7 Ocak 2016 Perşembe

SEYAHATNÂME: ST.PETERSBURG




Vize sorunu yokken kuzeyde görülesi yerlerin en güzeli diye tabir edilebilecek St. Petersburg'u anlatmak daha iyi olurdu belki ama her şeye rağmen Rusya'ya girmeyi başarabilenler için deneyimlerimizi paylaşmak isterim.

I.gün

22 Eylül Salı günü Denizli'den İzmir'e ulaşıyoruz ve hazırlanmaya da fazla vakit ayıramadan Adnan Menderes'in yolunu tutuyoruz. 
Benim için Rusya tam bir bilinmezlik. Eşim daha önce Rusya'da bulunmuş olduğundan daha rahat sayılır. İstanbul aktarmalı uçağımız için 22.10'da Atatürk Havalimanı apronunda yerimizi alıyoruz. Moskova aktarmasında pasaport kontrolünden rahatlıkla geçiyoruz (artık böyle bir şans yok) Vizesiz seyahat şansımız olduğu için memurun "Turist ?" sorusuna "Yes" diye cevap vermek ülkeye girmek için yeterli oluyor.   
Pulkovo'ya 08.00 civarında iniyoruz. Bagaj alımı sonrasında kalacağımız otele kadar havalimanında gişesi bulunan bir taksi ile 900 ruble (45 TL) karşılığında anlaşıyoruz. Yaklaşık 30 km için iyi para diyebilirim. Taksici tek kelime İngilizce bilmese de gideceğimiz oteli biliyor. Hava kapalı ve 17-18 derecelerde seyrediyor. Anlayacağınız Eylül'ün sonları olmasına rağmen İskandinavya'nın dibinde güzel bir havada tatil yapabiliyorsunuz.  Taksi ilerledikçe kafamdaki gri, sevimsiz, soğuk Rusya'da olmadığımızı daha iyi anlıyorum. Geniş yollar, düzenle inşa edilmiş ve korunmuş tarihi binalar şehir merkezinin dışında olsak da kendini göstermeye başlıyor.
Arabada bizi karşılayan ilk tarihi yapı 1941-1945 II. Dünya Savaşı anısına dikilen devasa heykel ve bu heykelin içinde yer aldığı kavşak. Bu meydanı ve devasa Lenin heykelini görmesem zamanında Sovyet rejimi altında sıkıntılar yaşamış bir ülkenin şehrinde olduğumuzu düşünmeyebilirdim. Taksi yaklaşık 20 dakikanın ardından şehir merkezine ulaştığında geniş caddelerin kenarlarında yaklaşık dört katlı geniş binalar karşılıyor bizi. Şehir tamamıyla 19. yüzyılın Barok mimarisi ile bezenmiş. Otelimize vardığımızda hayli yorgun hissediyoruz ancak yeni bir yer görmenin heyecanını da yaşıyoruz.

Balayı için seçtiğimiz otel Hermitage Otel ihtişamı ile bizi büyülüyor ve balayı için doğru adres olduğunu kanıtlıyor. Her şeye rağmen St. Petersburg'ta yalnız balayı için değil hemen her sosyal seviyeye uygun otel bulmanız ve rahatlıkla bu otellerde tatil yapmanız mümkün.

İlk gün planımızda şehrin sembolü diyebileceğimiz Hermitage Müzesi'ni gezmek var. Zaten bu şehre gelip de bu harika müzeyi gezmemek olmaz. Bu kararı almamızda müzenin çarşamba günleri 21:00'a kadar açık olmasının da payı oluyor. Otelin sağladığı servisle müzeye ulaşıyoruz. Müze biletlerini müze önünden alabiliyorsunuz ancak biz otelin içinde yer alan bilet makinesinden biletlerimizi temin ediyoruz. (600 ruble-18 dolar kişi başı)

Araçtan indiğimizde daha önce görmediğim büyüklükte bir meydan ve ortasında devasa bir dikili taş karşılıyor bizi. Meydanın bir yanında Hermitage diğer yanındaysa işlevinin ne olduğunu anlamadığımız görkemli bir bina yükseliyor.


Müze oldukça büyük bir sarayın odalarına kurulduğundan elimizdeki müze haritasını takip ederek müzenin neredeyse tamamını (neredeyse diyorum bir günde müzeyi gezmek çok da kolay bir iş değil)  ancak 5 saatte dolaşıyoruz. Harika tablolar, usta işi heykeller, Mısır, Asur ve Viking gibi medeniyetlere ait birçok parça müzeyi hiç sıkılmadan dolaşmamıza vesile oluyor. Müzenin içinde yer alan kafeler ve müze shoplar da işimizi kolaylaştırıyor.











Müzeyle işimiz bittiğinde hem oldukça yorulmuş hem de birkaç parça atıştırmalık dışında yemek yemediğimiz için acıkmış hissediyoruz. Müzeden çıkıp bölgenin cazibe merkezi Nevsky Prospekt (Nevski Caddesi)ne ilerliyoruz.  Daha önceden listemize aldığımız Gosti adlı restorana ulaşıyoruz. İçeri girdiğimizde caddenin en nezih mekanlarından birine gelmiş olduğumuzu hemen fark ediyoruz. Burası dekorasyonu ve sıcakkanlı çalışanlarıyla görülesi bir restoran. Kırmızı lahana, kırmızı et, sarımsak ve kremadan oluşan Borsch çorbasını deniyoruz. Ukrayna'ya ait bir lezzet imişse de Rus versiyonunu beğendiğimizi söylemeliyim. Ana yemek olarak bölgenin lezzetlerinden sayabileceğimiz ördek butu ve göğsü söylüyoruz. Akşamı aynı restoranda Rusya'da da "çay" diye telaffuz edilen çayımızı içtikten sonra Nevski Caddesi üzerinden 20 dakika kadar yürüyerek otelimize varıyoruz. St.Petersburg'ta gece özellikle Nevski Caddesi geç saatlere kadar canlı kalıyor ancak yine de ara sokaklara pek sapmamakta yarar var diye düşünüyorum.





II.gün
2. günün sabahında mükellef bir kahvaltı ile tura başlıyoruz. İkinci günde hedefimiz anakara diye tabir edebileceğimiz bölümde yer alan katedral, saray ve bahçeleri görmek var.

Nevksi Caddesi boyunca yürüyerek Kazan Katedrali'nin karşısındaki bizdeki D&R'a benzeyen Singer Kitabevinin kafesine kendimize zar zor yer bulabiliyoruz. Burada Kazan K. manzaralı masamızda kahvelerimizi yudumluyoruz. Bana kalırsa Kafe Singer'e mutlaka uğramalı bir şeyler içmeli ya da yemelisiniz.

St. Petersburg'da önceki güne göre daha sıcak bir hava olmasına rağmen kanal turu yapmayı planladığımız için sıkı giyinmişiz, gün boyunca hava sıcaklığı bizi zorluyor. Buranın kuzeyde yer aldığını ve akşamları havanın oldukça soğuduğunu belirtmek gerek. Her şeye rağmen şehri gezmek için bizim gibi Eylül ayını tercih edebilirsiniz.
Kafe Singer'den sonraki durağımız şehre ayrı bir hava katan Kazan Katedraliy'di. Bu Katedral içerisindeki her ayrıntısıyla şehrin görülmeye değer uğrak noktalarından biri. Katedral'e hem evlilik töreni hem de fotoğraf çekimi için gelen gelin ve damatlar ilgimizi çekiyor. Bu Katedral Nevsky Prospekt'in tam ortasında yer alıyor. 
Katedralin girişindeki İsa Hekyeli görülmeye değer.

Kubbe bezemeleri Ayasofya'yı andırıyor.


 Katedral'in ardından rotamızda buraya pek de uzak sayılamayacak bir mesafede bulunan Kutsal Kan Kilise'si bulunmakta. Soğanı andıran kubbeleri, şekerleme benzeri yapısı ile Rusların tipik ma'betlerinden biri ile karşı karşıyayız. Mekana adını veren kan 1900'lerin başında yaşanan bir suikaste ilişkin. Kiliseye bilet alarak giriliyor belirtmeliyim. İçerisi kilisenin dışı gibi öyle renkli öyle cıvıl cıvıl ki. Ortodoks kiliselerine has muhteşem minyatürler gördüklerimin içinde en canlı renklere sahip olanlarıydı diyebilirim. Adeta bir çizgi roman gibi Hristiyan kültürüne ait ögeler duvarları süslüyor.Kilise etrafında kanal boyunca yer alan hediyelik eşya dükkanlarından hediyelikler bakabilirsiniz. Çok uygun fiyatlar bulabileceğinizi düşünmesem de bir alternatif oluşturacaktır.


Mekanları gezdikten sonra şehrin bir kanallar şehri olmasını fırsat bilerek bir kanal turuna katılmayı böylece şehrin pek çok yerini zahmetsizce gezmeyi düşünüyoruz. 400 ruble vererek sayısı onları bulan bir tur firmasının teknesine oturuyoruz. Belli saat aralarında tekneler belli noktalardan kalkarak şehri saran kanallarda turistleri gezdiriyorlar. Tekne turlarının güzergahları farklı farklı olsa da pek çoğunun mutlaka uğradığı yerler var.


St. Paul & Peter Kilisesi ve kale önünden geçerken
Şehri oluşturan adacıkları birbirine bağlayan köprülerden biri.

Neva nehrinin şehri parsel parsel bölen kolları üzerinde bir masal şehrini dolaşıyor gibi bir hisse bürünerek gezdiğinizi bunun da yaklaşık 1 saat sürdüğünü söyleyeyim. Buraya gelmişken böyle bir tura bir ya da iki kere mutlaka çıkmalısınız.
Tekneden indikten sonra meşhur Petro (Peter) in sarayını ve yazlık bahçesini görmek için yola koyuluyoruz. Burası da yine Neva nehrinin kıyısında. Neva Nehri şehri iki parçaya ayıran bir boğaz görünümü katmış şehre. Hele geceleri İstanbul boğazında ya da Haliç'te olduğunuzu düşünüyorsunuz.

Mikhailovsky Bahçesinde bir süre dolaşıyoruz. Bu ve buna benzer bahçeler şehrin soluk almasını sağlıyor. Petro'nun yazlık bahçesinde de bir tur attıktan sonra dinlenmek üzere bahçe içinde hizmet veren küçük bir kafede oturuyoruz. Şehrin içinde yeme içme fiyatlarının Türkiye'dekine çok yakın olduğunu söylemeliyim.


 Akşam yemeğine kadar şehrin Neva nehrine bakan caddelerini dolaşıyoruz. Bir köpeğin sahibine poz verişini şaşkınlıkla izliyor, Hermitage Müzesinin diğer girişinde yer alan insan figürlü muhteşem sütunlarına ulaşıyoruz.  Yine  Hermitage Müzesinin yakınlarında bulunan bir mumdan heykeller müzesini dolaşıyoruz ki bize göre pek gereksiz bir ziyaret oluyor bu. (görürseniz girmeyin derim.)





Burada geçirdiğimiz zaman acıkmamız için yeterli. Önceki gün Gosti'de yediğimiz yemek gibi bir şeyler bulmak için Nevksy Prospekt'e çıkıyoruz. Foursquare sağ olsun uygulama bizi Zoom Cafe adlı mekana ulaştırıyor. Mekanın önündeki sırayı görünce vazgeçip karşıda yer alan Türk mutfağına yöneliyoruz ama ülkemizden binlerce km ötede bizim yine aynı biz olduğumuzu acıyla anlıyoruz. Tek bir garson dahi 10 dk boyunca bizimle ilgilenmeyince Zoom'un önünde sıra beklemeye razı oluyoruz. Siz siz olun o sırayı bekleyin ve boşalan bir masaya geçin Zoom'da. Zoom Kafe'nin sitesini de incelediğinizde "sıra bekleyin" sözünün arkasında duracak kadar kendine has bir mekan olduğunu anlayacaksınız. Yemek öncesinde yemeği beklerken oyalanmamız için verdikleri kağıtlara rengarenk kalemlerle resimler çiziyorum. Tam hayalimdeki gibi bir akşam yemeği yiyoruz. St. Petersburg'taki ikinci günümüzde de çok yorulmamıza rağmen bu yorgunluğa değen bir gezi olduğunu düşünüyoruz ve ertesi gün gezeceğimiz yerlere enerjimiz kalsın diye dinlenmeye çekiliyoruz.

III.gün

St. Petersburg'daki son tam günümüzü layıkıyla değerlendirebilmek için Neva Nehrinin karşısına geçip orada bulunan mekanları dolaşmayı düşünüyoruz. Bahsettiğim noktaya gidebilmek için St. Petersburg'un Moskova metrosu kadar  karmaşık olmayan demiryolunu kullanmak zorunda kalıyoruz. Rahatlıkla metro jetonlarımızı temin edip latin harfleriyle yazılan açıklamaları takip ederek karşı kıyıya ulaşıyoruz. İndiğimiz durağın adı Gorkovsky. Metro hattını hiç çekinmeden kullanabilirsiniz. Şehrin hemen her bölgesine sizi rahatlıkla ulaştırabilecek bir metro ağına sahipler. Öyle hiçbir adın latince karşılığı yoktu safsatalarına da inanmayın. Yalnız metro güvenlik görevlileri ve jeton satışı yapan memurlar İngilizce bilmiyor.


Karşıda bizi karşılayan ilk yapı muhteşem çini bezemeleriyle Kazak Camii'. St. Petersburg gezimiz Kurban Bayramı'na denk geldiği ve burada yer alan camii Müslümanların buluşma noktası olduğu için etrafta Türkleri, Kazakları, Özbekleri hatta Arapları görmek mümkün.

Orta Asya Türk mimarisinin izlerini taşıyan Kazak Camii.

Kıyı şeridindeki yürüyüşümüz boyunca Neva Nehrinin karşısında yer alan Hermitage Müzesi ve diğer tarihi yapıları karşıdan görme fırsatını da yakalamış oluyoruz. Kıyı bulunan ve  restoran olarak hizmet veren yelkenlinin de kıyıya farklı bir estetik kattığını fark ediyoruz. Tur şirketlerinin zengin turistleri yolmak için getirdikleri yakut ve safir gibi taşlardan yapılan hediyeliklerin satıldığı bir alışveriş merkezini dolaşıyoruz. -Her şeye rağmen bu merkezde bulabileceğiniz uygun fiyatlı hediyelikler de var- Yolumuzun sonunda şehrin kalesi ve kalenin içinde yer alan St. Paul&Peter Kilise'sine ulaşmayı umuyoruz. Tıpkı diğer müzelerdeki gibi girişte bilet alarak bu yapıya giriyoruz. Kalenin etrafı yukarıdan bakıldığında bir taç şeklinde kanallarla çevrili bu yüzden devasa kapıya bir köprü yardımıyla ulaşılıyor. Burası Rusya'nın Çarlık dönemine dair önemli bir merkez. Pek çok kralın ve kraliçenin mezarı bu kalenin içinde yer alan kilisde bulunuyor.






Bu kalenin içinde Rus devriminin önemli isimlerinin hapsedildiği bir hapishane ziyaretçilere açılmış. Buraya gelmişken bu hapishaneyi de ziyaret etmemek olmaz diye düşünüyoruz.

Kaleyi ve kiliseyi dolaştıktan sonra kalenin dışında yer alan minik bir büfede mola veriyoruz. Molanın ardından Neva nehrini ötesine yürüyerek geçmeyi planlıyoruz. Bunun için kıyı boyunca biraz yürümek ve Rusların Norveçlileri yenmeleri onuruna şehre diktirdikleri Anıt Deniz Fenerlerine ulaşmamız gerekiyor. Yaklaşık 20 dk içinde bahsettiğimiz yere ulaşıyoruz.

Bu heykelleri geçtikten sonra köprüler vasıtasıyla anakaraya ulaşmış oluyoruz. Köprülerin birinde insanlardan pek çekinmeyen sevimli bir dostu ölümsüzleştirmemek de olmaz.



Günün görülmesi gereken son tarihi yapısı St İsaac Katedrali. Şehrin en görkemli yapılarından biri. Bizdeki Ayasofya gibi ihtişamlı bir Ortodoks yapısı. Bu devasa yapının hem içini hem de balkonunu ziyaret etmek üzere iki ayrı bilet almak zorundasınız. Biz öncelikle 200'e yakın basamağı tırmanarak balkondan St. Petersburg manzarası görelim istiyoruz.




 Terastan St. Petersburg diğer adıyla Leningrad muhteşem gözüküyor. Bu balkondan şehri mutlaka görmelisiniz. Aynı merdivenleri inerek bu kez katedralin içini geziyoruz.




Katedralin hemen yakınında yer alan The Bronze Horseman heykeli önünde fotoğraf çektirdiğimizde St. Petersburg ufuklarında güneş kaybolmaya başlıyor.

Bu gece şehrin gece hayatı içinde biraz daha zaman geçirmeye ve şehrin sembollerinden olan köprü açılışlarını izlemeye karar veriyoruz. Akşam yemeğini önceki akşamlarda olduğu gibi yine sempatik bir kafede yiyoruz. Teplo adlı bu restoran tıpkı Gosti ve Zoom kafe gibi gidilesi görülesi yemekleri tadılası bir mekanı.


Şehir güneş battığında başka bir yüzünü, ışıltılı güzelliğini gösteriyordu.



Şehrin bu ışıltılı güzelliğini görmek ve gece 01.30'a kadar vakit geçirebilmek için akşam tekne turlarından birine de katılıyoruz. Şehir sokaklarında sizlere tekne turları satmaya çalışan kişiler göreceksiniz. Bunların sözüne kanıp saatlerce teknenin dolmasını bekleyebilir ya da bitmiş bir sefer için kendinizi tekne iskelesinde bulabilirsiniz. O yüzden direkt iskelelerden pazarlık yaparak tekne turuna katılmanızı tavsiye ederim. Tekneden indiğimizde de henüz saat erken olduğu için St Petersburg'un en ünlü caddesi Nevsky'de turluyoruz. Geç saatlere kadar canlı olan cadde üzerindeki mekanlarda bir şeyler içip şehirdeki son gecenin keyfini çıkarıyoruz. Dünya küçük dedirtecek ölçüde tanıdıklarla karşılaşıyoruz.  Saat 01.00 sularında Neva nehrinin kıyısına yeniden ulaşıyoruz. Yağmura rağmen birçok turist köprüleri en iyi gören noktalara doluşmuş köprülerin açılışını bir ayine hazırlanır gibi coşkuyla bekliyor. Açıkçası bu ritüelin nasıl olup da bu noktaya geldiğini çok merak ediyorum. Yağmur hızlanmış olsa da orada olmaktan büyük keyif aldığımızı fark ediyoruz. Altı üstü bir köprü açılıyor belki ama insanların coşkusu durumu izlenesi bir manzaraya dönüştürüyor.

St. Petersburg gezisi öncesi bu şehir görmek istediğim şehirler listesinin sonlarında yer alıyordu, bunu itiraf etmeliyim. Şehri görüp şehirde birkaç gün geçirince büyük bir hata ettiğimi anladım. Şehir masal ülkelerini andıran bir mimariye sahipti. Doğu kültürü ile Avrupa tarzının bir araya getirildiği şehirlerden biri gibiydi ki bu da güzelliğine güzellik katıyordu. Uçuşlarımızda herhangi bir aksama yaşamadan ülkemize döndük. Vize sorunu ortadan kalktıktan sonra Rusya'da listenize almanız gereken bir şehir St. Petersburg. İyi gezmeler.




6 Ocak 2016 Çarşamba

DÜŞÜNDÜM: 2016 KÜRESEL ANLAYIŞ YILI

UNESCO geçtiğimiz yılı Işık 2016'yı ile "Küresel Anlayış" yılı olarak adlandırdı. Dünya'nın küresel olarak durumu ortada. Hemen her coğrafyada "insanlıkdışı"nı yaşayan bir toplum mevcutken "anlayış" hatta bu anlayışın küresel bir kavram haline dönüştürüleceği temennisi en hafif tabirle safdillik oluyor.

Bu tanımlamadan yola çıkarak dünyayı tahayyül edemesem de  düşünebiliyorum ülkemi. Büyük şehirleri henüz şehirleşmesini tamamlamamış prematüre köycükler gibiyken şu ülkenin köylerinin bütün kötü yanlarını şehre taşımadık mı ? Sakınan göze çöp batar ya biz hep bir şeyleri aşırırken "aman iyi yanlarını alalım" klişesini yaratıp "her şeyin en kötüsünü becermek" ironisini de yaşıyoruz, kahretsin. Kırsalın saf gönüllülüğünü, misafirperverliğini, cömertliğini, orantısız hoşgörüsünü taşrada bırakıp" şarkın kurnazlığı"nı atmamış mıyız bavulumuza ?

Bu kurtlar sofrasını bizler yarattık son yirmi-yirmi beş yılda. Biz nedir diye düşünmeden edemiyorum tabii. Ben şehirde olmayacak şeylere anlayış gösterme yetisine sahip birisiyim, üstüme iyilik sağlık kardeşim ne bizi?  "Beni dahil etmeyin o gruba!" diyorsanız ne mutlu size! Ama söylemeliyim ki millet yüzlerce metrelik sırayla bir AVM otoparkına girmek için cebelleşirken soldan soldan ilerleyip sıranın başına kaynak yapıyorsanız, gecenin körü açtığınız müzik kanalıyla alt komşunuzun uyuma hakkını hiçe sayıyorsanız, balkondan salladığınız masa örtüsü ile aynı komşuya kahvaltı mönüsünü takdim ediyorsanız, eliniz yeşile dönen her ışıkta kornadaysa, bankamatikteki tuşları görmekte zorlanan amcanın kaplumbağa hızındaki işlemlerinde homur homur homurdanıyorsanız kusura bakmayın ama bir eğreti tuğla ekliyorsunuz demektir bu harabe gecekonduya.

Bir de madalyonun öbür tarafı var tabii yıllardır sürekli düşündüren. Hangi evrede diyorum sürekli, hangi evrede başlıyor yola tükürmeler, bangır bangır müzik açıp metro yolculuğunu zulme çevirmeler. Koca koca adamların bir sokağın girişinde yol verme kavgasını dehşete düşerek izliyorum mesela. Nerede başlıyor diyorum bir kadına tokat atmak, nerede başlıyor küfrü noktalama işareti yapmak ?  Sırf başka türlü yaşamayı seçti diye insanların insanlıktan çıkıp vahşileştikleri ve bir insanın boğazını kesebildikleri  gerçeğine akıl sır erdiremiyorum.  Gerçekten gerçeğe fark var işte: anlayışsızlığı ortadan kaldırmanın ütopya olduğu gerçeğini kabulleniyorum evet ama yukarıda yaşananların makul boyutlara dönüşeceği günlerde yaşamayı ummayı bırakmıyorum.

4 Ocak 2016 Pazartesi

İZLEDİM: NADİDE HAYAT

Buralara karaladığımız şeyler umarım yerini buluyor  en azından birkaç zihinde iz bırakıyordur. Temennimizi de ilettiğimize göre geçtiğimiz günlerde Çağan Irmak'ın yeni filmini mutlaka görmek gerek fikriyle sinema bileti aldığımı ve ilk kez pişman olduğumu buraya not edebilirim.
 
Nadide Hayat filmi bazı büyük romancılara atfedilen "gölge yazar" kullanma ürünü gibi duruyordu. Anlayacağınız sanki filmi Irmak değil de başka biri yazmış ve yönetmiş afiş üzerine Çağan Irmak yazılmış gibiydi.
 
Bu kadar acımasız bir eleştiri  sanatçının önceki filmlerinde bu denli kötü bir performans göstermeyişi ile açıklanabilir. Mustafa Hakkında Her Şey, Ulak, Babam ve Oğlum, Issız Adam gibi Türk sinemasının en iyi dramlarına imza atmış bir yönetmenden böylesine abidik gubidik bir film beklemezdim açıkçası. Her yönetmenin düşüş gösterdiği filmler olabilir amenna ancak böylesini sanıyorum ilk kez yaşıyorum.
 
Film aslına bakarsanız Türk sinemacılığı için yeni diyebileceğimiz absürd bazı ögelerle başlıyor. Burada absürd kavramını yermek değil övgü amacıyla kullandım. Başkarakterimiz Nadide'nin eşinin ölümünden sonra yol ayrımına gelişi ve tercihini yaparkenki ruh hali çok başarılı bir biçimde aktarılıyor. Nadide'nin yaşadığı buhran, karakterin gördüğü halüsinasyonlar ve rüyalarda yaşadığı durumlarla izleyiciye çok iyi aktarılmış. Bundan sonrası ise tam bir felaket. Her şey filmin başındaki başarılı absürdlükle devam edecek derken karşınıza kötü bir Amerikan kolej filmi uyarlaması çıkıyor. Tesadüfen çıkılan yolculuk, tesadüfen seçilen öğrenciler ve filmin sonuna kadar hiçbir ışıltısı kalmayan tekdüze sahneler. Yetkin Dikinciler ve Demek Akbağ'ın büyük oyunculukları dahi filmi kurtaramamış belirtmem gerekiyor. Spoiler olmasın diye daha yazamadığım bir sürü ayrıntıyı da düşündüğümde kendi adıma Zaman Kaybı, yönetmen adına prestij kaybı bir film izlediğimi anlıyorum. Çağan Irmak bende "adam film yapmış gidip görmeli" kredisini bu filmle  tüketti. Bundan sonra yorumları almadan bir Çağan Irmak filmi izlemeyeceğim.

23 Aralık 2015 Çarşamba

YAZDIM: YENİ YAŞ NAZİRESİ

YENİ YAŞ NAZİRESİ

Sanma hüzünle uzlaşmışım
Acı tatlı yaşananlardan
Bir adım daha uzaklaşmışım
Son diye koyduğum noktalarda
Yaşımla sarmaş dolaşmışım.

Her yaş onlara daha bir benziyorum
Şu disiplini başucu kitabı yapanlara
Aynı öğüdü vermekten beziyorum
Aynı şeyleri yapan çocuklara
Eski fotoğraflarımmış gibi bakıyorum.

Yirmi üç Aralık bin dokuz yüz seksen iki
Belirsizliğe çığlık attığım günde
Aşkları görseydim zulümleri belki
Gelmezdim değil ama durmazdım önde
Beklemezdim zalimleri

O kadar hızlı geçmiş ki günler
Daha dün gibi kadeh kaldırışım bahara
Bu en sevilen filmi izlemeye benzer
Bir çırpıda okunan romana
O kadar hızlı geçmiş ki günler

Bugün az daha yakınlaştım ebediyete
Dudaklarımda ne bir heyecan ne bir haz
Fazla sürmez diye girdim bu diyete
Acılar az olsundu derdim, kırgınlıklar az
Yıllar bakmıyor işte niyete.

16 Aralık 2015 Çarşamba

İZLEDİM: ŞAHANE DÜĞÜN

Devlet tiyatrolarında izlediğim ikinci komediden de büyük bir keyif alarak ayrıldım. Önceki oyun yani Bir Daha Çal Sam'de Ozan Yıldırım'ın muhteşem performansıyla coşmuştum. Dün geceki oyun da Bir Daha Çal Sam gibi yerli ürünü değildi. Şahane Düğün Robin Hawdon'un bir oyunu imiş ve pek çok özel tiyatro bu oyunu sahnelemiş.  Yönetmen Metin OYMAN oyunu yönetmiş. Konak sahnesindeki bu harika komedi için son birkaç gününüz, şansınız varsa sonraki dönemde yeniden sahneye konabilir.
 
 
Oyunun konusu özetle şu şekilde: "Londra’nın  dışında  bir taşra oteli,  yeni  bir hayata  adım atmak üzere  evlilik törenine hazırlanan  genç bir çift, hazırlıkları takip eden yakın dostları, gelinin annesi ve hayatlarına bir anda giren beklenmedik misafirler ile olaylar… Evlenmek için seçtiğiniz kişi “doğru insan” değilse ne olur? Peki ya “doğru insan”  tam düğünden önce karşınıza çıkarsa? İşte bu sorular kahramanlarımızı içinden çıkılmaz gibi görünen sorunların, eğlenceli bir dolantının ortasına sürüklüyor, kahkahalarımızı tutamayacağımız bir dizi komik olay ustaca bir kurguyla sahneye taşınıyor…"
 
Oyundan ve oyunculuklardan biraz bahsetmek gerekirse öne çıkan isimler olarak başkahraman Serkan Kunter'i ilk sıraya almalıyız. Oyun boyunca jest ve mimikleriyle yaptığı hatayı kapatmak için çırpınan saftirik damatı çok iyi sahneliyor Kunter. Oyunun replikleri yabancı bir senaryondan çevrildiği için oyuncuların tamamı bir Amerikan yapımı sitcomda oynuyorlarmış gibi performans sergiliyorlar.
 İzleyenlerin Baba Ocağı dizisinden hatırlayacakları Mustafa Şen de damadın talihsiz sağdıcı rolünde oldukça başarılı olmuş. Konak sahnesinin oyun için hazırlanışından hiç bahsetmeyeceğim. Diğer bütün oyunlarda da sözünü ettiğim üzere sahne profesyonelce hazırlanıp sahnede de böylesine deneyimli isimler olunca oyundan aldığınız keyif iki katına çıkıyor.

Oyundaki 4 bayan karakter de talihsiz sıfatıyla anılabilecek durumda. Başkarakter Reachel, Tom'un sevgilisi Judie, otel hizmetçisi Julie ve gelinin annesi. Hepsi de ya erkeklerden ya da erkeksizlikten yakınmakta. Başkarakterimiz aldatılan Reachel'ı Işın Karakan Yıldız oynuyor ki bence Serkan Kunter ve Mustafa Şen ile sahnede parlayan üçüncü isim kendisiydi. Tüm bu karmaşaya neden olan Judie'yi ise Ceyhan Gölçek canlandırıyordu. Hem dizilerde hem de başka oyunlarda gözlemlediğim kadarıyla genellikle oyunun bir adım önüne çıkan Gölçek'ten aynı performansı göremediğimi belirtmeliyim.

Oyun İzmir'de sahneye konmaya bir süre daha devam edecek. Elinizi çabuk tutsanız iyi olur çünkü kemikleşmiş bir izleyici kitlesi var İzmir'de ve Konak sahnesinin koltukları inanın hiçbir zaman boş kalmıyor. İyi seyirler