6 Ocak 2016 Çarşamba

DÜŞÜNDÜM: 2016 KÜRESEL ANLAYIŞ YILI

UNESCO geçtiğimiz yılı Işık 2016'yı ile "Küresel Anlayış" yılı olarak adlandırdı. Dünya'nın küresel olarak durumu ortada. Hemen her coğrafyada "insanlıkdışı"nı yaşayan bir toplum mevcutken "anlayış" hatta bu anlayışın küresel bir kavram haline dönüştürüleceği temennisi en hafif tabirle safdillik oluyor.

Bu tanımlamadan yola çıkarak dünyayı tahayyül edemesem de  düşünebiliyorum ülkemi. Büyük şehirleri henüz şehirleşmesini tamamlamamış prematüre köycükler gibiyken şu ülkenin köylerinin bütün kötü yanlarını şehre taşımadık mı ? Sakınan göze çöp batar ya biz hep bir şeyleri aşırırken "aman iyi yanlarını alalım" klişesini yaratıp "her şeyin en kötüsünü becermek" ironisini de yaşıyoruz, kahretsin. Kırsalın saf gönüllülüğünü, misafirperverliğini, cömertliğini, orantısız hoşgörüsünü taşrada bırakıp" şarkın kurnazlığı"nı atmamış mıyız bavulumuza ?

Bu kurtlar sofrasını bizler yarattık son yirmi-yirmi beş yılda. Biz nedir diye düşünmeden edemiyorum tabii. Ben şehirde olmayacak şeylere anlayış gösterme yetisine sahip birisiyim, üstüme iyilik sağlık kardeşim ne bizi?  "Beni dahil etmeyin o gruba!" diyorsanız ne mutlu size! Ama söylemeliyim ki millet yüzlerce metrelik sırayla bir AVM otoparkına girmek için cebelleşirken soldan soldan ilerleyip sıranın başına kaynak yapıyorsanız, gecenin körü açtığınız müzik kanalıyla alt komşunuzun uyuma hakkını hiçe sayıyorsanız, balkondan salladığınız masa örtüsü ile aynı komşuya kahvaltı mönüsünü takdim ediyorsanız, eliniz yeşile dönen her ışıkta kornadaysa, bankamatikteki tuşları görmekte zorlanan amcanın kaplumbağa hızındaki işlemlerinde homur homur homurdanıyorsanız kusura bakmayın ama bir eğreti tuğla ekliyorsunuz demektir bu harabe gecekonduya.

Bir de madalyonun öbür tarafı var tabii yıllardır sürekli düşündüren. Hangi evrede diyorum sürekli, hangi evrede başlıyor yola tükürmeler, bangır bangır müzik açıp metro yolculuğunu zulme çevirmeler. Koca koca adamların bir sokağın girişinde yol verme kavgasını dehşete düşerek izliyorum mesela. Nerede başlıyor diyorum bir kadına tokat atmak, nerede başlıyor küfrü noktalama işareti yapmak ?  Sırf başka türlü yaşamayı seçti diye insanların insanlıktan çıkıp vahşileştikleri ve bir insanın boğazını kesebildikleri  gerçeğine akıl sır erdiremiyorum.  Gerçekten gerçeğe fark var işte: anlayışsızlığı ortadan kaldırmanın ütopya olduğu gerçeğini kabulleniyorum evet ama yukarıda yaşananların makul boyutlara dönüşeceği günlerde yaşamayı ummayı bırakmıyorum.

4 Ocak 2016 Pazartesi

İZLEDİM: NADİDE HAYAT

Buralara karaladığımız şeyler umarım yerini buluyor  en azından birkaç zihinde iz bırakıyordur. Temennimizi de ilettiğimize göre geçtiğimiz günlerde Çağan Irmak'ın yeni filmini mutlaka görmek gerek fikriyle sinema bileti aldığımı ve ilk kez pişman olduğumu buraya not edebilirim.
 
Nadide Hayat filmi bazı büyük romancılara atfedilen "gölge yazar" kullanma ürünü gibi duruyordu. Anlayacağınız sanki filmi Irmak değil de başka biri yazmış ve yönetmiş afiş üzerine Çağan Irmak yazılmış gibiydi.
 
Bu kadar acımasız bir eleştiri  sanatçının önceki filmlerinde bu denli kötü bir performans göstermeyişi ile açıklanabilir. Mustafa Hakkında Her Şey, Ulak, Babam ve Oğlum, Issız Adam gibi Türk sinemasının en iyi dramlarına imza atmış bir yönetmenden böylesine abidik gubidik bir film beklemezdim açıkçası. Her yönetmenin düşüş gösterdiği filmler olabilir amenna ancak böylesini sanıyorum ilk kez yaşıyorum.
 
Film aslına bakarsanız Türk sinemacılığı için yeni diyebileceğimiz absürd bazı ögelerle başlıyor. Burada absürd kavramını yermek değil övgü amacıyla kullandım. Başkarakterimiz Nadide'nin eşinin ölümünden sonra yol ayrımına gelişi ve tercihini yaparkenki ruh hali çok başarılı bir biçimde aktarılıyor. Nadide'nin yaşadığı buhran, karakterin gördüğü halüsinasyonlar ve rüyalarda yaşadığı durumlarla izleyiciye çok iyi aktarılmış. Bundan sonrası ise tam bir felaket. Her şey filmin başındaki başarılı absürdlükle devam edecek derken karşınıza kötü bir Amerikan kolej filmi uyarlaması çıkıyor. Tesadüfen çıkılan yolculuk, tesadüfen seçilen öğrenciler ve filmin sonuna kadar hiçbir ışıltısı kalmayan tekdüze sahneler. Yetkin Dikinciler ve Demek Akbağ'ın büyük oyunculukları dahi filmi kurtaramamış belirtmem gerekiyor. Spoiler olmasın diye daha yazamadığım bir sürü ayrıntıyı da düşündüğümde kendi adıma Zaman Kaybı, yönetmen adına prestij kaybı bir film izlediğimi anlıyorum. Çağan Irmak bende "adam film yapmış gidip görmeli" kredisini bu filmle  tüketti. Bundan sonra yorumları almadan bir Çağan Irmak filmi izlemeyeceğim.

23 Aralık 2015 Çarşamba

YAZDIM: YENİ YAŞ NAZİRESİ

YENİ YAŞ NAZİRESİ

Sanma hüzünle uzlaşmışım
Acı tatlı yaşananlardan
Bir adım daha uzaklaşmışım
Son diye koyduğum noktalarda
Yaşımla sarmaş dolaşmışım.

Her yaş onlara daha bir benziyorum
Şu disiplini başucu kitabı yapanlara
Aynı öğüdü vermekten beziyorum
Aynı şeyleri yapan çocuklara
Eski fotoğraflarımmış gibi bakıyorum.

Yirmi üç Aralık bin dokuz yüz seksen iki
Belirsizliğe çığlık attığım günde
Aşkları görseydim zulümleri belki
Gelmezdim değil ama durmazdım önde
Beklemezdim zalimleri

O kadar hızlı geçmiş ki günler
Daha dün gibi kadeh kaldırışım bahara
Bu en sevilen filmi izlemeye benzer
Bir çırpıda okunan romana
O kadar hızlı geçmiş ki günler

Bugün az daha yakınlaştım ebediyete
Dudaklarımda ne bir heyecan ne bir haz
Fazla sürmez diye girdim bu diyete
Acılar az olsundu derdim, kırgınlıklar az
Yıllar bakmıyor işte niyete.

16 Aralık 2015 Çarşamba

İZLEDİM: ŞAHANE DÜĞÜN

Devlet tiyatrolarında izlediğim ikinci komediden de büyük bir keyif alarak ayrıldım. Önceki oyun yani Bir Daha Çal Sam'de Ozan Yıldırım'ın muhteşem performansıyla coşmuştum. Dün geceki oyun da Bir Daha Çal Sam gibi yerli ürünü değildi. Şahane Düğün Robin Hawdon'un bir oyunu imiş ve pek çok özel tiyatro bu oyunu sahnelemiş.  Yönetmen Metin OYMAN oyunu yönetmiş. Konak sahnesindeki bu harika komedi için son birkaç gününüz, şansınız varsa sonraki dönemde yeniden sahneye konabilir.
 
 
Oyunun konusu özetle şu şekilde: "Londra’nın  dışında  bir taşra oteli,  yeni  bir hayata  adım atmak üzere  evlilik törenine hazırlanan  genç bir çift, hazırlıkları takip eden yakın dostları, gelinin annesi ve hayatlarına bir anda giren beklenmedik misafirler ile olaylar… Evlenmek için seçtiğiniz kişi “doğru insan” değilse ne olur? Peki ya “doğru insan”  tam düğünden önce karşınıza çıkarsa? İşte bu sorular kahramanlarımızı içinden çıkılmaz gibi görünen sorunların, eğlenceli bir dolantının ortasına sürüklüyor, kahkahalarımızı tutamayacağımız bir dizi komik olay ustaca bir kurguyla sahneye taşınıyor…"
 
Oyundan ve oyunculuklardan biraz bahsetmek gerekirse öne çıkan isimler olarak başkahraman Serkan Kunter'i ilk sıraya almalıyız. Oyun boyunca jest ve mimikleriyle yaptığı hatayı kapatmak için çırpınan saftirik damatı çok iyi sahneliyor Kunter. Oyunun replikleri yabancı bir senaryondan çevrildiği için oyuncuların tamamı bir Amerikan yapımı sitcomda oynuyorlarmış gibi performans sergiliyorlar.
 İzleyenlerin Baba Ocağı dizisinden hatırlayacakları Mustafa Şen de damadın talihsiz sağdıcı rolünde oldukça başarılı olmuş. Konak sahnesinin oyun için hazırlanışından hiç bahsetmeyeceğim. Diğer bütün oyunlarda da sözünü ettiğim üzere sahne profesyonelce hazırlanıp sahnede de böylesine deneyimli isimler olunca oyundan aldığınız keyif iki katına çıkıyor.

Oyundaki 4 bayan karakter de talihsiz sıfatıyla anılabilecek durumda. Başkarakter Reachel, Tom'un sevgilisi Judie, otel hizmetçisi Julie ve gelinin annesi. Hepsi de ya erkeklerden ya da erkeksizlikten yakınmakta. Başkarakterimiz aldatılan Reachel'ı Işın Karakan Yıldız oynuyor ki bence Serkan Kunter ve Mustafa Şen ile sahnede parlayan üçüncü isim kendisiydi. Tüm bu karmaşaya neden olan Judie'yi ise Ceyhan Gölçek canlandırıyordu. Hem dizilerde hem de başka oyunlarda gözlemlediğim kadarıyla genellikle oyunun bir adım önüne çıkan Gölçek'ten aynı performansı göremediğimi belirtmeliyim.

Oyun İzmir'de sahneye konmaya bir süre daha devam edecek. Elinizi çabuk tutsanız iyi olur çünkü kemikleşmiş bir izleyici kitlesi var İzmir'de ve Konak sahnesinin koltukları inanın hiçbir zaman boş kalmıyor. İyi seyirler



SEYAHATNÂME: ANTAKYA-SAMANDAĞ



Adana'ya inmeden uçsuz bucaksız Çukurova'ya bakıp üstâdın "aşk geniş ovalar arar" sözünün ne manaya geldiğini anladım. Çukurova yöresinin aşkla dolu eserler veren nice sanatçı yetiştirmesinde coğrafyanın etkisi yadsınama diye düşündüm.
İçinden nehir akan bir şehrin insanı olmadığımdan Hatay da (Antakya) Adana da bana farklı geldi. Buna benzer bir durumu Eskişehir'de yaşamıştım ama buraların nehirleri daha görkemli akıyor belirtmeliyim.
Hatay'a kiraladığımız araç vasıtasıyla yaklaşık iki saat süren yolculuğun ardından vardığımızda bizi çok da küçük olmayan bir Akdeniz şehri karşıladı. Bavullarımızı Antakya öğretmen evine yerleştirdik. Bu bölgeyi dolaşmak isteyenler için kesinlikle oldukça güzel bir dinlenme noktası öğretmenevi. Başka şehirlerle kıyasladığımızda pek çoğuna göre daha temiz ve lükstü diyebilirim. Bavulları bıraktıktan sonraki ilk iş karnımızı doyurmaktı keza soluğu " Saray Sofrası " adlı mekanda aldık. Yörenin enfes yemeklerini tattık. Buraya gelenlere yörenin en meşhur yemeklerinden tadımlık bir tabak hazırlıyorlar. Böylece her birinden doyumluk olmasa da tadımlık denemiş oluyorsunuz. İşte size denemeden dönmeyin diyebileceğim birkaç lezzet: 
  • Yoğurt aşı çorbası
  • Oruk (İçli Köfte)
  • Kaytaz Böreği
  • Kabak Tatlısı
  • Humus/Zahter vb.
Camiler ve minareleri bizi sadece Akdenizli bir şehrin sokaklarında değil Arap esintili bir kasabanın yollarında da yürüttü diyebilirim. Şehirdeki kozmopolit yapının büyüleyici olduğunu da eklemeliyim. Antakya'nın daracık sokaklarında yürürken 21.yüzyılda değil de 200 yıl öncesinin bir Arap şehrinde dolaştığımızı hissettim.
O daracık sokaklar ve bu sokaklarda oynayan çocuklar beni çocukluk günlerime götürdü. Arap esintisi Uzun Çarşı'da da devam etti. Burnu yakan baharat kokuları, kebaplarını öven kasaplar, künefe hazırlayan ustalar ve üstü kapalı cıvıl cıvıl bir çarşı...

Antakya'ya gelen herkesin isteyeceği gibi biz de yörenin meşhur künefesini yerinde denemeyi arzuluyorduk. Yolculuk öncesinde yaptığımız araştırma bizi tek bir adrese yönlendirdi: Yusuf Usta. Tarifler bizi çarşının şadırvanı andıran bir bölümünde devasa bir palamut ağacının dibinde mütevazı bir dükkanın önüne çıkardı. Dükkanın masalarında oturacak yer olmadığı için ağacın kenarına kurulan sedirde bir süre bekledik. Zorlukla kendimizi künefe bekleyenlerin arasına attık. Künefe lezzetsizdi dersem yalan söylemiş olurum sadece İzmir'de fırında pişen kıtır kıtır künefeler gibi değildi. Odun ateşinde yavaş yavaş piştiği için bütünü değil de parça parça kızaran bir künefe yedik. Yusuf Usta'nın da bu işin piri olduğunu anladık.
İlk gün şehrin en önemli noktalarından biri olan mozaik müzesini gezmek istediğimizde aldığımız cevap ne yazık ki bizi üzdü. Müze yeni müze alanına taşınıyordu. (Şu anda oldukça büyük ve modern bir mozaik müzesine sahipler) Her şeye rağmen eski müzede kalan eserleri görmek adına ertesi günü yani pazar gününü beklemeye karar verdik.
 
 

Bu işler biter bitmez bizi ikinci bir hüsran bekliyordu. Şehrin girişinde yer alan St. Pierre kilisesi -ki restorasyonu bitmiştir mutlaka görmelisiniz- restorasyondaydı. İçeri girmemiz ne yazık ki imkansızdı ve biz de rotamızı değiştirip Harbiye Şelâlelerine doğru yola koyulduk.
Şehrin hemen dışında yemyeşil bir vadiye kurulan tesisleriyle Harbiye, şırıl şırıl akan suyun ve kısa süre çiseleyen yağmurun tadını duyurdu bize. Burası adeta bir doğa harikası olarak akşamüzerinin bütün kokularını taşıyordu. Yağmur'dan sonraki toprak kokusu da bunlardan biriydi. Orada akşamı ettik ve biraz da oburlukla geceyi Saray Sofrası'nda tamamladık.

Ertesi günkü rotamızı uygulamadan önce sabahtan eski müzeyi gezdik. Harika mozaikler ve yeni müzeye taşınan diğer ürünlerin varlığı bizi heyecanlandırdı. Bir ümit açılmak üzere olan müzeye girmeyi denesek de yetkililer buna izin vermediler.

Şehir merkezine dönünce listemizde bulunan Affan Kahvesi'ni aramaya koyulduk. Burada yörenin meşhur tatlılarından biri olan "Haytalı"dan tadmayı arzuluyorduk. Tattık da. Açıkçası nişasta üzerine dökülen gül şurubu çok da lezzetli bir sonuç doğurmamıştı. Adana'da "Bicibici" olarak bilinen bu tatlı Antakya'da Haytalı olarak sunuluyordu. Affan Kahvesi ise 80 yıllık bir işletme olarak görülmeye değerdi.

Zamanımız azdı yine yollara revan olduk ve Samandağ ilçesine doğru yola çıktık.
 
Yolumuzun üzerinde St. Simon Kilisesi'ne uğradık. Hava yazı andırıyordu. Etraf yemyeşildi. Çıktığımız yer deniz seviyesinin üzerinde olduğundan  buradan Ortadoğu ile Akdeniz'in kesiştiği noktayı ufukta görebiliyordunuz.
Samandağ bölgesine ulaşınca varmayı amaçladığımız yer Titus tüneli oldu. Burası oldukça uzun bir sahil şeridinin hemen kenarında muhteşem bir insan yapısıydı. Roma döneminde yapılmış dev bir tüneldi Titus. Benzerini Fethiye'de Saklıkent kanyonunda gezdiğimiz bir yerdi. Düşünün ki burası insan elinden çıkmış bir su yoluydu.  Zorlu yolları yürüyerek aştık, yapının içindeki odaları ve mezarları gezdik. Daracık keçiyolları boyunca uzanan insan yapımı su yollarını keyifle takip ettik.

Buradan çıkınca sırada Hıdırbey köyüne yolculuk vardı. Hıdırbey köyü Hz. Hızır'ın geçtiğine inanılan bir köydü. Köyün meydanında yer alan devasa ağaç da Hz. Hızır ve Hz. Musa'nın buluştuklarına inanılan ağaçtı. http://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/hatay/gezilecekyer/hidirbey-musa-agaci-efsanesi  Yol üzerinde Türkiye'nin tek Ermeni köyü Vakıflı'ya uğradık. Burası oldukça virajlı yolların sonunda sizi karşılayan şirin bir Ermeni köyüydü. Köyün tıpkı Hıdırbey Köyü gibi turistik oluşu dikkatimizi çekti. Burada Vakıflı'nın adını hatırlamadığımız salçalı ekmeklerini tattık.

Artık dönüş yoluna geçmeye, Antakya üzerinden Adana'ya ulaşmaya gelmişti sıra. Adana'ya geçmeden Antakya içinde yer alan Sveyka Restoran'da meşhur Kiraz Kebabı'nı ve Kaytaz Böreğini tattık. Yaklaşık 3 saatlik bir yolculuğun ardından Adana'daki uçağımıza yetiştik.

Antakya'yı doya doya dolaşmak bütün yemeklerinin tadına bakmak için 2 gün yeterli olmayabilir ancak biz az zamanda çok yer dolaşıp bu işi kotardık. Antakya'ya İzmir'den Pegasus'la direkt uçuşlar var diye biliyorum. Değilse de Adana'ya inip araç kiralayarak yukarıda saydığım pek çok şeyi görebilir, o bölgenin kozmopolit atmosferini teneffüs edebilirsiniz.







15 Aralık 2015 Salı

SEYAHATNÂME

Her insan gibi ben de yetişkinliğe geçiş döneminde hayatı(mı) sorgulamış kafamdaki soru işaretlerine pek de tatmin edici cevaplar bulamamıştım. Yaşamın kontrol edilemez oluşu, zamanın akıcılığı, çekilen sıkıntıların anlamsızlığı, ülke şartları ve tabii ki hormonların tavan yapışı aradığım cevapları görmemi de engellemişti. Hâlâ soru işaretlerimin tamamına cevap bulabilmiş değilim, diğer bir deyişle soru işaretlerine cevap arama derdinde değilim. Sadece zaman adı verilen hamurdan daha lezzetli, daha değerli ürünler nasıl çıkarabilirim bunun peşindeyim. Bunun formülü sanırım,(sağlığı her şeyi önünde tutarak) yemek, içmek, okumak. Bunların yanına son birkaç yılda yapabildiğince çok gezmeyi koydum. Gezmek, farklı kültürleri yerinde tanımak dünyayı daha anlamlı kıldı, formüldeki bir eksikliği giderdi diyebilirim. 
 
Güzel de bir alışkanlık kazandım gezmenin yanında. Gezerken gördüklerimi, yaşadıklarımı kronolojik sırayla yazma alışkanlığı edindim. Bir "seyahatnâme" oluşturdum kendimce. Küçülen dünyada başka insanlar için pek manası olmasa da kendi vakanüvistliğimi yaptım diyelim. Gezdikçe yazmaya devam edeceğim, buradan da paylaşacağım yazılar olacaktır elbet. Bloguma bir de "Gezdim" mottosu ekleyeceğim, birkaç kişiyi gezdiğim yerler konusunda heveslendirebilirsem ne âlâ diyeceğim.
 
 

30 Kasım 2015 Pazartesi

DÜŞÜNDÜM: EDEBİYAT DERGİLERİ VE DİJİTAL YAYINCILIK

Edebiyat dergileri ile ilgili tabuya varan hassasiyetlerim vardı eskiden. En amatöründen en popülistine, en ideolojik olanından en apolitiğine laf söyletmez, değerlerinin yüceliğini her fırsatta dile getirirdim. 2004-2005 yılları arasında amatör diyebileceğimiz bir derginin(6 sayı çıkabildi) edebiyat editörlüğünü de üstlenmiş olan bendeniz için edebiyat dergilerinin değeri hâlâ aynı. Dergiciliğin ne kadar zor ama bir o kadar da keyifli olduğunu bilirim. Sanatçıların hayatında nasıl bir yere sahip olduklarına, onların edebiyat dünyalarını ne kadar etkilediklerine zaman zaman şahit olurum.  Orhan Veli'nin 'Yaprak' için neler çektiğini, Cemal Süreya'nın 'Papirüs' için nelerden vazgeçtiğini, Necip Fazıl gibi bir üstâd için bile dergilerin nasıl geçim kapısı haline geldiğini okumuşluğum var.  Ancak edebi ürünlerin paylaşımı hususunda  klasikçi ya da diğer bir deyişle gelenekçi olmaktan vazgeçtim. İnternet aleminin kirli dünyası içinde dahi olsa ürünlerin kitleye ulaşmasında tanıtımı iyi yapılabilmiş web platformlarının artık daha başarılı olduğu ortada. Bu web platformları kişisel bloglar ya da ürün paylaşımında bulunulan forumvari siteler.
Eserlerini dergiler yerinde web platformunda yayımlayanların genel şikayeti yanılmıyorsam okuyan kitlenin entelektüel seviyesi. Bu konuda haksız sayılmazlar. Yermek, rencide etmek için söylemiyorum ancak malum gazetelerin kültür sanat (!) sayfaları için  şiirler gönderen şairlerle, yazarlarla aynı platformda yazmak, zaman zaman onların olumlu olumsuz yorumlarına maruz kalmak dergilerin hâlâ edebi çevrelerce katbekat değer görmesinin başlıca sebebi. Dergilerin maddi birer gerçeklik olarak elde ele dolaşması, kokularının, görüntülerinin gerçek oğlu gerçek olması da onları hâlâ internetin bir adım ötesine taşıyor.
Somutlaştıralım: Kelebeğin Rüyası filmini izleyenler bir şair ya da yazarın bir eseri bir dergide yayımlandığında yaşadığı sevince tanık olmuşlardır. 1940'lardan 1990'ların sonuna kadar bu his eminim hiç değişmedi. Keza şiirlerimin bir dergi -düzeyi ne olursa olsun- tarafından kabul edilmesinde yaşadığım gururu pek çok keyifle değişmem. Her şeye rağmen şunu ortaya koymalıyız ki 2000'lerde yaşantımızın içine iyice yerleşen internet kavramı ve beraberinde gelişen sosyal medya platformları, dergileri alternatifsiz edebi sahneler olarak gören kitle adına öyle ya da böyle  bir seçenek oluşturdu.  Ben o seçeneğin gücüne inananlardanım. Pek çok yazım ya da şiirim internet ortamında yayımlandığı için dergiler tarafından reddedilse de ben eserlerimi bu platformlardan da yayımlamaya devam edeceğim. Hem ben yukarıdaki bahsettiğim kadar ön yargılı yaklaşmıyorum olaya. Maddi bir beklentim olmadığı için daha çok insana-entelektüel seviyesi ne olursa olsun- ulaştırabildiği için blogları edebiyat dergilerine tercih ediyorum. Gün gelecek yazar ve şairler üzerine yapılan incelemelerde sanatçıların dijital yayıncılık alanında verdiği ürünler, bu platformlarda sarf ettiği sözler de değerlendirilecek, diyorum. 
Telif hakları ve eserlerin güvenle satışının sağlanmasıyla birlikte  roman, öykü gibi türlerde eser verenler de netteki paylaşımlarını artıracaklardır. Yanlış bilmiyorsam akıllı telefonlar ve tabletlerden takip edilebilen bir uygulama vasıtasıyla romanlarını ve öykülerini  kitlelere okutmuş, ünlenmiş sonrasında kağıda geçmiş pek çok genç yazar mevcut. Anlayacağınız  dijital edebiyat kolu diye sınıflandırabileceğimiz  bu çevre, üzerine akademik çalışma yapmayı hak eden bir çizgiye ulaşmak üzere. (belki de ulaşmıştır.)