7 Ocak 2020 Salı

OKUDUM: TALAN \ İLAY BİLGİLİ



*İşbu yazılar okurun sözü geçen eserleri okuduğu varsayılarak kaleme alınmakta olup, bu yazı sahibi henüz kitabı okumayanların yaşayacağı zarardan sorumlu tutulamaz. :)

2020'ye bir öykü kitabıyla başlamasam olmazdı. Gerçi öyküleri okurken boğazımın orta yerine kocaman bir yumru oturacağını bilsem bir kere daha düşünürdüm sanıyorum.
Aralıklarla da olsa okuduğum kitaplar hakkında notlar düşüyorum. Fark ettim ki bu yazılar benim için bir akıl defteri aslında. Okuduklarımız hafızamızın bir köşesine birkaç görüntü ve sesle iliştirilse de ayrıntılar bir zaman sonra okunmaz oluyor. Yıllar sonra o kitaplar hakkındaki yorumlarımı bu platformda görünce eserle yeniden baş başa kalmış gibi oluyorum. 

talan ilay bilgi ile ilgili görsel sonucu

Neyse gelelim Talan'a. Öykü türünde bir ilk kitap olduğunu bilmenize rağmen Talan'ın içindeki öykülerin yetkin bir kalemden çıktığını rahatlıkla duyumsayabiliyorsunuz. Bilgili, öykülerinin büyük bölümünde kurguladıklarını ilahi bakış açısı ve kahraman bakış açısıyla anlatıyor. Bir kameraman titizliğiyle objektifini kurgunun geçtiği mekanda gezdirip, okurun yaşananları her ayrıntısıyla yakalayabilmesine olanak sağlıyor. Evet, parolamız kamera. Sözgelimi Metaformoz öyküsünde ölümle sonuçlanan bir hastalık sürecinin son dakikaları, bu sürecin geçtiği mekân, sürece dahil olan kahramanların iç dünyaları öylesine itina ile görüntüleniyor, betimlemeler öylesine kuvvetli yapılıyor  ki kendimi merhumun bulunduğu odada ellerimi göbeğimde bağlamış, aile bireylerine taziyelerimi sunarken buluyorum.

Yukarıda anlattığıma benzer gerçekliği Panta Rhei'de de bulduğumu söyleyebilirim. İlay Bilgili, öykü boyunca gerek seçtiği kelimeler gerekse duruma dair işaret ettiği noktalar sayesinde okuru tüm sevenlerini - pek de sırasıyla sayılmaz- kaybeden yaşlı adamın çaresizliğine ortak ediyor. Bu sefer kamera değil de ayna tutuyor okura. Evliler eşini düşünüyor, çocuklular ölüm gelmeden bir çocuk kaybını. Boğazıma oturan yumruya katkı yapan öykülerden biri oluyor Panta Rhei. Bu kısa anlatı Bilgili'nin gözlem gücünü ortaya koyduğu, okuru kahramanla özdeşleştirme yetisini sergilediği bir temaşa sanatına benziyor.

Talan'daki üsluba dair kolaylıkla yapılacak belirlemelerden biri  de sanıyorum sanatçının cümlelerinde yer verdiği eylemlerin sıklıkla şimdiki zaman kipiyle çekimlenmesi.  Bunu, Bilgili'nin öykülerde bir ortak üslup yaratma amacıyla ve  kasten yapıp yapmadığını bilmiyorum ancak bir okur olarak öykü kitabına dahil olan öykülerde farklı anlatım ve dil özelliklerinden yararlanılması beni okurken daha diri tutuyor. Bu belirleme, öykülerin değerine bir halel getirme amacı taşımıyor sadece bir tercih olarak beni not almaya itiyor.

Kitaba adını veren Talan öyküsü diğer kardeşlerinin bir özeti gibi aslında. Sinematografik dilini, kamera hassasiyetiyle bacalardan, gider borularından hatta taş duvarlardan bir bir geçirerek varoşların dumanlı semalarında gezindiren İlay Bilgili, kesit öykücülüğünün son dönemde benim karşılaştığım en güzel örneklerinden birini vermiş Talan ile. Talan'ı okudukça betimlenmeye çalışılan kadının zihninizde büyüdüğünü, onu saran duvarların kıpırdandığını duyumsuyorsunuz. Yazarın kalemine takılıp odadan çıkıyor, sizi götürmek istediği başka evleri ziyaret ediyorsunuz. Talan'da kesit öykücülüğünün sıkıcı durağanlığına neredeyse hiç rastlamadım. Edebiyat dünyasının meşhur tabiriyle "Küçük İnsan"ın buz gibi gerçeklerle örülü, naif dünyasına yelken açtım. "Sıkılmışız be!" dedim beyaz yakalı dramlarına maruz kalmaktan. Evet, kabul ediyorum bir süreliğine boğazımdaki yumruyla kalacak halde talan edildi duygu dünyam. Ama bu çocukluğumun kül kokulu arsalarını bulduğum, kalabalık ailelerin börekli, çörekli mütevazı sofralarına konuk olduğum, bana 'yahu bu benim halam!, "bu benim dedem baksanıza, bu da olsa olsa benim yaşlılıktaki halim!" dedirten bir 'Talan' oldu. Keyifli okumalar.

21 Mayıs 2019 Salı

DİNLEDİM: ACITMIYOR SEVDAN \ BEYZA DOĞUÇ

Son beş altı yılda solistlerin bağlı kaldığı bir ekol var. Nasıl doğru tarif edilir bilmiyorum ama "şarkıyı direksiyon başında söylüyormuş gibi söylemek" diyorum buna ben. Etrafta kimse yok. Şarkıyı istediği gibi yorumluyor sanatçı. (bu arada bin kere dinlediğin şarkıyı farklı makamda okumak büyük keyiftir, fark ettim ki şarkıyı başka makamda okurken aynı Beyza gibi söylüyormuşum, kendi kendime söylerken yani :)

Neyse ne diyorduk. Farklı bir ekol var müzikte. Evet, enstrüman desen bir iki tane var bu tip şarkılarda ya da yok. Şarkı, olabilecek en ağır tempoda söyleniyor. Bir yandan samimi bir yandan yadırgatıcı. Yadırgıyorum çünkü kendince klasik kabul edilebilecek bir doksan kuşağı müzik kulağına sahibim. İki binlerin başında dinlemeye alışkın olmadığımız bir tür olduğu için kulaklarım bu tarzı yadırgıyor.

Bu beğenmediğim anlamına gelmesin. İki binlerin başında onuncu yıl marşım dediği masal albümünü piyasaya süren Yaşar Günaçgün'ün çıkış parçasıydı Acıtmıyor Sevdan. Şarkı sözleriyle hem dönemin gerçeklerinden dem vuruyor hem de genel geçer duygulara hitap ediyordu. Genç sanatçının "bittiğini" yazan manşetler geçtiğimi günlerde sosyal medya fenomeni Beyza Doğuç'un "doğumunu" müjdeledi. 

Doksanlar muhafazakarı bendeniz Beyza Doğuç'un şarkıyı yorumlayışını, şarkının zihnimde orijinal haliyle edindiği yere çaktığı çiviyi yazmalıyım. Piyano bir şarkıya bu kadar mı güzel gider? Acıtmıyor Sevdan Yaşar'la klibin de etkisiyle bende kapalı hava, karabataklar ve çarşaf deniz önünde ufku izlemek diye imlenmişken, Beyza Doğuç'la zihnime bahar başlangıcı maviliği olarak kuruldu.

Bir Yaşar şarkısını Nilipek'ten dinlemek ? Bugünlerde bunu hayal ediyorum.

    

16 Mayıs 2019 Perşembe

POSTMODERNİST MONOLOGLAR - ATTİLA İLHAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Attila İlhan, nâm-ı diğer Kaptan. Varlık'ta ölümünün ertesinde çok kapsamlı bir değerlendirme yazısı yayımlandı. Kasım 2005 sayısındaki bu hacimli yazının başında şair\yazar için şöyle soruyor Hasan Bülent Kahraman: "Attila İlhan'ın ölümüyle birlikte Türkiye'de bir devrin kapandığını söyleyenler oldu. Bu, doğru bir saptama. Gerçekten de bu ölüm, bundan sonrasını bilemeyiz ama, hiç değilse 1950'den bu yana 'son' kitlesel şairin ölümüne tekabül ediyor. Ölümünün ardından oluşan heyecan dalgası, televizyonların gösterdikleri duyarlılık, bir edebiyatçıya toplumsal olarak verilebilecek olanların da sınırını çiziyor. Ayrıca bugüne kadar karşılaşılmış bir şey değil bu 'tepki'. O zaman akla öncelikle başka bir soru geliyor: dışa vuran bu yaklaşım onun şair kimliğine midir, yoksa yazılarıyla çizdiği öteki kimliklerine mi ? Daha somutlaştırarak soracak olursak acaba Attila İlhan'ın düşünür yanı gerçekten de Türkiye'de bu derecede geniş bir ilgi uyandırmış mıydı, Türkiye'de kitleler gerçekten de onunla böylesi bir temas içinde miydi ?

Bu soru Türkiye'deki edebiyata ya da sanata yaklaşımı bunun yanında edebi yaklaşımları da sorgulatır cinsten olmuş. Kendi hesabıma yazının devamında Kahraman'ın verdiği yanıta katıldığımı söyleyebilirim. Kaptan'ın düşünür, eleştirmen, yazar, senarist gibi özelliklerinin ötesinde onu kitlelerle temas ettiren yönü pek tabii şair kimliğiydi. Halbuki onun Türk edebiyatında yaptığı belirlemeleri, sosyolojik ve siyasi tespitleri bugün benim diyen sanatçının yapamadığı aşikar. Hangi... serisinin "Hangi Edebiyat" sayısı Kaptan'ın edebiyat üzerine yaptığı belirlemelerin özeti niteliği taşıyor. Bu yapıtı okuduğumda Türkiye'de hüküm süren edebi yaklaşımları sorguladığımı ve pek çok noktada üstâdın yanında yer aldığımı gördüm.

Attila İlhan'ın özellikle I. ve II. Yeniciler'in şiir anlayışına nasıl tepki geliştirdiğini, bu tepkiyi nasıl temellendirdiğini görünce söylediklerini hemen kabullenmek kolay olmadı. Garip şiirini de İkinci Yeni şiirini de iyi örnekleri vasıtasıyla benimsemiş, sevmiş bir okur olarak söylüyorum tabii bunları. Bu akımlardaki öne çıkan birkaç sanatçıyı kenara koyduğumuzda İlhan'ın Hangi Edebiyat'ta üstüne basa basa söylediği köksüzleşmeyi, sentez oluşturamayışı, ne yazık ki bir ekol olmayı beceremeyişi daha iyi kavrıyorum bugünlerde. Peki insan soruyor neden Attila İlhan'ın savunduğu değerleri içinde barındıran bir edebi anlayış belli bir süre dışında edebiyatımıza hakim olamadı ? Hangi Edebiyat'ta her edebi akım için  bu soruların yanıtlarına ulaşmak mümkün dahası cevaplar gerçekten tatmin edici.

Attila İlhan'ı salt şiirleri ya da romanlarıyla değil edebi ve siyasi mülahazalarıyla düşünmenin ufuk açıcı olduğu ortada. Ülke genelinde Orhan Veli, Cemal Süreya, Attila İlhan gibi duayenler edebi ve siyasi düşüncelerinden azade benimsenmiştir. Kuyruklu Şiir'i okuyup hüzünlenirken, Üvercinka'da şairin aşkına ortak olurken sıradan okur Garip'in devlet politikasının ürünü, İkinci Yeni'nin altmış sonrası konjonktürünün zorlamasıyla doğduğunu düşünmeyecektir tabii.

Hangi Edebiyat son kertede şiir adına bana bunları düşündürdü. Düşündürdüğü daha bir sürü nokta var ki onlar da başka yazıların mayası olsun. 
  

7 Mayıs 2019 Salı

POSTGARİP MONOLOGLAR - TİVİTIRLI ŞİİR

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

Yazmanın dayanılmaz çağrısı yine kulaklarımda çınlıyor. Edebi dergilerin köşelerinde istediğiniz her an yer bulamıyorsunuz. Rüştü Onur ve M.Tayyip Uslu'nun Varlık'ta şiirleri yayımlanınca nasıl sevindiklerini "Kelebeğin Rüyası" filmini izleyenler hatırlayacaktır. Bu iki genç şair bugün yaşasalardı sanıyorum şiirlerini yayımlatmak için yine dergiyi e-posta yağmuruna tutar, kalan vakitlerinde de düşündüklerini bir blog üzerinden dünyayla paylaşırlardı. 

Postgarip  Monologlar'da amacım edebiyat üzerine paylaşmak istediklerimle; bir şiirin, bir öykünün bir makalenin bana düşündürdüklerini harmanlamak. Ne sıklıkla yazacağıma keyfim ve zaman karar verecek.

Bugünkü yazım tabii ki vazgeçemediğim-ilk göz ağrım- şiir hakkında olacak.

Uzun yıllardır yapmak istediğim işi geçtiğimiz günlerde yaptım: Varlık'a abone oldum. Bu abonelik bana Varlık arşivine de sahip olma imkânı verdi. Ünlü şairlerin dergide yayımlanan ilk şiirlerine ulaşmak, başarıları ya da ölümleri ardından haklarında yazılanları okumak büyük bir keyif. 1933 itibariyle şiirin nasıl evrildiğini sayfa sayfa görebiliyorsunuz. 

Bizzat yaşadığım yıllar olması nedeniyle mi bilemiyorum uzun süredir Varlık'ta beni şaşırtan, keyiflendiren farklı bir tarz ortaya koymuş dedirten şiirlerle karşılaşmıyordum. Postmodernizm etkisiyle söylenmiş ve imgeye boğulmuş; bunların yanında sesini de kaybetmiş şiirlerin o sayfalarda yer almasına gönlüm elvermiyordu. Buradan postmodernist şiire tamamıyla karşı olduğum düşünülmesin. Aksine son yıllarda yazdığım şiirlere baktığımda postmodernizmin şiirlerimdeki etkisi aşikar. 

Her neyse bahsini edeceğim şiire geçeyim. Anıl Cihan'ın şiiri... Şiirin başlığını nasıl aktarmalı bilemiyorum. Bir diyalogla bir başlık oluşturulmuş: "kaptanınız konuşuyor: kötü şakalar hep duygusal anlardan sonra gelir - düşüyoruz"

Bu şiir barındırdığı hiciv öğeleri, imgelerin yerindeliği ve nüktedan dili ile beni sarıverdi. Başlangıç dizesi : "koltuğunu dik - güneşliğini açık konuma getir birazdan uçmayı maharet sayacağız muharrem." olan şiir her sözcük, her durum şiire malzeme olabilir görüşünü destekler nitelikte. Şiir boyunca gündelik siyasete, evrensel değerlere iğneleyici ve nüktedan bir üslupla göndermeler yapıldığını görünüyorsunuz. Beni keyiflendiren tivitırın şiirde kendine yer bulduğunu gördüğüm ilk şiirle de karşılaşmış oluşum.  Şöyle diyor Cihan: "sonra iki ülke birbirine sert cevaplar verebilir tivitırda ültimatomlar ambargolar."

devrin dili şiirde yerini almalı; bir mobil uygulama adının şiirde yerini aldığı gibi. hatta hicvedişin gereği bazen öyle sözcükler ya da deyimler sığdırılamalı ki şiire -dile zorlamayla giren - eleştirilmeyi göze almalı şair:  Stolklamak, favlamak, yargı dağıtmak, bu hayatı yaşıyor olmak...    

Sözün özü postmodernist etki şiirde hicvi, nüktedanlığı, söz oyunlarını engellememeli. Ses uyumu, ölçülü ifadelere ucube muamelesi yapılmamalı. Sözgelimi aynı derginin başka sayfalarında okuyanın dimağında kekremsi, acı bir tat bırakan şiirler de okudum. Tatsız tuzsuz, anlamdan yoksun şiirler. Hepsi de söylediğim arızaları taşıyorlardı.  Bahsini ettiğim arızalı şiirleri okudukça imgenin bunca yüceleştirilmesi acaba anlamı öldürdü de biz mi farkında değiliz diye bir soru belirdi zihnimde.

25 Temmuz 2017 Salı

ADSIZ BİR BARİKAT ŞİİR - DİBE DOĞRU

                                                                                   
Aynamın bölük pörçüklüğünü unut, hayır yanıtla
Yüzüm yerel seçim öğütler başkalaştıkça
Yanılgan bir hava tahmin raporunda, diye ekledim
(Çünkü pek asaldır cinayet eğer intiharsa)
Konmasa da olur bir virgül gibiydim

Ey gece, gölgeni en içime kusuyorsun
Uyaran gözlerle oysa heceledim lambanı
Ya da acilen astım kendimi puantiye kravatımla
Fosforun o karanlığa ısrarla kekelediği
(Ve yüksek topuklarında fare çığlığı ön savaşmaların)
Bunu da yaz bak dibe doğru zirveme rastladım

Pantolonum muydu kısalan yoksa zaman mı pirim
Hep geciken itfaiyesinde pişmanlığın
İmge yazının tekkesinde(n) dönerken
Sordum şeyhine bir şehirden nasıl kaçılır

Sanma ki acıtmıyor gözümdeki koyu korniş
Beynimin bölük pörçüklüğünü unut, hayır bağışla
Ne ölmeye cesaretim ne yazmaya tarikatım

Adı da yok şu barikatın Dibe Doğru mu olsa?

                                                                      Sıtkı Silah

5 Haziran 2017 Pazartesi

OKUDUM: ALBÜM / SITKI SİLAH

Sıtkı Silah’ın üçüncü romanı Albüm geçtiğimiz günlerde Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Böylece yazarın romanlarının sayısı öykü kitaplarını geçmiş oldu. Haliyle Sıtkı Silah’ın omuzlarındaki öykücü apoletinin yanına romancılık yıldızını eklemek için hiçbir engel de kalmamış oldu.
Sıtkı Silah’ın ilk romanı “Büyülü Zamanlar” için yaptığım belirlemeyi Albüm romanını tahlil ederken-hiçbir harfini değiştirmeden- burada alıntılamayı uygun buldum: Silah, üstâd diyebileceğimiz yazarların tercih ettiği, riski olmayıp edebiyat dünyasında geçer akçe olan ancak artık kabak tadı verdiğini düşündüğüm tekdüze anlatımın ötesine çıkabilmiş genç yazarlarımızdan. Roman türündeki bu ilk yapıt yani Büyülü Zamanlar, yazara: ‘Öyküde neysem romanda da  oyum’ dedirtmiş.”Anlayacağınız birinci romanı Büyülü Zamanlar’da denediği üslubu, ikinci romanı Eylül Sokak No:6’da palindromik (tersten yazılışı kendisiyle aynı olan) tarza taşıyan yazar;yeni romanı Albüm’de şiirlerle örülmüş özgün bir anlatım biçimi ile taçlandırarak çıkıyor karşımıza. Bu anlamda Sıtkı Silah’ın çizgisini hiç bozmadığını söyleyebilirim.

Albüm, Necatigil dizeleriyle örülmüş bir roman. Yazar kitap boyunca yaşananlarla örtüşen unutulmaz Necatigil dizelerini uygun gördüğü paragrafların sonunda okuyucuyla paylaşıyor. Romanda edebiyat çevrelerinde “Hoca” diye anılan Necatigil’in sakin kişiliğinin,romanın kurgusunda duyumsayacağınız dinginliğe katkı sağladığını belirtmeliyim. Necatigil şiirlerinin tamamını okumuş bir şiirsever olarak bu dizeleri şiirdaşlarından bağımsız düşünmenin keyfini hala yaşıyorum. Albüm’de Necatigil etkisi diyebileceğimiz bu "dinginlik" ve "sonun belirsizliği"nde romanda üslubu irdelenen ünlü piyanist Chopin’in de katkısı olmalı, buna da değinmeden geçmemeli. 

Romanın başkarakteri Necati’yi Eylül Sokak No:6’yı okuyanlar hatırlayabilir. Eylül Sokak No:6’nın kadın karakteri Esin’in açtığı resim sergisinde anlatıcının tanıştığı at yarışı tahmincisi Necati’den bahsediyorum. Şiirlerindeki ve romanlarındaki kahramanlarını birbirleriyle ilişkilendiren, bazen bir roman kahramanı için şiirler yazabilen Attila İlhan’ın inceliği Albüm’e güzellik katmış. Yine Attila İlhan şiirlerinden anımsadığımız yalnızca küçük harf kullanarak yazma geleneği ise romana incelik katan diğer unsur bana kalırsa.

Başkarakter Necati üzerinden bir ekleme daha yapmalıyım: Sıtkı Silah’ın öykü ve romanlarında yer verdiği erkek başkarakterler, genellikle toplumdan soyutlanmış, toplumun kurallarıyla çatışan, çatışmaya rağmen kaderine razı olup kabuğuna çekilmeyi tercih eden, toplum nezdinde “başarısız olmuş” olarak sınıflandırılabilecek, entelektüel kişilerdir. Bu karakterleri oldukça başarılı bir biçimde okura sunan Silah’ın sonraki eserlerinde bambaşka kimliklere sahip karakterlere de hayat verebileceğine dair inancım sonsuz.

Yazar önceki iki romanında okura sıkılmadan, sonunda ne olacağını merak edip okunacak kurgunun ve akıcı yazı dilinin örneklerini vermişti.  Albüm de, genelinde görülen dinginliğe rağmen eşinden yeni ayrılmış, orta yaşlı bir erkeğin bir süre annesinin ve ağabeyinin yanında bu zorlu süreci atlatma çabasını bana merak içinde okutabilmeyi başardı. Merak unsurunun yalnızca aksiyon ögeleri taşıyan düz yazılarda olduğunu düşünmek kanımca safdillik olacaktır. Bu yüzden okurun Neco’nun ( Necati’ye bir kişi dışında herkes Neco diyor.) ayrılıkla sonuçlanan evliliğinin yaralarını at yarışı merakı ile atlatma çabasını keyifle takip edeceğini düşünüyorum.  

8 Mayıs 2017 Pazartesi

GÖNLÜMÜN CEZA-İ MÜEYYİDESİ


                                                                                                           
           İki haftadır ara vermeden yağan kar, sabah vakti semte rahat vermese dört günlük menemen diyetine bir bölümü küflenmiş çavdar ekmeğini temizleyip sert tulum ve acı siyah zeytini katık yaparak devam edebilirdi. Akşamları hayatta kalmak için tercih ettiği tek şeyin çubuk makarna oluşu ve son paketi dün gece halletmesi de evden dışarıya adımını atması için yeterli bir bahaneydi hâlbuki. Her şeye rağmen canı insan içine çıkmak istemiyor, sömestrin başladığı günden bu yana memleketine dönmeyi reddettiği gibi arkadaşlarının görüşme tekliflerini de yanıtsız bırakıyordu. Onu kendi elleriyle ördüğü bu zindana yani Menekşe Apartmanı’ndaki her geçen gün iyiden iyiye metruklaşan bu daireye hapseden kuvvet, yalnızca şehri bembeyaz miğferler takınmış haşmetli bir ordu gibi kuşatan kar olamazdı. Bir hafta önce yaşadıkları tartışma gözünün önünden gitmiyor, söylediklerinden ötürü pişmanlık duyuyordu. Çiğdem’e söylediği son sözlerin ağır kaçtığı ortadaydı. Kıskançlık ve alkol el ele verdiğinde kalbini değilse de dilini ele geçirebiliyordu. Ağzından çıkıveren sözlerin, elinin ayarı olmayan şakacı bir delikanlının tokadı gibi muhatabının suratına indiğini düşündü. Gücünü kağıda aktarıp bir şeyler karaladığında karşısındakini hiç acımadan yerle yeksan edebileceğini iyi bildirdi. Aynı dil, aynı parmaklar Çiğdem’i bir bahar akşamı tebessüm ettirip, hüzünlerini bir parça aşkla değiştirmeye ikna etmemiş miydi zaten? Günler sonra ilk kez gülümsedi. Düşündü: İnsan zihni hatırlamayı yoksa unutmayı bildiği için mi mucizeviydi?  Üç aydır aynı evi paylaşıyorlardı. O gidince ev eksik kalmış, evin duvarları yankılanacak bir tek kahkaha dahi bulamamaktan mahzun olmuştu. Böyle günlerde gitarına ve şövalesine sığınırdı. Önceki gece sabaha dek şövalenin önünde durmuş, fırçasıyla tuvale can vermeye çalışmıştı.  Resmin mükemmel olması için renk uyumuna özen göstermek, oluşturduğu kompozisyona neler katabileceğini düşünmek ona terapi gibi geliyor, sıkıntılarından bir süreliğine de olsa uzaklaşıyordu.  Aynaya baktı. Gözü pek iyi görünmüyordu. Gözündeki kılcal damarlardan biri çatlamış, gözünün beyazına kan oturmuştu. Canı sıkkınsa ve resme durmuşsa gözü mutlaka bu hale gelirdi. Gitarına davrandığı gecelerdeyse kâbuslar görür, sabaha sayıklayarak uyanırdı.

Çiğdem’e “Akdeniz’in küçük bir kasabasında deniz yoksulu olarak büyüdüm.” dediğini hatırladı. Çiğdem’se, Bozcaadalı bir deniz kızıydı. Kendisi için “Esrik kasabanın eksik kızıyım” derdi. Denizde doğmuş, denizde büyümüştü. Aynı deniz onu babasından etmişti. Birbirlerini tanımalarını ve sonrasındaki birlikteliklerini bozkırlara taşan sokakların denizlere çıkmasına benzetirlerdi. Doğup büyüdükleri coğrafyadan olsa gerek kendisi ne kadar hırçın, keskin ve alıngansa; Çiğdem o denli naif, sevecen ve kadirşinastı. Çiğdem’in kendisinde bir babanın çatık kaşlarını ve şefkatini aradığını duyumsayabiliyordu.
  
Bir sigara daha… Üst üste dördüncüsünü yaktığı şu sigarayla henüz çocukluk günlerinde tanıştı. Tütünün kokusu ne kadar iştahını kabartırsa kül tablasından yayılan kesif koku o kadar midesini bulandırırdı. Midesi yine bulanmıştı işte. Öksürmeye başladı. Öksürdükçe öğürüyor, öğürdükçe boş midesini alt üst eden eden her ne ise ağzına doluyordu. Aç karnına içtiği sigaraya bakıp tiryakiliğine küfretti. Öksürmekten gözleri yaşarmış, odanın ortasında iki büklüm yığılıp kalmıştı. Odaya şimdi biri girse bu salya sümüğe bulanmış yüzüyle üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayan bir adamla karşılaştığını düşünecekti. Öksürüğü kesilince gözü odanın köşesinde son boşlukları tamamlasın diye Çiğdem’in o küçük ve beyaz ellerini bekleyen yapboza kilitlendi. Aklına Çiğdem’in ilkin ellerine vurulduğu geldi. Elleri hakikaten bembeyazdı. O kadar beyazdı ki Çiğdem’e ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum derdi. “Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir narçiçeğini eziyor gibi / Ellerinden belli olur bir kadın / Denizin dibinde geziyor gibi…” dizelerini usulca fısıldadı.
 Uyuyakaldığını fark ettiğinde ikindi ezanı okunuyordu. Yapbozda yer yer belli olan Çiğdem’in çehresine akşamın son ışıkları vuruyordu. Doğum günü hediyesiydi bu yapboz. Çiğdem geçen yıl gittikleri bir gezide beraber çekildikleri  bir fotoğrafı yapboz olarak yaptırmış ve kendisine armağan etmişti. Bazen saatlerce başında durup bu devasa yapbozu tamamlamaya çalışıyorlardı. Birden tamamlanması imkansız gibi duran bir yapbozun başındaymışçasına içi sıkıldı. Çeksem gitsem buralardan, zaten pek iyi gitmeyen üniversiteyi bıraksam, memlekete dönsem diye geçirdi içinden. Dişlerini sıktı. “Bu ceza fazla.” dedi kısık bir sesle. Bu ceza fazla Çiğdem! diye bağırdı. Sesi odada yankılandı. Biri olsun istiyordu yanında, biri olsun ve onu çılgınca bir şey yapmaktan alıkoysun. Bu terk edilmişliğe dayanamıyordu. Ağlamaya başladı. Tıpkı bir çocuk gibi hıçkırıklarının esiri olmuştu. Yalnızlığına mı ağlıyordu? Bir başkası bu halini görmesin diye böyle yalnız kalmak kendi tercihi değil miydi? Çiğdem ya bir daha hiç dönmezse diye düşündü. Nefes alışverişleri hızlandı. Sehpanın üzerinde duran kül tablasını alıp duvara fırlattı. Kül tablası duvara çarpar çarpmaz tuzla buz oldu. Her yer cam kırıklarıyla dolmuştu. Kalan yalnız kalıyorsa giden insafsız değil miydi? Ağlaması şiddetlendi. Yüzünü avuçlarının arasına alıp yalvarırcasına “Bu ceza fazla!” diye belli belirsiz bir sesle inledi. Ağlaması birden kesildi. Tüyleri diken diken olmuş, bir daha asla görüşemeyecek olma ihtimalinin zihninden geçmesi kanını dondurmuştu. Bunca zamandır arayıp sormadığı için Çiğdem’e tarif edemediği bir öfke duydu. Ağzından küfürle karışık birkaç söz döküldü. Sevmekle nefret etmek arasındaki o ince çizgide voltalar atıyordu.  Pijamasının koluyla, akan burnunu ve ıslanan gözlerini sildi. Çiğdem’e ulaşmak zorundaydı.  Çiğdem iki hafta olmuş ancak eşyalarını almak için bile eve uğramamıştı. Yoksa başına bir iş mi gelmişti? Bu kez telaşlandı. Pencerenin kenarında durdu, yeryüzünün bembeyaz bir örtüyle kaplı oluşuna hayret etti.  Kaldırımlar, evlerin çatıları, balkonlar, ağaçların dalları, keresteden yapılma telefon direklerinin kuzey yüzleri karla kaplıydı. Sokaklar gelip geçen arabalar yüzünden teker izleriyle çamura bulanmış, yer yer buz tutan kısımlarda kayıp düşmemek için dikkatle yürümeye çalışan birkaç insan kaldırımlara ayak izlerini bırakmıştı. Bu kısa molanın ardından Çiğdem yeniden düştü aklına. Onu bir başkasıyla görme ihtimaline dahi katlanamıyor, bu fikir aklından geçecek olsa midesine ateş topları iniyordu. Daha önce de tartışmışlardı fakat bu daha öncekilere benzemiyordu.
Midesine iki lokma girsin diye mahalle bakkalından bir şeyler aldı. Geçen haftadan kalma bir gazeteye göz attı. Bir şiir kitabını raftan seçip okumaya çalıştı. “Bir gün seni bırakırım ya / Tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu.” dizelerinin altını çizdi. Arka arkaya iki sigara yaktı. Şiirleri okudukça kendini cezai müeyyidesi şu karlı günle başlayıp dünyanın sonuna değin bu hastalıklı aşkın esiri olmayla devam edecek olan bir mahkûm gibi hissetti. Çiğdem’den başka bir şey düşünemez olmuştu. Özlemi her saniye bir çığ gibi büyüyor, bu büyük yükün altından kalkamayacağını duyumsuyordu. “Yaratım acıyla beslenir.” diyen amcasını geldi aklına.  Gitarını eline aldı. Gitar huzur kalesinin anahtarıydı. Gitarın tellerine dokundukça yüreğini saran o kapkara kurumlar dökülüyordu sanki. Dışarıda kar hızını artırmış, cama vuran taneler kendince bir ezgi tutturmuştu. “Yine kar yağıyor sokaklara” ağzından dökülen ilk dizeler oldu. Birkaç saat bu yeni şarkıyla uğraştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan gece bastırmıştı. Parmak uçları tellere vurmaktan morarmıştı. İzmarit dolu kül tablasını burnundan olabildiğince uzak tutarak dolmak üzere olan çöpe boşalttı. Yeniden öğüreceğini sandı. Bu kez bir bardak su ile öksürük krizini bastırmayı başarmıştı.  Salona döndüğünde az önce hayat bulan şarkının notaları ve bozuk bir el yazısıyla kağıda işlenmiş güfte koltukta duruyordu. Koltuğa oturup sözleri bir kez daha mırıldandı.   
Yerinden fırladığı gibi pijamasını değiştirip kabanını giydi. Gitarını kılıfına koyup gururunu portmantonun üzerinde bıraktı. Çiğdem’e gidiyordu. Dağda bir avcı kulübesi kadar mahkûmdu ona, mecburdu. Hızlı adımlarla apartmandan çıktı. Zamanın ya da mekânın bir önemi kalmamıştı. Dışarıda kar tipiye dönmüştü. Dikkatli adımlarla mahalleyi geçip caddeye indi.  Son seferini yapan sarı dolmuşlardan birine yetişebilirse binip karşıya geçecekti.  Çiğdem yanına taşınmadan önce yaşadığı arkadaşının evinde olmalıydı. Caddede araçlar oldukça yavaş seyrediyor, bir iki polis kaza yaşanmasın diye çırpınıyordu. İleride bir kamyondan belediye işçileri yola tuz serpiyor, adamın biri yolun kenarında aracının tekerleğine zincir takmaya çalışıyordu. Tipiye neden olan rüzgar artık kendini iyiden iyiye hissettiriyor, insanlara evlerinin yolunu tutmasını öğütlüyordu.  Uçuşan atkısını montunun içine sokuşturup bir dolmuşa kendini zor attı. Dolmuşta üç beş insan vardı. Bir süre tıngır mıngır ilerlediler. Şükür ki kar şiddetini yitirmişti. Dik bir yokuşu yavaş yavaş çıktılar. Yokuşun başından Boğaziçi köprüsüne doğru manzara bir araç selini andırıyordu. Gecenin karanlığında stop lambalarından oluşan bir gelincik tarlasında yüzdüğünü düşünüyordu. Çiğdem’den şu kopasıca dili için son kez af dileyecekti.

Olmadı. Köprüyü geçip hızla yol alan dolmuş, hain bir virajda şarampole yuvarlandı. Çiğdem haberi gazeteden öğrendi. Kazada ölen gencin cebinden çıkan kağıtta yazanları bütün ülke okumuştu: Uzaklaşıp giden arabaların / Arka stop lambalarına bakıyorum / Biri ben biri sen / Biri yanmıyor biri yanıp yanıp sönüyor…