerini, davranışlarını çok sevdiğim o tombişin :) Acaba siz kimi seveceksiniz?

Kitabın uyarlama iki adet filmi mevcut. Biri sanırım 1968'de çekilmiş. Ben kitabı bitirir bitirmez 1990 yapımı olanı izledim. Genel çerçeve itibariyle romana uyulmuştu ama hem filmin alegorisi hem de bazı önemli detaylar filmde saklanmış gibi geldi bana. Bu anlamda başarılı bir uyarlama olmadığını düşünüyorum 1990 yapımının. Zaten bir filmde yalnızca çocukların oynaması oyunculuk kalitesini de birkaç kademe aşağıya çekiyor ister istemez. Bu anlamda tembellik edip filmini tercih etmeyin keza kitaptaki alegoriden alacağınız tadı asla filmde bulamayacaksınız.

Okumayanlar için keyifli okumalar diliyorum, okuyanlar için ileride bir yazı yazmayı daha düşünüyorum, iyi pazarlar!!

3 Temmuz 2013 Çarşamba

DİNLEDİM: SOLGUN BİR GÜL OLUYOR DOKUNUNCA

Şiirde ses benim için çok önemlidir ama bu kez bahsedeceğim ses şiirin ahenk unsuru olan ses değil. Şairlerin kendi sesleri... Sizleri bilmem ama ben şairin sırlarına eriştikçe şiirini daha çok sevenlerdenim. Bu yüzden Haluk Oral'ın yazılarını çok severim mesela. Şairlere yazarlara onların hayatlarına ilişki ne güzel detaylar içerir onun yazıları. Şiir Hikayeleri de böyle bir kitaptır.
Durun durun asıl bahsetmek istediğim konudan uzaklaşmayayım daha fazla. Ne diyordum, şairlerin sesleri evet! İlla hayatlarına ilişkin şeylerle mi mutlu olacağım canım sanatçıların seslerini duymak da büyük keyif veriyor bana. Hele ki kendi şiirlerini bir banda okumuşlarsa değmeyin keyfime. Kütüphanemde ya da bilgisayarımda öyle aman aman bir külliyatım yok ne yazık ki, ama elimde olanlarla da mutlu olmayı biliyorum sanırım. Nazım Hikmet'in sesinden şiirler bilgisayarımda duruyor. Yanlış hatırlamıyorsam YKY basmıştık o önemli eseri. Attila İlhan'ın sağlığında şiirlerini profesyonel bir kayıt odasında müzik eşliğinde okuduğunu edebiyat meraklıları bilir. O seri DVD'lerin arasında. Çok kıymetli bir koleksiyon o. Hele Kaptan'ı okuyuşu yok mu? Hala tüylerimi diken diken ediyor. Bir yıl önce kitaplığımın en değerli koleksiyonlarından birine sahip oldum. YKY'nin Orhan Veli'nin kendi sesinden yayımladığı şiirler tabii ki bahsettiğim. Onun sesini duymuş olmak tüylerimi diken diken etmekle kalmamış gözlerimi yaşartmıştı. Necip Fazıl Kısakürek'in kendi sesinden şiirleri de bilgisayarımda durur mesela. Ve son olarak Behçet Necatigil'in sesinden şiirlerini dinleyebiliyorum artık. Onu da YKY Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca ismiyle yayımlamış zamanında. Şiirlerini değil ama birkaç soru üzerine sesine ulaştığım şairlerden biri Cemal Süreya oldu. Kafamdaki gibiydi sesi çok ilginç. TRT'de katıldığı bir programda kaydetmişlerdi sesini. Bir dostumun önerisiyle Özdemir Asaf'ın da kendi sesinden Lavinia adlı şiirini dinleyebildim nasıl mutlu oldum anlatamam. Sanatçının r'leri söyleyemediğini de o kayıt sayesinde öğrendim. Şimdi Ahmed Arif'in kayıtlarını arıyorum. Varmış ve harika okuyormuş zaten muhteşem olan şiirlerini

Şiirde ses benim için çok önemlidir diyorum ya, ah keşke şiirlerini kendi sesinden dinleyebildiğim sanatçılar arasına şunlar da eklenebilseydi: Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç, Ahmed Haşim, Behçet Aysan...



15 Mayıs 2013 Çarşamba

SANAT TOPLUM İÇİN Mİ, İNTİHAR İÇİN Mİ ?

Pozitivizm, natüralizm gibi felsefi ve edebi akımları sıkıcı lise edebiyat ya da felsefe derslerinden hatırlayanlar için Beşir Fuad ne ifade eder bilmem ancak bu toprakların ilme, fenne kısacası pozitif bilimlere yürekten inanan insanlarındandır adı geçen sanatçımız.
Beşir Fuad 1852 İstanbul doğumludur. Çağdaşları gibi iyi bir eğitimin sonrasında önemli devlet görevlerine getirilen Fuad, döneminin diğer sanatçıları kadar adını duyuramasa da enteresan ölümü ile hafızalara kazınmıştır.
Beşir Fuad, ülkemizde Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçılarından Nabizade Nazım gibi Natüralizm akımının etkisinde kalmış, ülkemizin de ilk pozitivisti olarak değerlendirilmiştir.
Natüralizm akımı realizmdeki gerçeği gözlemlerle arayan anlayışın bir kademe artmış halini temsil eder. Natüralist sanatçılar eserlerini neredeyse istatistiki bilgilerle doldurulmuş deney raporlarından yola çıkarak oluştururlar. Edebi malzemeyi adeta bir laboratuvar olarak gördükleri Natüralizm akımının prensipleriyle yoğurur ve oldukça gerçekçi eserler ortaya koyarlar. Dünya edebiyatında hepinizin bildiği gibi Emile Zola bu akımın en önemli temsilcisidir.
Konuyu somutlaştıralım. Natüralist bir yazar eserini Yörükler ile ilgili yazmak istiyor olsun. Anlayışına göre uzun uzun gözlemler Yörükleri. Öyle ki bu insanların gerçek davranışlarını eserlerinde vermek mecburiyetindedir. Hatta natüralist yazarımız Yörüklerin arasına karışarak onlardan biri gibi yaşamaya başlar ve o insanların yaşayışlarını bizzat yaşamak ister.
Bazılarınız bütün bu anlattığın sıkıcı şeylerin Beşir Fuad'la ne ilgisi var ki diyecektir. Başta da belirttiğim gibi sanatçımız ülkenin ilk pozitivist ve natüralistlerindendir. Yazdığı eserlerde gerçekliği birebir yansıtmayı amaçlar. Ve yine başta da belirttiğim üzere ölümüyle hafızalara kazınmıştır.
Bilimin toplumun gelişimindeki önemini çok iyi kavrayan değerli sanatçının intiharı üzerinden çok yorumlar yapılmıştır. Bazı edebiyat tarihçilerinin de iddia ettiği gibi ölüm hissini anlamak ve bunları bir edebi metin olarak kaydetmek için intihar eden Beşir Fuad, natüralistlerin yöntemlerinden yola çıkmış olmalıdır. İntiharı sırasında kaleme aldıklarının ailesi tarafından imha edildiği söylenen yazarın ölümü öncesinde yazdıklarını ve intiharı sırasında yazdığı iddia edilen yazısını bir kez daha yayımlayalım:
İntiharı öncesi Ahmet Mithat Efendi'ye yazdığı mektubundan:
“…Hayatımda fenne hizmet eylediğim gibi, cenazemin de öyle hâdim olmasını arzu eylediğimden, cenazemi teşrih olunmak üzere teberruan Mekteb-i Tıbbiye’ye terk eyledim ki veresem şu arzuma mâni olmazlar. İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına ‘klorit kokain’ şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim…”
İntiharı sırasında yazdığı iddia edilen parça:
“Ameliyatımı icra ettim hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”



2 Mayıs 2013 Perşembe

BU EV HEPİMİZİN

Bugün edebiyat üzerine değil de dilbilim üzerine yazmayı istedi canım. Nihad Sami Banarlı'nın "Türkçe'nin Sırları" adlı güzel kitabından bir makaleyi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bu kitapta Türkçe'nin ilginç yanlarından, üstadın dil üzerine düşüncelerine pek çok şeyi bulabiliyor insan.
Neyse başlıkta da gördüğünüz üzre okuduğumda bana ilginç gelen bir yazı oldu "GÜZEL EVİN HİKAYESİ" makalesi. Makalenin bütününü okumanızı tavsiye ederek şöylece özetleyeyim size bu güzel yazıyı:
Yazar makalesinin başında, uzun zaman, kendisinde sıcacık duygular uyandıran "ev" kelimesinin Türkçe oluşuyla övünmesinden bahsediyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sonrasında içine bir kurt düşüyor ve bu güzel kelimenin öztürkçe olup olmadığını araştırmaya başlıyor.
Makalesinin sonraki bölümünde evin Türkler için "çadır" olduğunu vurgulayan yazar Oğuz Türkleri için söylenegelen "göçer evlü" sözünü hatırlatıyor okura.
Çadır gerçekten de göçebe bir toplum olan Türkler için her dem bir sığınak olmuştur. Türkler özenle süslediği çadırlarına "Ban Ev" derdi. Bu ulu çadır anlamına geliyordu aynı zamanda.
Çadırın böylece öneminden bahseden Banarlı, ev sözcüğünün öz be öz Türkçe olduğunu ispatlamaya çalıştığı günlere ithafen bu ispatı neye dayandırdığını da açıklıyor:
Ona göre Türklerin ilk yazılı metinlerinden olan Orhun Kitabelerinde kullanılan alfabe ev sözcüğünün Türkçe oluşuna deliller barındırıyor. Keza "ok" hecesinin Göktürk alfabesinde bir oku, "yay" hecesinin bir yayı andırdığı düşünülürse Banarlı için "ev" ya da "eb" hecesi de bir evi andırıyordu. Bu da bu sözcüklerin Türkçe olduğunu düşündürtüyordu ona.
Yanıldığını çok geçmeden anlayan Banarlı makalesinde "ev" sözcüğünün Türkçeye başka dillerden geçtiğini güzelce ifade ediyor:
"Şimdi öyle anlaşılıyor ki ev kelimesinin de aslı en eski alfabelerdeki "B" harfidir. Bu harf eski Mısır hiyerogliflerinde dört köşe, ev biçiminde bir plan-resimdi. Bugünkü Latin yazısına esas olan Yunan ve Sami alfabelerinde de aynı B harfi, bu ec resminin daha stilize edilmiş, iki odalı bir evin planı halinde yazılmıştı. Bugün hala latin yazısındaki büyük B, bu iki odalı ev planından başka bir şey değildir.
Bu harfin adı ise; hepsi de ev
manasına gelmek şartıyla, Sami-Arami dillerde "bet", Fenike
ve İbrani dillerinde "beth", Yunancada"beta"dır. Bu harfin Arapçadaki ilk adı da beyt=beyit'tir. Ayrıca eski Sümer çivi yazısında bu harfe çatılı ev biçiminde, yine ev manasında
ve ab sesiyle rastlanılmıştır.
İşte bizim Orhun Kitabelerimizde rastladığımız B=Eb harfi de ev manasındadır. Şimdi çok iyi anlaşılıyor ki Eb harfi, diğer bütün alfabelerde olduğu gibi daha hiyeroglifle ve belki daha evvel başlayan millet arası B harfiyle tam bir ortaklık halindedir.

***Göktürkçede mesela at kelimesi nasıl yek bir kalın t ile yazılır ve at diye okunursa ev=eb de tek bir b harfiyle yazılır ve eb=ev diye okunuyordu. Eski Türkçe'deki b=v değişimini hatırlayacaksınız.
İşte gördüğünüz gibi Banarlı Türkçe sandığımız bir tek heceli sözcüğün aslında benzer coğrafyaların ortak ürünü olduğunu bizlere çok güzel aktarmıştır. Sanırım içinde huzur bulduğumuz, nereye gidersek gidelim onun rahatını aradığımız mesken olan "ev"in bütün insanlığın ortak ürünü oluşu insanın içini daha bir ısıtıyor.
Sevgiyle kalın...

29 Nisan 2013 Pazartesi

OKUDUM:YALNIZLIK DÖRT BİN PERDE






Öyle yalnızım ki
Hapşırsam bir "çok yaşa" diyenim yok.
Saçlarım sakallarım birbirine vuslat
Bir devin su kanalından geçiyormuş hasret.
Dizeleriyle başlıyor "Yalnızlık Dört Bin Perde". Daha girizgâh bölümünden bize sanki oldukça "lirik" bir ifade biçimiyle karşı karşıya kalacağımızı işaret ediyor şair.
“Az yazıyorum, evet. Her kitabımın yayın tarihi arasında ortalama 7.5 yıl var. Hemen her saat şiir düşündüğüm şiirle iç içe yaşadığım halde, herkesten az yazmışım.” diye Tuğrul Tanyol’un bir sorusuna cevap veren Cemal Süreya, Günaçgün’ün öykündüğünü hiçbir yerde gizlemediği belki de en önemli şairdir. Şiirleri hakkında yorumlar yapmaya geçmeden önce şu nokta üzerinde durmalıyız: “Yalnızlık Dört Bin Perde” ilk eserini veren pek çok şairin ilk şiir kitabına göre oldukça hacimli bir eserdir.
Günaçgün’ün göğsüne taktığı apoletin "müzik icra eden adam" oluşu, okurda popüler kültüre hizmet edecek bir safsatalar, reklam kokulu sözler kitabı beklentisi yaratsa da, kitabı bitirdiğinizde, kulağınızda Türk edebiyatının vasatı aşabilmiş pek çok şiirine nazaran çok daha iyi dizeler kalıyor. "Yalnızlık Dört Bin Perde" bu anlamda belki de bir önyargının yıkılmasına vesile oluyor.
Yalnızlık Dört Bin Perde 15 bölümden oluşmakta ; şair çeşitli dönemlerde yazdığı şiirleri 15 başlık altında toplamış. İlk başlık, kitabın da adı olan Yalnızlık Dört Bin Perde. Şiirlerin bölüm başlıklarına uygun seçildiği gözden kaçmıyor. Şiirlere geçmeden önce kısa bir önsöz karşılıyor sizleri. Bir tür mensur şiir kaleme almış Günaçgün bu bölümde. Önsöz bir ithaf yazısını andırıyor "ve Cemal Süreya'ya..." diyerek sonlanıyor.
Önsözden yola çıkarak şairin edebiyatımızdaki "İkinci Yeni" akımından çokça etkilenmiş olduğunu kolayca söyleyebiliriz ki gerçeküstücülüğün insanı hayal dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkaran pek çok izi var Yaşar Günaçgün’ün şiirlerinde. Buna rağmen onun şiirini tam anlamıyla İkinci Yeni’nin devamı olarak almak yanlış olacaktır. Postmodernizm’den de derin izler taşıyan şiirlerin yakın geçmişin bir ferdi tarafından yazıldığı unutulmamalıdır.
Sabit bir nokta senfoni
Tek nota artık uyumam
Balina geçişi ve ay tamam.
Yazının başında da belirttiğim üzere şiirlerinin çoğuna hakim olan lirizm pek tabii kendisini "aşk" tem'iyle ortaya koyuyor. Günaçgün'de "aşk" duygusunu pek çok şiirde "yalnızlık" ve "özlem" ile harmanlanmış olarak buluyorsunuz. Aşkı tanımladığı bir şiirinde: "En önce bahardır aşk \Almayayım belki sonra ama \ Aralarda bir biraz kahırdır aşk \ Akla karşı alınmış bir tavırdır aşk \ Ağırdır aşk” diyen şair adeta bir aşkın safhalarını sunarak okurunu düşündürüyor. Bu düşündürme işini çok şiirinde yineleyen şairin bu yönüyle Cemal Süraya ve Ece Ayhan’dan etkilendiği açıktır.

Nükte onun şiirleri için vazgeçilmez bir unsur. Bunu kitabın hemen her bölümünde görmeniz mümkün. Şair, şiirlerinde mizahi unsurları kullanarak lirizmin doruklarında gezdirdiği okuru gülümsetebiliyor. Şiirleri her dem içiniz burkularak değil, kendi dünyanızdan da kolaylıkla izler bulup gülerek takip ediyorsunuz. Bu yönüyle şairin Postmodernizm’in katı bireyselciliğine takılı kalmadığını fark ediyoruz
Ay parçası gibi kız dediler
Hayır dedim dolunay bütünü
Şişmandı
Benim için de bir dize yazar mısın dediğine
Sanırım pişmandı.
Şiirlerinde herhangi bir nazım biçimini bilinçlice kullanmayan şair “İkinci Yeniciler”in gelenekten yararlandığını düşündüğümüzde, serbest nazmı tercih etmiş, İkinci Yeni’nin anlamı ön plana çıkaran dizelerine nazaran şiirde ses unsuruna önem vermiştir. Şairin müzisyen kimliğinin şiirlerindeki müthiş müzikalitede pay sahibi olduğu aşikardır.
Sen bir bir
Ben bir bir bile değilizdir
Birbirimiz olmadığımız zamanlarda
Hani
Senin yarını sen bensiz
Benim yarımı ben sensiz tamamlayamam ya
Şimdi ortada bir abaküs sorunu var
Sen bir sensen bir boncuk sağa
Ben bir ben bir boncuk daha
Sen artı ben yani biz
İki değil de
Bir oluyoruz sağda
Yukarıdaki dizelerde de gördüğümüz gibi şair dize içi ve sonu uyaklar, ses tekrarları yani aliterasyon ve asonanslarla öncelikle okurun kulağına hitap etmeyi amaçlıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi şairin müzisyen kimliği dizelerin oluşturan sözcüklerin bir şarkı ahengiyle yan yana gelmesine vesile olmuştur. Bu durum Günaçgün’ün şiirlerinde salt vokabüler yapının sağlam olduğu; anlamınsa geride kaldığı şeklinde kesinlikle yorumlanmamalı. Şair ses unsurunu estetik kaygılarla ön plana çıkarmasına rağmen birkaç şiiri dışında anlamsal bakımdan hiç de sınıfta kalmamıştır.
Dün gece bir örümcekti
Tükürsem görünecekti
Bir şey vardı gecede geceyle unuttuğum
Dayardım alnımı lavabolara rahatlardı çocukluğum
Şiirlerinin genelinde benzetme ve istiarelerin çokluğu dikkat çekmektedir. Yalnızlık Dört Bin Perde imge bakımından zengin şiirlerle doludur. İmgelerin özgün oluşu şair adına bir artı oluştursa da şairi devir şartlarından bağımsız değerlendirmemeli, Postmodernizm’in bireyi yalnızlaştırdığı yazın dünyasında şairi bu unsurlara göre konumlandırmalıyız. Yalnız Dört Bin Perde bu anlamda anlaşılması güç pek çok imge de barındırmaktadır.
I
Çocuktum
Bir oyunda kandırmıştım
Horozlu saatimin akrep yelkovanını
Tam on sekizim sabahı
Beni erkenden uyandıracaktı
Sözünü tutmadı saat
Saat on sekizi çalmadı
Şimdi yaşım kaç geçiyor
Çocuk kaldım adamakıllı
II
Olivia’yı sevdim bir on sekizimde
Şimdi bütün on sekizlerim gözümün önünde
Hepsi hepsi bi tane
Yalnızlık Dört Bin Perde Ağustos 2003’te Epsilon Yayınlarınca yayımlanmış ancak ne yazık ki günümüzde baskısı tükenmiştir. Sanatçının kısa bir süre sonra yepyeni şiirlerle okurunun karşısına çıkacağı bilinmektedir. (farklı bir yayın evi ile yayımlanacaktır)
Günaçgün, hiçbir zaman adını büyük şairler arasında telaffuz etmese de şiirlerinin Türk edebiyatında yer edeceği, gelecek kuşaklarca söylenegeleceği, yapıtlarının günden güne şiire azalan ilgiyi artıracağı ortadadır. Bu anlamda Günaçgün ve benzeri şairleri önemsiyor, çalışmalarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.;Günaçgün’ün tabiriyle Attila İlham yani Attila ilhan gibi Türk edebiyatının belki de en büyük şairlerinden biri dahi kendi şiirleri hakkında Dr. Yakup Çelik ‘in akademik çalışma yapıp Şubat Yolcusu kitabını çıkarmasına çok şaşırdığını düşündüğümüzde müzisyen şairler hakkında bir doktora çalışması bu cevherlerin parlamasına vesile olacaktır.
Günaçgün’le bitirelim keyifli okumalar:
Benimki aşk değil
Alçaktan uçan sevdalı bir güvercinim ben
Unutulmamak için
*** Yazıdaki eskiz çalışması www.yasaronline.net adresinden alınmıştır ve Yaşar Günaçgün'e aittir.

26 Nisan 2013 Cuma

İZLEDİM: GÖZLERİNDEKİ SIR

Bu yazım sinefillere değil tabii ki. Benim gibi amatörlere hitap eden bir yazı yazmak geldi içimden. Bizim gibi amatör sinemaseverler için varsa yoksa Hollywood vardır ki Holivud’un doğru yazımını bile tam anlamıyla bilmeyiz. Buna rağmen Bollywood’tan, Fransız ve İngiliz sinemasının bazı baş yapıtlarına da hasbelkader denk gelmişizdir. Uzakdoğu ve Latin Amerika sinemasındansa bihaberizdir.

Kabul etmeliyim ki sinema dünyasını bir hayli geriden takip ediyorum öyle ki 2010′da en iyi yabancı film oskarını almış olan bu Arjantin işi başyapıtı yeni izleyebildim ve bu aralar güzel bir film arıyorum diyen amatör sinemasevere bu filmi önerdim.

Neyse sadede gelmenin zamanıdır. Benjamin Esposito, Arjantin’de görevini tamamlamış yani emekliye ayrılmış bir savcıdır. İşi bıraktıktan sonra çok sevdiği edebiyat alanında bir eser bırakmak ister. Bir roman yazmaya koyulmuştur.İşin içinde bir roman ve mazisinde savcılık olan bir yazar varsa orada sıkıcı bir sinema filmi hayal etmek olmaz. Romanının içeriği görevdeyken araştırdığı ve onu derinden etkilemiş bir tecavüz olayıdır. Eski savcı yeni yazar, romanına nasıl başlayacağına bir türlü karar verememektedir ve yardım alabilmek için yıllarca beraber çalıştığı arkadaşlarının yanına dönmeye karar verir. Özellikle müdüresi İrene’nin fikirlerini merak eder yazarımız. Başında bulunduğu o davada atlanmış, çözülememiş çok şey vardır.

Film tahmin edebileceğiniz gibi geçmişe dönüşlerle kendisini gösteriyor ve sizi 1970′lerin Arjantin’ine götürüyor. İşin içinde Arjantin olur da futbol olmaz mı? Futbol ve stadyum kültürü öyle güzel iliştirilmiş ki filmin içine. Bir an kendinizi Arjantin’de önemli bir lig mücadelesinin içinde buluveriyorsunuz.
Sanırım filmi izleyen şanslı kitle, film boyunca pek çok konu hakkında hem hayatınızı hem de dünyayı sorgulayacaksınız. Yerinde olsaydım ne yapardım gibi empati filmleri vardır ya öyle bir film Türkçe adı ile “Gözlerindeki Sır”

Konusu ve filmin iletisi hakkında daha fazla bilgi vermenin gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Hani bazı filmler vardır sonuna dek hiçbir şeyi doğru tahmin edemediğinizi anlarsınız. “Gözlerindeki Sır” tam da bu açıklamaya uygun bir film. Filmi izlerken güleceğiniz pek çok sahne de var. Özellikle B.Esposito’nun yardımcısı sizi kahkahalara boğacak eminim.
Evet, sanırım filmi izledikten sonra kulaklarım uzun süre çınlayacak, kötü sözler işitmeyeceğimi umuyorum. Keyifli seyirler!