15 Mayıs 2013 Çarşamba

SANAT TOPLUM İÇİN Mİ, İNTİHAR İÇİN Mİ ?

Pozitivizm, natüralizm gibi felsefi ve edebi akımları sıkıcı lise edebiyat ya da felsefe derslerinden hatırlayanlar için Beşir Fuad ne ifade eder bilmem ancak bu toprakların ilme, fenne kısacası pozitif bilimlere yürekten inanan insanlarındandır adı geçen sanatçımız.
Beşir Fuad 1852 İstanbul doğumludur. Çağdaşları gibi iyi bir eğitimin sonrasında önemli devlet görevlerine getirilen Fuad, döneminin diğer sanatçıları kadar adını duyuramasa da enteresan ölümü ile hafızalara kazınmıştır.
Beşir Fuad, ülkemizde Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçılarından Nabizade Nazım gibi Natüralizm akımının etkisinde kalmış, ülkemizin de ilk pozitivisti olarak değerlendirilmiştir.
Natüralizm akımı realizmdeki gerçeği gözlemlerle arayan anlayışın bir kademe artmış halini temsil eder. Natüralist sanatçılar eserlerini neredeyse istatistiki bilgilerle doldurulmuş deney raporlarından yola çıkarak oluştururlar. Edebi malzemeyi adeta bir laboratuvar olarak gördükleri Natüralizm akımının prensipleriyle yoğurur ve oldukça gerçekçi eserler ortaya koyarlar. Dünya edebiyatında hepinizin bildiği gibi Emile Zola bu akımın en önemli temsilcisidir.
Konuyu somutlaştıralım. Natüralist bir yazar eserini Yörükler ile ilgili yazmak istiyor olsun. Anlayışına göre uzun uzun gözlemler Yörükleri. Öyle ki bu insanların gerçek davranışlarını eserlerinde vermek mecburiyetindedir. Hatta natüralist yazarımız Yörüklerin arasına karışarak onlardan biri gibi yaşamaya başlar ve o insanların yaşayışlarını bizzat yaşamak ister.
Bazılarınız bütün bu anlattığın sıkıcı şeylerin Beşir Fuad'la ne ilgisi var ki diyecektir. Başta da belirttiğim gibi sanatçımız ülkenin ilk pozitivist ve natüralistlerindendir. Yazdığı eserlerde gerçekliği birebir yansıtmayı amaçlar. Ve yine başta da belirttiğim üzere ölümüyle hafızalara kazınmıştır.
Bilimin toplumun gelişimindeki önemini çok iyi kavrayan değerli sanatçının intiharı üzerinden çok yorumlar yapılmıştır. Bazı edebiyat tarihçilerinin de iddia ettiği gibi ölüm hissini anlamak ve bunları bir edebi metin olarak kaydetmek için intihar eden Beşir Fuad, natüralistlerin yöntemlerinden yola çıkmış olmalıdır. İntiharı sırasında kaleme aldıklarının ailesi tarafından imha edildiği söylenen yazarın ölümü öncesinde yazdıklarını ve intiharı sırasında yazdığı iddia edilen yazısını bir kez daha yayımlayalım:
İntiharı öncesi Ahmet Mithat Efendi'ye yazdığı mektubundan:
“…Hayatımda fenne hizmet eylediğim gibi, cenazemin de öyle hâdim olmasını arzu eylediğimden, cenazemi teşrih olunmak üzere teberruan Mekteb-i Tıbbiye’ye terk eyledim ki veresem şu arzuma mâni olmazlar. İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına ‘klorit kokain’ şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim…”
İntiharı sırasında yazdığı iddia edilen parça:
“Ameliyatımı icra ettim hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”



2 Mayıs 2013 Perşembe

BU EV HEPİMİZİN

Bugün edebiyat üzerine değil de dilbilim üzerine yazmayı istedi canım. Nihad Sami Banarlı'nın "Türkçe'nin Sırları" adlı güzel kitabından bir makaleyi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bu kitapta Türkçe'nin ilginç yanlarından, üstadın dil üzerine düşüncelerine pek çok şeyi bulabiliyor insan.
Neyse başlıkta da gördüğünüz üzre okuduğumda bana ilginç gelen bir yazı oldu "GÜZEL EVİN HİKAYESİ" makalesi. Makalenin bütününü okumanızı tavsiye ederek şöylece özetleyeyim size bu güzel yazıyı:
Yazar makalesinin başında, uzun zaman, kendisinde sıcacık duygular uyandıran "ev" kelimesinin Türkçe oluşuyla övünmesinden bahsediyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sonrasında içine bir kurt düşüyor ve bu güzel kelimenin öztürkçe olup olmadığını araştırmaya başlıyor.
Makalesinin sonraki bölümünde evin Türkler için "çadır" olduğunu vurgulayan yazar Oğuz Türkleri için söylenegelen "göçer evlü" sözünü hatırlatıyor okura.
Çadır gerçekten de göçebe bir toplum olan Türkler için her dem bir sığınak olmuştur. Türkler özenle süslediği çadırlarına "Ban Ev" derdi. Bu ulu çadır anlamına geliyordu aynı zamanda.
Çadırın böylece öneminden bahseden Banarlı, ev sözcüğünün öz be öz Türkçe olduğunu ispatlamaya çalıştığı günlere ithafen bu ispatı neye dayandırdığını da açıklıyor:
Ona göre Türklerin ilk yazılı metinlerinden olan Orhun Kitabelerinde kullanılan alfabe ev sözcüğünün Türkçe oluşuna deliller barındırıyor. Keza "ok" hecesinin Göktürk alfabesinde bir oku, "yay" hecesinin bir yayı andırdığı düşünülürse Banarlı için "ev" ya da "eb" hecesi de bir evi andırıyordu. Bu da bu sözcüklerin Türkçe olduğunu düşündürtüyordu ona.
Yanıldığını çok geçmeden anlayan Banarlı makalesinde "ev" sözcüğünün Türkçeye başka dillerden geçtiğini güzelce ifade ediyor:
"Şimdi öyle anlaşılıyor ki ev kelimesinin de aslı en eski alfabelerdeki "B" harfidir. Bu harf eski Mısır hiyerogliflerinde dört köşe, ev biçiminde bir plan-resimdi. Bugünkü Latin yazısına esas olan Yunan ve Sami alfabelerinde de aynı B harfi, bu ec resminin daha stilize edilmiş, iki odalı bir evin planı halinde yazılmıştı. Bugün hala latin yazısındaki büyük B, bu iki odalı ev planından başka bir şey değildir.
Bu harfin adı ise; hepsi de ev
manasına gelmek şartıyla, Sami-Arami dillerde "bet", Fenike
ve İbrani dillerinde "beth", Yunancada"beta"dır. Bu harfin Arapçadaki ilk adı da beyt=beyit'tir. Ayrıca eski Sümer çivi yazısında bu harfe çatılı ev biçiminde, yine ev manasında
ve ab sesiyle rastlanılmıştır.
İşte bizim Orhun Kitabelerimizde rastladığımız B=Eb harfi de ev manasındadır. Şimdi çok iyi anlaşılıyor ki Eb harfi, diğer bütün alfabelerde olduğu gibi daha hiyeroglifle ve belki daha evvel başlayan millet arası B harfiyle tam bir ortaklık halindedir.

***Göktürkçede mesela at kelimesi nasıl yek bir kalın t ile yazılır ve at diye okunursa ev=eb de tek bir b harfiyle yazılır ve eb=ev diye okunuyordu. Eski Türkçe'deki b=v değişimini hatırlayacaksınız.
İşte gördüğünüz gibi Banarlı Türkçe sandığımız bir tek heceli sözcüğün aslında benzer coğrafyaların ortak ürünü olduğunu bizlere çok güzel aktarmıştır. Sanırım içinde huzur bulduğumuz, nereye gidersek gidelim onun rahatını aradığımız mesken olan "ev"in bütün insanlığın ortak ürünü oluşu insanın içini daha bir ısıtıyor.
Sevgiyle kalın...

29 Nisan 2013 Pazartesi

OKUDUM:YALNIZLIK DÖRT BİN PERDE






Öyle yalnızım ki
Hapşırsam bir "çok yaşa" diyenim yok.
Saçlarım sakallarım birbirine vuslat
Bir devin su kanalından geçiyormuş hasret.
Dizeleriyle başlıyor "Yalnızlık Dört Bin Perde". Daha girizgâh bölümünden bize sanki oldukça "lirik" bir ifade biçimiyle karşı karşıya kalacağımızı işaret ediyor şair.
“Az yazıyorum, evet. Her kitabımın yayın tarihi arasında ortalama 7.5 yıl var. Hemen her saat şiir düşündüğüm şiirle iç içe yaşadığım halde, herkesten az yazmışım.” diye Tuğrul Tanyol’un bir sorusuna cevap veren Cemal Süreya, Günaçgün’ün öykündüğünü hiçbir yerde gizlemediği belki de en önemli şairdir. Şiirleri hakkında yorumlar yapmaya geçmeden önce şu nokta üzerinde durmalıyız: “Yalnızlık Dört Bin Perde” ilk eserini veren pek çok şairin ilk şiir kitabına göre oldukça hacimli bir eserdir.
Günaçgün’ün göğsüne taktığı apoletin "müzik icra eden adam" oluşu, okurda popüler kültüre hizmet edecek bir safsatalar, reklam kokulu sözler kitabı beklentisi yaratsa da, kitabı bitirdiğinizde, kulağınızda Türk edebiyatının vasatı aşabilmiş pek çok şiirine nazaran çok daha iyi dizeler kalıyor. "Yalnızlık Dört Bin Perde" bu anlamda belki de bir önyargının yıkılmasına vesile oluyor.
Yalnızlık Dört Bin Perde 15 bölümden oluşmakta ; şair çeşitli dönemlerde yazdığı şiirleri 15 başlık altında toplamış. İlk başlık, kitabın da adı olan Yalnızlık Dört Bin Perde. Şiirlerin bölüm başlıklarına uygun seçildiği gözden kaçmıyor. Şiirlere geçmeden önce kısa bir önsöz karşılıyor sizleri. Bir tür mensur şiir kaleme almış Günaçgün bu bölümde. Önsöz bir ithaf yazısını andırıyor "ve Cemal Süreya'ya..." diyerek sonlanıyor.
Önsözden yola çıkarak şairin edebiyatımızdaki "İkinci Yeni" akımından çokça etkilenmiş olduğunu kolayca söyleyebiliriz ki gerçeküstücülüğün insanı hayal dünyasında keyifli bir yolculuğa çıkaran pek çok izi var Yaşar Günaçgün’ün şiirlerinde. Buna rağmen onun şiirini tam anlamıyla İkinci Yeni’nin devamı olarak almak yanlış olacaktır. Postmodernizm’den de derin izler taşıyan şiirlerin yakın geçmişin bir ferdi tarafından yazıldığı unutulmamalıdır.
Sabit bir nokta senfoni
Tek nota artık uyumam
Balina geçişi ve ay tamam.
Yazının başında da belirttiğim üzere şiirlerinin çoğuna hakim olan lirizm pek tabii kendisini "aşk" tem'iyle ortaya koyuyor. Günaçgün'de "aşk" duygusunu pek çok şiirde "yalnızlık" ve "özlem" ile harmanlanmış olarak buluyorsunuz. Aşkı tanımladığı bir şiirinde: "En önce bahardır aşk \Almayayım belki sonra ama \ Aralarda bir biraz kahırdır aşk \ Akla karşı alınmış bir tavırdır aşk \ Ağırdır aşk” diyen şair adeta bir aşkın safhalarını sunarak okurunu düşündürüyor. Bu düşündürme işini çok şiirinde yineleyen şairin bu yönüyle Cemal Süraya ve Ece Ayhan’dan etkilendiği açıktır.

Nükte onun şiirleri için vazgeçilmez bir unsur. Bunu kitabın hemen her bölümünde görmeniz mümkün. Şair, şiirlerinde mizahi unsurları kullanarak lirizmin doruklarında gezdirdiği okuru gülümsetebiliyor. Şiirleri her dem içiniz burkularak değil, kendi dünyanızdan da kolaylıkla izler bulup gülerek takip ediyorsunuz. Bu yönüyle şairin Postmodernizm’in katı bireyselciliğine takılı kalmadığını fark ediyoruz
Ay parçası gibi kız dediler
Hayır dedim dolunay bütünü
Şişmandı
Benim için de bir dize yazar mısın dediğine
Sanırım pişmandı.
Şiirlerinde herhangi bir nazım biçimini bilinçlice kullanmayan şair “İkinci Yeniciler”in gelenekten yararlandığını düşündüğümüzde, serbest nazmı tercih etmiş, İkinci Yeni’nin anlamı ön plana çıkaran dizelerine nazaran şiirde ses unsuruna önem vermiştir. Şairin müzisyen kimliğinin şiirlerindeki müthiş müzikalitede pay sahibi olduğu aşikardır.
Sen bir bir
Ben bir bir bile değilizdir
Birbirimiz olmadığımız zamanlarda
Hani
Senin yarını sen bensiz
Benim yarımı ben sensiz tamamlayamam ya
Şimdi ortada bir abaküs sorunu var
Sen bir sensen bir boncuk sağa
Ben bir ben bir boncuk daha
Sen artı ben yani biz
İki değil de
Bir oluyoruz sağda
Yukarıdaki dizelerde de gördüğümüz gibi şair dize içi ve sonu uyaklar, ses tekrarları yani aliterasyon ve asonanslarla öncelikle okurun kulağına hitap etmeyi amaçlıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi şairin müzisyen kimliği dizelerin oluşturan sözcüklerin bir şarkı ahengiyle yan yana gelmesine vesile olmuştur. Bu durum Günaçgün’ün şiirlerinde salt vokabüler yapının sağlam olduğu; anlamınsa geride kaldığı şeklinde kesinlikle yorumlanmamalı. Şair ses unsurunu estetik kaygılarla ön plana çıkarmasına rağmen birkaç şiiri dışında anlamsal bakımdan hiç de sınıfta kalmamıştır.
Dün gece bir örümcekti
Tükürsem görünecekti
Bir şey vardı gecede geceyle unuttuğum
Dayardım alnımı lavabolara rahatlardı çocukluğum
Şiirlerinin genelinde benzetme ve istiarelerin çokluğu dikkat çekmektedir. Yalnızlık Dört Bin Perde imge bakımından zengin şiirlerle doludur. İmgelerin özgün oluşu şair adına bir artı oluştursa da şairi devir şartlarından bağımsız değerlendirmemeli, Postmodernizm’in bireyi yalnızlaştırdığı yazın dünyasında şairi bu unsurlara göre konumlandırmalıyız. Yalnız Dört Bin Perde bu anlamda anlaşılması güç pek çok imge de barındırmaktadır.
I
Çocuktum
Bir oyunda kandırmıştım
Horozlu saatimin akrep yelkovanını
Tam on sekizim sabahı
Beni erkenden uyandıracaktı
Sözünü tutmadı saat
Saat on sekizi çalmadı
Şimdi yaşım kaç geçiyor
Çocuk kaldım adamakıllı
II
Olivia’yı sevdim bir on sekizimde
Şimdi bütün on sekizlerim gözümün önünde
Hepsi hepsi bi tane
Yalnızlık Dört Bin Perde Ağustos 2003’te Epsilon Yayınlarınca yayımlanmış ancak ne yazık ki günümüzde baskısı tükenmiştir. Sanatçının kısa bir süre sonra yepyeni şiirlerle okurunun karşısına çıkacağı bilinmektedir. (farklı bir yayın evi ile yayımlanacaktır)
Günaçgün, hiçbir zaman adını büyük şairler arasında telaffuz etmese de şiirlerinin Türk edebiyatında yer edeceği, gelecek kuşaklarca söylenegeleceği, yapıtlarının günden güne şiire azalan ilgiyi artıracağı ortadadır. Bu anlamda Günaçgün ve benzeri şairleri önemsiyor, çalışmalarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.;Günaçgün’ün tabiriyle Attila İlham yani Attila ilhan gibi Türk edebiyatının belki de en büyük şairlerinden biri dahi kendi şiirleri hakkında Dr. Yakup Çelik ‘in akademik çalışma yapıp Şubat Yolcusu kitabını çıkarmasına çok şaşırdığını düşündüğümüzde müzisyen şairler hakkında bir doktora çalışması bu cevherlerin parlamasına vesile olacaktır.
Günaçgün’le bitirelim keyifli okumalar:
Benimki aşk değil
Alçaktan uçan sevdalı bir güvercinim ben
Unutulmamak için
*** Yazıdaki eskiz çalışması www.yasaronline.net adresinden alınmıştır ve Yaşar Günaçgün'e aittir.

26 Nisan 2013 Cuma

İZLEDİM: GÖZLERİNDEKİ SIR

Bu yazım sinefillere değil tabii ki. Benim gibi amatörlere hitap eden bir yazı yazmak geldi içimden. Bizim gibi amatör sinemaseverler için varsa yoksa Hollywood vardır ki Holivud’un doğru yazımını bile tam anlamıyla bilmeyiz. Buna rağmen Bollywood’tan, Fransız ve İngiliz sinemasının bazı baş yapıtlarına da hasbelkader denk gelmişizdir. Uzakdoğu ve Latin Amerika sinemasındansa bihaberizdir.

Kabul etmeliyim ki sinema dünyasını bir hayli geriden takip ediyorum öyle ki 2010′da en iyi yabancı film oskarını almış olan bu Arjantin işi başyapıtı yeni izleyebildim ve bu aralar güzel bir film arıyorum diyen amatör sinemasevere bu filmi önerdim.

Neyse sadede gelmenin zamanıdır. Benjamin Esposito, Arjantin’de görevini tamamlamış yani emekliye ayrılmış bir savcıdır. İşi bıraktıktan sonra çok sevdiği edebiyat alanında bir eser bırakmak ister. Bir roman yazmaya koyulmuştur.İşin içinde bir roman ve mazisinde savcılık olan bir yazar varsa orada sıkıcı bir sinema filmi hayal etmek olmaz. Romanının içeriği görevdeyken araştırdığı ve onu derinden etkilemiş bir tecavüz olayıdır. Eski savcı yeni yazar, romanına nasıl başlayacağına bir türlü karar verememektedir ve yardım alabilmek için yıllarca beraber çalıştığı arkadaşlarının yanına dönmeye karar verir. Özellikle müdüresi İrene’nin fikirlerini merak eder yazarımız. Başında bulunduğu o davada atlanmış, çözülememiş çok şey vardır.

Film tahmin edebileceğiniz gibi geçmişe dönüşlerle kendisini gösteriyor ve sizi 1970′lerin Arjantin’ine götürüyor. İşin içinde Arjantin olur da futbol olmaz mı? Futbol ve stadyum kültürü öyle güzel iliştirilmiş ki filmin içine. Bir an kendinizi Arjantin’de önemli bir lig mücadelesinin içinde buluveriyorsunuz.
Sanırım filmi izleyen şanslı kitle, film boyunca pek çok konu hakkında hem hayatınızı hem de dünyayı sorgulayacaksınız. Yerinde olsaydım ne yapardım gibi empati filmleri vardır ya öyle bir film Türkçe adı ile “Gözlerindeki Sır”

Konusu ve filmin iletisi hakkında daha fazla bilgi vermenin gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Hani bazı filmler vardır sonuna dek hiçbir şeyi doğru tahmin edemediğinizi anlarsınız. “Gözlerindeki Sır” tam da bu açıklamaya uygun bir film. Filmi izlerken güleceğiniz pek çok sahne de var. Özellikle B.Esposito’nun yardımcısı sizi kahkahalara boğacak eminim.
Evet, sanırım filmi izledikten sonra kulaklarım uzun süre çınlayacak, kötü sözler işitmeyeceğimi umuyorum. Keyifli seyirler!

25 Nisan 2013 Perşembe

EYFEL KULESİ


Maupassant, demir yığını ve çirkinlik abidesi olarak gördüğü Eyfel Kulesi'nden nefret edermiş ama her akşam yemeğini kulenin ikinci katındaki bir resoranda yermiş.
"Niye?" diye sorduklarında:
"Koca Paris'te, bu iğrenç yapıyı görmeden keyifle yemek yiyebileceğim bir tek burası var" diye cevap vermiş.

24 Nisan 2013 Çarşamba

RAKI ŞİŞESİNDE BALIK OLMAK

Her insanın kendi ölçeğinde hayalleri var. Hayalini yazar ya da şair olmak olarak kurgulayanlar hayatlarının pek çok döneminde büyük sanatçıların büyük eserlerine ve pek tabii o dev sanatçıların yaşayışlarına öykünürler.

Sanatçı olmaya karar vermek statünü "fikir çilekeşi" olarak belirlemek sanıyorum. Tabii insan ben sanat icra eden adam olacağım deyince sanatçı olmuyor orası ayrı ancak yaratı peşinde koşan bir insan olmaya karar vermek söylediğim çileyi de beraberinde getiriyor. 

Sanatçıların durumlarından şikayetçi olduklarını sanmıyorum, bu durum onlar için mutsuzluk vesilesi olsaydı sanırım hiçbiri bu işe devam etmezdi. Her neyse öykündüğüm, öyle olmayı istediğim sanatçıların hayatlarına dair ayrıntılar öğrendikçe acaba "onların yerinde olmak ister miydim ?" sorusunu da kendime sormadan edemiyorum.

Şiirlerini hayranlıkla okuduğum Orhan Veli olmak ister miydim mesela? Sanırım hayır! Arkadaşlarını hoş sohbeti ve esprileri ile mutlu eden bir zaat imiş Kanık. Hoş sohbetini bitirip masadan birkaç dakikalığına izin aldığında uzun müddet onu görmeyeceklerini anlarmış arkadaşları. Kim bilir nerelere gider, neler düşünür, neler yaparmış?  Hangi fikir çilesini kafasında barındırıyorsa artık "rakı şişesinde balık" olmayı arzulamış biliyorsunuz üstad. Ben o denli keyif budalası olduğuna inanmıyorum onun.  Bir Ankara gecesi, belediye çukurunu fark edemeyip içine düşecek denli içiyorsa şair  bir şeylerden kurtulmayı arzuluyordu gibi geliyor bana.

Mekteb-i Sultani'nin bahçesinde yanına kimsecikleri yaklaştırmadan Baudlaire'den şiirler okuyan çekingen, karamsar çocuk Cahit Sıtkı da olmak istemezdim. Hayatı boyunca aynalardan kaçacak, ölüm korkusunu bedeninden atamayacak, aşık olduğu ve açılabildiği "kadınıyla" birkaç sene evli kalabilecek , son günlerini hastane odasında konuşamadan en yakın arkadaşına seslenemeden geçirecek bir "çilekeş" olmayı kim arzu eder ki ? 

O, hayata veda ederken memnuniyetini dile getirip "üstü kalsın" dese de çok kolay bir hayat yaşamamış usta Cemal Süreya. Onun da hayatını yaşamak istemezdim mesela. O da zaten "başkasının hayatını istemediğime göre mutlu olabilmişim" der ya. Üvey anneyle geçen işkenceli seneler, ilk aşkla yapılan ama  travmaya dönüşen bir evlilik, ardından evlilikler evet bir sürü evlilik. Sonunda evlat dayağıyla öbür dünyaya uzanmaca...

Sözü fazla uzatmamalı. Ah o şiirlerinizi ben yazmalıydım dediğim birkaç şair bunlar. Hala "keşke o şiirleri ben yazsaydım" desem de biliyorum ki o hayatları yaşamadan o şiirleri yazmak mümkün değil. O hayatları tercih etmediğime göre benim öyle şeyler yazmam da sanıyorum imkansız. Basit bir önerme ama insan için güzel bir sağlama sunuyor. Ben diyorum ki bir sanatçı yarattıklarına bu açıdan da bakmalı.

30 Kasım 2012 Cuma

YAZDIM: GÖKKUŞAĞINA KIRGIN

İlkokuldan kalma tarih bilgimizle
Konuşuyoruz durmadan işte
Manşetler yönlendiriyor fikrimizi,
Filler tepede bizimçin tepişirken sanki
Acımadık öldürdük birbirimizi

Yobazın sağı solu olmaz dini, imanı
Tamam düşündüğünü savunacaksın belki aşkla
Ama dost, fırtınaların en güvenli limanı
Acımayacak, yıkacaksan onu başka !

Bak ondan, şundan, bundan beklerdim
Bir rakı sofrasını terk etmeyi
Hiç düşünmez kara kaplıya eklerdim
Bil, sana yakıştıramadım bu gitmeyi

Bazen en ikircikli duyguları ve çelişkiyi
Aşık çeşidi basit şiirler anlatır
Dostluk, gerektirir fikri bölüşmeyi
İnsanı nedense dost bildikleri kanatır