4 Eylül 2013 Çarşamba

İZLEDİM: KELEBEĞİN RÜYASI


Yoğun bir döneme rastladığı için Kelebeğin Rüyası'nı izleyememiştim. Geçen gün bir fırsat yaratıp bu güzel Yılmaz Erdoğan filmini izledim. Filmin sonunda-aslında film boyunca- boğazımda bir yumru varmış da yutkunamıyormuşum hissine kapıldım. Film bitti ve araştırmaya başladım. Filmde başrolü paylaşan iki kahramanın gerçek kişiler olduğunu öğrenince utandığımı itiraf etmeliyim. Şiirle bunca ilgiliyken nasıl olmuştu da Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'yu daha önce hiç duymamıştım? Bu da kendi adıma "öğrenmenin yaşı yoktur" savını destekleyen bir durum oldu.

Film genel izleyiciyi etkilemiştir buna şüphe yok ancak edebiyatseveri iki kat etkilemiştir diye düşünüyorum. Yılmaz Erdoğan'ın Zonguldak'ta yaşayan ve henüz 20'li yaşlarının başlarında verem yüzünden hayatlarını kaybeden iki edebiyat tutkununu beyazperdeye taşımasını takdir ettim doğrusu. Şiirleri vasıtasıyla edebi kişiliğine de aşina olduğum Erdoğan'ın kenarda köşede kalmış ve gencecik yaşta hayata veda etmiş bu iki sıkı dostun dramını filmine konu etmesi beni şaşırtmadı. Buna rağmen Yeşilçam'da beni şaşırtan çok şey var elbet bunların en önemlisi de  edebiyat dünyamızda hayatıyla beyazperdeye yakışan bunca  isim varken onların filmler sayesinde izleyiciyle buluşamaması tabii ki. Senaristlerin böylesine büyük bir deryadan yeterince balık tutamamasına inanamıyorum gerçekten.  

Filmde cins şairlerimiz arasında adı büyük harflerle yazılabilecek Behçet Necatigil, genç şairlerin fikir babası ve hocası olarak yer alıyor. Hayalimdeki Behçet Necatigil'den çok da farklı bir portre çizmemiş Erdoğan. Evlerin Şairi unvanına uyabilecek sakinlikte ve babacanlıkta bir karakter yansıtmış perdeye. Rüştü Onur ve Muzaffer Uslu'yu canlandıran iki sanatçı da rollerinin hakkını veriyor allah için. Hem Mert Fırat hem de Kıvanç Tatlıtuğ içlerinde edebiyat aşkını barındıran sanatçıların her halini başarı ile yansıtıyor. Belçim Erdoğan'ın oyunculuğuna karşıma çıktığı ilk andan beri mesafeli yaklaştım, nedense bu filmde de görüşüm değişmiyor.

Filmde döneme dair aklımı kurcalayan, "Gerçekten böyle miymiş?" dediğim olaylarla da karşılaşmış oldum. Mesela Zonguldak'taki kömür madenlerinde çalışan köylülerin mükellef olma durumları beni çok şaşırttı. Bir anlamda cezaevi şartlarında çalışıyorlardı açlık ve yokluk içinde kıvranan bu insanlar. Verem'in ülkemizde 1940'larda bu kadar etkili olduğunu bilmiyordum mesela. Verem'in 1900'lü yılların başında tehdit olmaktan çıktığını ve  Heybeliada'daki senatoryuma hastaların sıra ile  alındığını da...

Filmde pek çok şiir sever gibi beni derinden etkileyen kareler tabii ki şiire ve edebiyata ilişkindi. Şairlerimizin Varlık dergisinde yayımlanacak şiirlerini beklemeleri, iki gencin bırakın daktiloyu kağıdın bile zor bulunduğu yıllarda şiirlerini duvarlara yazma pahasına edebiyata tutkuyla bağlı oluşları, her şair gibi şiirlerine fazlaca güvenmeleri ... Eserlerinin yayımlanmasını beklemeyenin bilemeyeceği türden duygulardı bunlar. 

Sözün kısası, edebiyat dünyasında basitliğiyle kenara itilmiş olsa da her zaman bana sempatik gelmiş olan Garip'in hüküm sürdüğü yıllarda, o akıma bağlı şiirler kaleme alarak Varlık'ta boy göstermeye çalışan hevesli,idealist şairleri ekranda görünce duygulandım. Onların sefalet içinde ölmeleri üzmedi mi beni, tabii ki üzdü ama onlar için ölümün değil de tarih içinde silinip gitmenin ne denli büyük bir acı olduğunu anladığımda sevindim. Çünkü bu iki şair asla ama asla unutulmayacaklar ve şiirleriyle yaşayacaklardı. İki dostun şiirleri Varlık'ta yayımlanınca bir şiirimin ilk kez bir edebiyat dergisinde yayımlandığı gün geldi aklıma. Sevindiğim, gurur duyduğum, işte bu! dediğim gün...  Necatigil gibi bir ustanın, bir yol göstericinin eksikliğini de hissettim film bitince. Cins şairlerin hayatın içinde gerçek bir birey olarak yer aldığını, öğrenciler yetiştirdiğini, yol gösterdiğini görüp durumuma hayıflandım. Gencecik yaşta verem yüzünden hayatlarını kaybeden bu iki dosta "Ne şanslıymışsınız arkadaşlar !" dedim kısık bir sesle.

2 Eylül 2013 Pazartesi

DENEDİM: SAMİMİYET


Ataç’a öykündüğümü bilin de isterseniz sonrasında “Bu ne samimiyet ey muharrir bozuntusu?” ; “Ne bu böyle selamlar sabahlar ?” diye yadırgayın beni.
 Selam  ey kârî, bu da Mehmet Âkifvâri olsun!
Madem samimiyetten ve onsuzluktan yani  yapmacıklıklardan bahsedeceğim, samimi olmalıyım değil mi?  Evet samimice itiraf etmeliyim ki bunları yazmak üstâd Ataç’ın bir denemesini okuduktan sonra aklıma düştü.  Sadece üstâd bir şeyler düşünüyor değil ya samimiyet üzerine, bizim de yarım yamalak olsa bile birkaç sözümüz var elbet.
 Samimiyet denince nedense aklıma yapmacık hareketleri olan, etrafına “Samimiyim ben portresi çizen insanlar” geliyor. Samimiyeti yapmacıklıkla özdeşleştirmemin, bu güzel davranışa böyle olumsuz yaklaşmamın elbette bilinçaltımda uyuyan sebepleri olmalı.
Konu samimiyet olunca insanları üçe ayırıyorum: Samimi olanlar, samimi olmayı başaramayanlar  ve samimi taklidi yapanlar. Samimi insanlar iyi niyetlerini insana dair güzel hareketlerle süsleyebilen ideal insanlar benim gözümde. Samimi olamayanlar özlerinde iyi ama bunu davranışa dökemeyenler. Ustalıkla samimi taklidi yapabilen grupsa belki de insan hayatının en tehlikelileri. Hiçbir insanın doğuştan kötü olamayacağına inanan ben, böyle insanlarla karşılaştığımda bu insanların neler yaşayıp  da o hale geldiklerini düşünüyor, nasıl  usta bir oyuncu gibi taklit yapabildiklerine hayret ediyorum.  Bütün bunları düşünürken insanın kendine toz konduramayan, hayatı çevresindeki insanlardan ibaret sayan  ve  genelde empati özürlü bir varlık olduğu gerçeğini aklımdan bir an bile çıkarmıyorum.
Evet sevgili okur, kendime insan sarrafı yakıştırmasını yaparsam yalan söylemiş olurum. İnsanlar hakkında her normal insan kadar fikir üretebiliyorum.  Sözgelimi alıngan bir insanın alıngan olduğunu anlamam acı bir tecrübe sonucu ve çok sonra gerçekleşebiliyor. Kıskanç bir insanın varlığını yıllar sonra öğrenebiliyorum.   Bu ve buna benzer örneklere rağmen söylemeliyim ki yapmacık bir insanı çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde algılayabiliyorum. Sevimli görünmek için atılmış bir bakış, bir cana yakınmış gibi sergilenen davranış, ağızdan birbiri ardına kolayca dökülen sevgi sözcükleri ve pek tabii yazıyla asla anlatılamayacak insanın altıncı hissini harekete geçiren envai çeşit jest ve mimik.
            Biliyorum ki benim gibi tespitler yapanlar oldukça çok aranızda  ki onlar bahsi geçen insanların çıkarları uğruna giremeyecekleri rol olmadığını gayet  iyi bilirler. Hal hatır sorulmamış birkaç ayın ardından ucunda çıkar hesaplarının döndüğü besbelli bir buluşma çağrısını tiksinerek kabul etmek zorunda kalanlardan bahsediyorum yahu. Evet siz, benim gibi tespitler yapabilen okurlarım! Bazen siz değil misiniz en iyi repliklerle süslenmiş ve sinema perdesine yansıtılsa göz yaşartacak bir yardım çağrısına “evet” demekten başka seçeneği kalmayanlar ? Bu evetin ardından yine ketenpereye getirildiğinizi, kullanıldığınızı hissedip hırs küpüne dönenler ? Buradan da şu sonuç çıkıyor değil mi ? Yapmacık davranışları olan insanları tespit edebilmek yalnızca kullanıldığınız hissini anlamlandırabilmede “ilk” aşamadır. Böyle bir insanı tespit ettiğinizde yalnızca ileride o yapmacıklığın kurbanı olabileceğinizin olasılığını bilebilirsiniz. Bu tespit yeteneğiniz ne yazık ki bir daha kullanılmayacağınız anlamına da gelmez.  Bu insanlara “hayır” diyebilmek ancak ve ancak yeni bir yazının konusu olabilir.


Kalın sağlıcakla!

9 Temmuz 2013 Salı

OKUDUM, DİNLEDİM: SEN BANA BAKMA, BEN SENİN BAKTIĞIN YÖNDE OLURUM



Geçtiğimiz günlerde şairlerin kendi seslerinden şiirleri ve kütüphanemdeki yerleri hakkında yazmıştım. O külliyatın içine-külliyat da denemez belki ama- Özdemir Asaf'ın Kendi Sesinden Şiirleri de eklendi. Albüm kitabı şöylece tanıtayım size:

Kitap pek çok ses kaydında olduğu gibi YKY'den çıkmış. Bu konuda yanlış bilmiyorsam YKY ve İş Bankası Yayınları en önde gidiyor. Asaf'ın ses kaydı Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum başlığı ile satışa sunulmuş ki şairin  en meşhur dizelerindendir bunlar.

Gelelim bu güzel ses kaydının yapılmasına vesile olan olaya. Orhan Veli'nin sesini bizlerle buluşturan vak'a bir yılbaşı gecesi eğlencesiydi. Nazım Hikmet arkadaşı Bedri Rahmi'yi kıramamış ve mikrofonun başına geçmişti. Behçet Necatigil de Almanya'ya gittiğinde sesini kaydetmek için bir cihaz almış onun karşısında keyifle söylemişti şiirlerini.
Asaf'ın durumu bunlardan biraz farklı. Yok yok çok farklı. Kitabın önsözünde sözü Asaf'ın kızı Seda Arun alıyor. Söze bir erkek arkadaşı olduğunu,  evlenmek istediğini anlatmak için babasının yanına gittiğini anlatmasıyla başlayan Arun, Asaf'ın şiirlerinde kendini belli eden şu enteresanlıkla karşılaşıyor. O yadırgamıyor tabii Asaf'ın kızına öğüt verirken kullandığı bu yönteme olsa olsa bizler şaşırırız. Asaf, eşinden şiir kitaplarını rica ediyor. Evet, düşündüklerini ve öğütleyeceklerini şiirleriyle dile getirmeyi severmiş Özdemir Asaf. Bu vesile ile babasının şiirleri okumaya başlamasını fırsat bilen Seda Arun o gün kayıt düğmesine basıyor. Şöyle dile getiriyor bu durumu Seda Arun: Düşünmeden bastığım o teybin düğmesiyle Özdemir Asaf'ın sesini kaydetmiş olmamın ne kadar önemli olduğunu çok sonraları anladım.

Evet sizler de şairin kızının düşünmeden bastığı o kayıt düğmesinin ardında büyük bir şairin aynı zamanda büyük bir hatip oluşuna, Asaf'ın  r'leri söyleyemeyişindeki sıcaklığına şahit olmak istiyorsanız mutlaka bir kitapçıdan edinin bu nadide seçkiyi. Bu tip albüm kitaplar tükenince bulması zor oluyor baştan belirteyim. Keyifli dinlemeler.

7 Temmuz 2013 Pazar

OKUDUM,İZLEDİM: SİNEKLERİN TANRISI

W.Golding'in Sineklerin Tanrısı romanını çokça geç kaldıktan sonra okuyabildim. Zararın neresinden dönülse kardır düsturuna uyarak iyi ki okumuşum diyorum çünkü romanı okurken büyük bir keyif aldım. Aslında bambaşka bir amaçla yazılmış izlenimi veren alegorik romanlara bayılıyorum. 1984, Hayvan Çiftliği, Körlük, Satranç ve Dönüşüm öyküleri bu bahsettiğim tarzda kitaplar ve kütüphanemin en değerli yerindeler.Bu eserleri okurken okuma boyunca düşünüyor, sorguluyor ve yazarların anlatmak istediklerini sembollere   nasıl ustalıkla aktardıklarına şahit  oluyorsunuz.
Sineklerin Tanrısı romanının da böyle alegorik bir roman olduğunu biliyordum. Bu okurken sembolleri arama hissiyatını beraberinde getiriyor. Olumlu bir önyargı oluşuyor anlayacağınız.  Her satırı, her diyaloğu "Yazar burada neye işaret etmek istemiş acaba?" sorusunun eşliğinde okuyorsunuz. Golding, eserini İngiliz edebiyatının klasiklerinden Mercan Adası adlı çocuk kitabına nazire olarak yazmış. Mercan Adası'nda ıssız bir adaya düşen çocukların içgüdülerinin yardımıyla asil İngiliz sistemini adada inşa etmeleri, hamasi bir dille anlatılıyor. Kitap İngiliz gençliğinden de başkası beklenemezdi mesajını iletiyor okura.Bir nevi harikalar diyarı yaratıyor yazar.



İkinci Dünya Savaşının en kirli atmosferlerinde bizzat savaşarak bulunan Golding'in bir ada yaratarak bu adaya harikalar diyarı havası vermesi beklenemezdi tabii. Romanda neyden kaynaklandığı belli olmayan bir uçak kazası ile adaya düşen 15-20 çocuğun adaya uyum süreçlerini ve bu sürecin çalkantılarını bulacaksınız. Romanın içeriği hakkında çok fazla detay vererek kitabı henüz okumayanların heveslerini kaçırmak istemiyorum ama okurun  çocukların düştükleri bu kara parçasının ne olduğunu anlama noktasından, demokratik bir seçimle liderlerini seçmelerine uzanan, sonrasında insanın içgüdüleri ve baskılanmış yanlarının açığa çıkmasına kadar uzanmasına pek çok şeyi yaşayacağının haberini vermenin romanın keyfini azaltmayacağına inanıyorum. Kitabı bitirdiğinizde çevirmen Mina Urgan'ın kitap hakkındaki düşüncelerini mutlaka okumalı, alegorik eserde sembollerin neleri ifade ettiğini bir de Mina Urgan'ın gözüyle görmelisiniz. Bu söylediğim İşbankası yayınlarının Modern Klasikler Serisinin 1.kitabı olan Mina Urgan çevirisindedir.

Kitapta herkesin kendisine yakın hissettiği bir kahraman olacaktır. Kiminiz Ralph'ı kiminiz Simon'u kiminiz Domuzcuk'u kiminiz de Jack'i kendinize yakın hissedeceksiniz. Ben Domuzcuk'u çok sevdim. Gerçi Mina Urgan'ın yazısını okuduktan sonra toplumda hangi kesmi temsil ettiğini çok iyi anladım ama yine de sözlerini, davranışlarını çok sevdiğim o tombişin :) Acaba siz kimi seveceksiniz?

Kitabın uyarlama iki adet filmi mevcut. Biri sanırım 1968'de çekilmiş. Ben kitabı bitirir bitirmez 1990 yapımı olanı izledim. Genel çerçeve itibariyle romana uyulmuştu ama hem filmin alegorisi hem de bazı önemli detaylar filmde saklanmış gibi geldi bana. Bu anlamda başarılı bir uyarlama olmadığını düşünüyorum 1990 yapımının. Zaten bir filmde yalnızca çocukların oynaması oyunculuk kalitesini de birkaç kademe aşağıya çekiyor ister istemez. Bu anlamda tembellik edip filmini tercih etmeyin keza kitaptaki alegoriden alacağınız tadı asla filmde bulamayacaksınız.

Okumayanlar için keyifli okumalar diliyorum, okuyanlar için ileride bir yazı yazmayı daha düşünüyorum, iyi pazarlar!!

3 Temmuz 2013 Çarşamba

DİNLEDİM: SOLGUN BİR GÜL OLUYOR DOKUNUNCA

Şiirde ses benim için çok önemlidir ama bu kez bahsedeceğim ses şiirin ahenk unsuru olan ses değil. Şairlerin kendi sesleri... Sizleri bilmem ama ben şairin sırlarına eriştikçe şiirini daha çok sevenlerdenim. Bu yüzden Haluk Oral'ın yazılarını çok severim mesela. Şairlere yazarlara onların hayatlarına ilişki ne güzel detaylar içerir onun yazıları. Şiir Hikayeleri de böyle bir kitaptır.
Durun durun asıl bahsetmek istediğim konudan uzaklaşmayayım daha fazla. Ne diyordum, şairlerin sesleri evet! İlla hayatlarına ilişkin şeylerle mi mutlu olacağım canım sanatçıların seslerini duymak da büyük keyif veriyor bana. Hele ki kendi şiirlerini bir banda okumuşlarsa değmeyin keyfime. Kütüphanemde ya da bilgisayarımda öyle aman aman bir külliyatım yok ne yazık ki, ama elimde olanlarla da mutlu olmayı biliyorum sanırım. Nazım Hikmet'in sesinden şiirler bilgisayarımda duruyor. Yanlış hatırlamıyorsam YKY basmıştık o önemli eseri. Attila İlhan'ın sağlığında şiirlerini profesyonel bir kayıt odasında müzik eşliğinde okuduğunu edebiyat meraklıları bilir. O seri DVD'lerin arasında. Çok kıymetli bir koleksiyon o. Hele Kaptan'ı okuyuşu yok mu? Hala tüylerimi diken diken ediyor. Bir yıl önce kitaplığımın en değerli koleksiyonlarından birine sahip oldum. YKY'nin Orhan Veli'nin kendi sesinden yayımladığı şiirler tabii ki bahsettiğim. Onun sesini duymuş olmak tüylerimi diken diken etmekle kalmamış gözlerimi yaşartmıştı. Necip Fazıl Kısakürek'in kendi sesinden şiirleri de bilgisayarımda durur mesela. Ve son olarak Behçet Necatigil'in sesinden şiirlerini dinleyebiliyorum artık. Onu da YKY Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca ismiyle yayımlamış zamanında. Şiirlerini değil ama birkaç soru üzerine sesine ulaştığım şairlerden biri Cemal Süreya oldu. Kafamdaki gibiydi sesi çok ilginç. TRT'de katıldığı bir programda kaydetmişlerdi sesini. Bir dostumun önerisiyle Özdemir Asaf'ın da kendi sesinden Lavinia adlı şiirini dinleyebildim nasıl mutlu oldum anlatamam. Sanatçının r'leri söyleyemediğini de o kayıt sayesinde öğrendim. Şimdi Ahmed Arif'in kayıtlarını arıyorum. Varmış ve harika okuyormuş zaten muhteşem olan şiirlerini

Şiirde ses benim için çok önemlidir diyorum ya, ah keşke şiirlerini kendi sesinden dinleyebildiğim sanatçılar arasına şunlar da eklenebilseydi: Cahit Sıtkı Tarancı, Sezai Karakoç, Ahmed Haşim, Behçet Aysan...



15 Mayıs 2013 Çarşamba

SANAT TOPLUM İÇİN Mİ, İNTİHAR İÇİN Mİ ?

Pozitivizm, natüralizm gibi felsefi ve edebi akımları sıkıcı lise edebiyat ya da felsefe derslerinden hatırlayanlar için Beşir Fuad ne ifade eder bilmem ancak bu toprakların ilme, fenne kısacası pozitif bilimlere yürekten inanan insanlarındandır adı geçen sanatçımız.
Beşir Fuad 1852 İstanbul doğumludur. Çağdaşları gibi iyi bir eğitimin sonrasında önemli devlet görevlerine getirilen Fuad, döneminin diğer sanatçıları kadar adını duyuramasa da enteresan ölümü ile hafızalara kazınmıştır.
Beşir Fuad, ülkemizde Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçılarından Nabizade Nazım gibi Natüralizm akımının etkisinde kalmış, ülkemizin de ilk pozitivisti olarak değerlendirilmiştir.
Natüralizm akımı realizmdeki gerçeği gözlemlerle arayan anlayışın bir kademe artmış halini temsil eder. Natüralist sanatçılar eserlerini neredeyse istatistiki bilgilerle doldurulmuş deney raporlarından yola çıkarak oluştururlar. Edebi malzemeyi adeta bir laboratuvar olarak gördükleri Natüralizm akımının prensipleriyle yoğurur ve oldukça gerçekçi eserler ortaya koyarlar. Dünya edebiyatında hepinizin bildiği gibi Emile Zola bu akımın en önemli temsilcisidir.
Konuyu somutlaştıralım. Natüralist bir yazar eserini Yörükler ile ilgili yazmak istiyor olsun. Anlayışına göre uzun uzun gözlemler Yörükleri. Öyle ki bu insanların gerçek davranışlarını eserlerinde vermek mecburiyetindedir. Hatta natüralist yazarımız Yörüklerin arasına karışarak onlardan biri gibi yaşamaya başlar ve o insanların yaşayışlarını bizzat yaşamak ister.
Bazılarınız bütün bu anlattığın sıkıcı şeylerin Beşir Fuad'la ne ilgisi var ki diyecektir. Başta da belirttiğim gibi sanatçımız ülkenin ilk pozitivist ve natüralistlerindendir. Yazdığı eserlerde gerçekliği birebir yansıtmayı amaçlar. Ve yine başta da belirttiğim üzere ölümüyle hafızalara kazınmıştır.
Bilimin toplumun gelişimindeki önemini çok iyi kavrayan değerli sanatçının intiharı üzerinden çok yorumlar yapılmıştır. Bazı edebiyat tarihçilerinin de iddia ettiği gibi ölüm hissini anlamak ve bunları bir edebi metin olarak kaydetmek için intihar eden Beşir Fuad, natüralistlerin yöntemlerinden yola çıkmış olmalıdır. İntiharı sırasında kaleme aldıklarının ailesi tarafından imha edildiği söylenen yazarın ölümü öncesinde yazdıklarını ve intiharı sırasında yazdığı iddia edilen yazısını bir kez daha yayımlayalım:
İntiharı öncesi Ahmet Mithat Efendi'ye yazdığı mektubundan:
“…Hayatımda fenne hizmet eylediğim gibi, cenazemin de öyle hâdim olmasını arzu eylediğimden, cenazemi teşrih olunmak üzere teberruan Mekteb-i Tıbbiye’ye terk eyledim ki veresem şu arzuma mâni olmazlar. İntiharımı da fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına ‘klorit kokain’ şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim…”
İntiharı sırasında yazdığı iddia edilen parça:
“Ameliyatımı icra ettim hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”



2 Mayıs 2013 Perşembe

BU EV HEPİMİZİN

Bugün edebiyat üzerine değil de dilbilim üzerine yazmayı istedi canım. Nihad Sami Banarlı'nın "Türkçe'nin Sırları" adlı güzel kitabından bir makaleyi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Bu kitapta Türkçe'nin ilginç yanlarından, üstadın dil üzerine düşüncelerine pek çok şeyi bulabiliyor insan.
Neyse başlıkta da gördüğünüz üzre okuduğumda bana ilginç gelen bir yazı oldu "GÜZEL EVİN HİKAYESİ" makalesi. Makalenin bütününü okumanızı tavsiye ederek şöylece özetleyeyim size bu güzel yazıyı:
Yazar makalesinin başında, uzun zaman, kendisinde sıcacık duygular uyandıran "ev" kelimesinin Türkçe oluşuyla övünmesinden bahsediyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sonrasında içine bir kurt düşüyor ve bu güzel kelimenin öztürkçe olup olmadığını araştırmaya başlıyor.
Makalesinin sonraki bölümünde evin Türkler için "çadır" olduğunu vurgulayan yazar Oğuz Türkleri için söylenegelen "göçer evlü" sözünü hatırlatıyor okura.
Çadır gerçekten de göçebe bir toplum olan Türkler için her dem bir sığınak olmuştur. Türkler özenle süslediği çadırlarına "Ban Ev" derdi. Bu ulu çadır anlamına geliyordu aynı zamanda.
Çadırın böylece öneminden bahseden Banarlı, ev sözcüğünün öz be öz Türkçe olduğunu ispatlamaya çalıştığı günlere ithafen bu ispatı neye dayandırdığını da açıklıyor:
Ona göre Türklerin ilk yazılı metinlerinden olan Orhun Kitabelerinde kullanılan alfabe ev sözcüğünün Türkçe oluşuna deliller barındırıyor. Keza "ok" hecesinin Göktürk alfabesinde bir oku, "yay" hecesinin bir yayı andırdığı düşünülürse Banarlı için "ev" ya da "eb" hecesi de bir evi andırıyordu. Bu da bu sözcüklerin Türkçe olduğunu düşündürtüyordu ona.
Yanıldığını çok geçmeden anlayan Banarlı makalesinde "ev" sözcüğünün Türkçeye başka dillerden geçtiğini güzelce ifade ediyor:
"Şimdi öyle anlaşılıyor ki ev kelimesinin de aslı en eski alfabelerdeki "B" harfidir. Bu harf eski Mısır hiyerogliflerinde dört köşe, ev biçiminde bir plan-resimdi. Bugünkü Latin yazısına esas olan Yunan ve Sami alfabelerinde de aynı B harfi, bu ec resminin daha stilize edilmiş, iki odalı bir evin planı halinde yazılmıştı. Bugün hala latin yazısındaki büyük B, bu iki odalı ev planından başka bir şey değildir.
Bu harfin adı ise; hepsi de ev
manasına gelmek şartıyla, Sami-Arami dillerde "bet", Fenike
ve İbrani dillerinde "beth", Yunancada"beta"dır. Bu harfin Arapçadaki ilk adı da beyt=beyit'tir. Ayrıca eski Sümer çivi yazısında bu harfe çatılı ev biçiminde, yine ev manasında
ve ab sesiyle rastlanılmıştır.
İşte bizim Orhun Kitabelerimizde rastladığımız B=Eb harfi de ev manasındadır. Şimdi çok iyi anlaşılıyor ki Eb harfi, diğer bütün alfabelerde olduğu gibi daha hiyeroglifle ve belki daha evvel başlayan millet arası B harfiyle tam bir ortaklık halindedir.

***Göktürkçede mesela at kelimesi nasıl yek bir kalın t ile yazılır ve at diye okunursa ev=eb de tek bir b harfiyle yazılır ve eb=ev diye okunuyordu. Eski Türkçe'deki b=v değişimini hatırlayacaksınız.
İşte gördüğünüz gibi Banarlı Türkçe sandığımız bir tek heceli sözcüğün aslında benzer coğrafyaların ortak ürünü olduğunu bizlere çok güzel aktarmıştır. Sanırım içinde huzur bulduğumuz, nereye gidersek gidelim onun rahatını aradığımız mesken olan "ev"in bütün insanlığın ortak ürünü oluşu insanın içini daha bir ısıtıyor.
Sevgiyle kalın...