29 Ocak 2015 Perşembe

OKUDUM: BÜYÜLÜ ZAMANLAR-SITKI SİLAH

“Hafızamızın kontrolü elimizde olsaydı, bu gücü daha çok hatırlamaya mı unutmaya mı kullanırdık merak etmiyor değilim.”
                                               Büyülü Zamanlar, s.27


Üçlemesinin ikinci kitabı Giden Yolcu ile 2014’ün ağustosunda tanıştığımız Sıtkı Silah,  beni iyiden iyiye bir öykü yazarı olduğuna inandırmış olacak ki geçtiğimiz günlerde yayımladığı “Büyülü Zamanlar”ın roman olduğuna bir süre inanamadım. Gerçeği söylemek gerekirse sanatçının üçlemesini bitirmek yerine araya bir roman sıkıştırabileceğini düşünmemiştim.

Büyülü Zamanlar, hacimli bir roman değil. Bir çırpıda okunabilecek, okuru hemencecik içine çekebilecek; bitmesi arzulanmayan bir roman. Bilinenin aksine bir romanın çabucak bitişinin arzulanmamasının kötü  bir özellik  olabileceğini Büyülü Zamanlar’da hissettiğimi  açıkça ifade edeyim.
Sıtkı Silah, ilk iki öykü kitabıyla alıştığımız söylemin dışına çıkabilmiş, modern öyküyü özgün üslubuyla ortaya koymayı başarmış bir yazar.  Olay ya da kesit tarzında yazdığı neredeyse hiçbir öyküsünde kurgu ve ifade anlamında vasatın altına düşmeyen Silah’tan Büyülü Zamanlar’da da aynı performansı beklediğim ve beklentilerimin karşılandığı doğrudur. 
 Silah, üstâd diyebileceğimiz yazarların bile tercih ettiği şu riski olmayan ancak artık kabak tadı veren tekdüze anlatımın ötesine çıkabilmiş genç yazarlarımızdan. Roman türündeki bu ilk yapıt yani Büyülü Zamanlar, yazara: “Öyküde neysem romanda da  oyum.” dedirtmiş.
Silah’ın öykülerine âşina olanlar şaşırmayabilir fakat yeni başlayacaklar roman boyunca problemlerine yanıtlar arayan, bulduğu yanıtları tiye alan, çoğu zaman kendini olumsuzlayan, yazarlık yeteneğine bir ceza gözüyle bakan, insanların yalnızca iç konuşmalarında rastlanabilecek absürd soruları ve bu sorulara bulduğu absürd yanıtları okura sunmaktan çekinmeyen bir yazarla karşılaşacaklar. Öyküyü bölümler halinde, bir kahramanın ağzından bir de üçüncü ağzın gözünden takip edecekler. Sıtkı Silah’ı ilk kez okuyacaklar için daha önce öykülerini tanıtırken belirttiğim noktanın altını yeniden çizmek isterim: Sanatçı her ne kadar sokağın dilini tercih ediyor olsa da tekrar tekrar okumanızı gerektirecek paragraflara, karakterlerine söylettiği ve kendi hayatınızla karşılaştırıp sorgulamanızı gerektirecek aforizmalara hazır olun.  
Silah’ın eserlerini “modern” kılan sanıyorum yukarıda belirttiklerim. Sanatçı klasik anlatım tarzlarının sıkıcı durağanlığına takılı kalıp popüler olanla benzer şeyler üretme yolunu seçmemiş. Zor ve riskli olanı tercih ederek özgünlüğü aramış.
Romanda, öykülerinde olduğu gibi ara sözlerin fazlalığı dikkatimi çekti. Ara sözlerin  fazla oluşunun edebi anlatımda bir karşılığı var tabii ki: Daha anlaşılır olmak.  Bir yandan yazdıklarının arasına aforizmalar serpiştiren Silah, bir yandan her şeyi en ince ayrıntısına kadar göstermeyi arzuluyor.  Hem bir giz hem bir apaçık olma isteği… 
“Büyülü Zamanlar”  yukarıda da belirttiğim gibi yazmayı bir ceza,  kaçılması gereken bir mahkumiyet kabul eden adını bilmediğimiz bir karakterin yaşamı ve hatıraları üzerine kurulmuş. Karakterimiz hem yazarlıktan aldığı keyfi hiçbir şeyden almadığını hem de yaratmanın manevi ağırlığının altında ezilen herkesin bildiği "keşke yazma ihtiyacıyla doğmasaydım." ikilemini yaşadığını hissettiriyor. O, ayrıntılara çok önem veren biri. Düşünün ki astronotluğu,  uzayın ancak kahve, salatalık ya da kavun kokması durumunda mantıklı bir iş sayabilecek kadar ya da  taksicilerin bir kapının açılmasını beklemeden arabayı içeri sürdüğünü bilecek kadar detaycı. Gözlem yeteneğini sayfalar boyunca konuşturan bir yazar kahramanımız. Perişey'le zoraki açtığı işletmesi Parti Evi’ni daha öncekilerde olduğu gibi okuma yazma ofisine dönüştürebilecek kadar yazarlığı içselleştirmiş hem de.  Bir o kadar da bohem bir yalnızlık içinde. İnançsızlığına leke sürülmesini istemeyen bir inançsız, hayatının merkezine koyacak, tapacak kadar sinema ve alkol sever.
 Roman boyunca karakterimizin şimdiki haline ve onun için “büyülü zamanlar” olarak tarif edilen Dostlar Sitesi’ndeki yazlarına şahit oluyoruz. Karakterimiz çocukluğunu kendi ağzından anlatırken, şimdiki zaman üçüncü bir şahsın ağzından dillendiriliyor. Bu anlamda çok büyük beğeniyle okuduğum Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna”sıyla benzeştiğini söyleyebilirim.
Kesit öykülerinde dahi merak unsurunu ön planda tutabilen Silah, Büyülü Zamanlar’da da size şimdi ne olacak sorusunu defalarca  sordurtacaktır. Özgün üslubunun yanında becerdiği en iyi işlerden biri meraklandırmak. Karakterimizin Perişey’le-ben Enis Batur’un şiirlerinden esinlenerek bu ismi bulduğunu düşünüyorum- ilişkisi, gün içinde yaşadığı esrarengiz olay, tüm bunların çocukluğu ve Dostlar Sitesi’yle bağlantıları sizlere sürekli sorular sordurtacak. Ve kitabın bir anda sonuna geldiğinizi üzülerek anlayacaksınız.
Başta da belirttim ya eserin eleştirebileceğim ilk noktası romanın bir uzun hikaye gibi kurgulanıp hacimsiz kılınması. Meraklanan okur için olay örgüsü yani kurgu ile tatmin bir yere kadardır. Okur karakterlerin daha derin analizlerine ihtiyaç duyar. Bu da daha yoğun tasvirler ve karakterlerin derin analizleriyle mümkün olabilir. Ben sanatçının sonraki romanlarında özgün üslubuna ve kurgu becerisine bu derin analiz özelliğini de ekleyeceğini düşünüyor ve kült eserler verebileceğine inanıyorum.

Büyülü Zamanlar, kitaplığınızda olması gereken bir roman değil de belki modern bir novella bence.  Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan yapıtı tüm kitapevlerinden temin edebilirsiniz. Bir yazın emekçisinin doğuşuna şahitlik etmek isteyen herkesin edinmesini tavsiye ederim.

12 Kasım 2014 Çarşamba

Ustanın Belki De Son Filmi : Jimmy's Hall

İçinde yaşadığımız sistemi eleştirmenin birçok yolu var, kimi sosyal medyada yazdıklarıyla, kimi arkadaşlarıyla rakı sohbetlerinde, kimimiz de kendince bir şeyler üreterek bu düzenin yanlışlığını sorgularız. Sinema ise bu yolların bence en güçlüsü, en içe dokunan yolu. Bu konuda usta diye adlandırdığım ilk isim hep Ken Loach olmuştur.
Ustanın izlediğim son filmi "Jimmy's Hall" İrlandalı bir aktivistin ülkesinden uzakta, sürgünde geçirdiği 10 yılın ardından kasabaya dönüşünde yaşananları anlatan ve gerçekliğe dayanan bir uyanış hikayesi.
Film bizi İrlanda'da özgür düşüncenin ve yaşamın katolik kilisesinin baskısı altında olduğu bir döneme götürüyor. Jimmy Gralton, gençlerin de desteğiyle açtığı salonda insanlara okuma, müzik dinleme, dans etme, resim yapma gibi imkanlar sağlıyor ve tabii ki sürgünü için de gerekli ortamı  hazırlamış oluyor. Çünkü düşünen, sorgulayan insan tehlikelidir, kim için derseniz, gücü elinde tutanlar için tabii ki. 10 yıl sonra sakin bir hayat yaşamak için döndüğünde ülkenin siyasi ortamının değiştiğini ama kilise ve toprak sahipleri için hiçbir şeyin değişmediğini görüyor.


Filmin konusuyla ilgili daha fazla detaya girmeyeceğim, zaten meraklısı izleyecektir. Ancak filmin bana hissettirdikleriyle ilgili birkaç kelam edesim var.
Zaman değişiyor, ömrüm geçiyor ve saçlarımdaki beyazlar her gün artıyor ama ben belki de insanı insan yapan umut nedeniyle hep bu düzenin elbet bir gün değişeceğini düşünüp bugünü değil, yarını düşünerek yaşıyorum. İşten eve gelip hep bana umut vermiş olan bir ustanın yönetmiş olduğu filmi izleyip, mutlu olmak istiyorum ama ne mümkün! Usta yine sıradan ama dev yürekli insanlarla bu kez sistemin acımasız yüzünü yüzümüze gerçeklerle çarpıyor. Öyle oturmuş filmi izlerken gözünüz yaşarıyor ama bir aşk hikayesiyle değil, seninle, benimle, yaşadığımız yerin bize bırakılmayışıyla, emeğimizin karşılığını alamayışımızla,  hayatımızın zalimce elimizden alınışıyla, gülümseyişimizin arkasındaki tedirginliği hatırlatarak yapıyor bunu. Bir sahne geliyor, sadece karnımızı doyurmak için yaşamaya mecbur bırakılışımıza öfkeleniyoruz ama ajitasyon yapmadan hissettiriyor bunu, haykırasımız geliyor, bir sahnede "devlet" denilen gücün bizi annemize veda bile edemeden ne hakla yanından ayırabildiğine lanet ediyoruz.
İnsanların hayata gelme amacının ne olduğuna önceden birilerinin karar vermiş olması fikri donduruyor kanımızı, eğlenmenin, müzik dinleyip dans etmenin, şiir okuyup birlikte düşünmenin ve hakkını aramanın her şeye rağmen insana yakışan şeyler olduğunu düşünüp  şimdilik yapabildiklerimizle avunuyoruz
Çok uzatmadan, ukalalık etmeden, naçizane diyeceğim şudur ki; hayattan, patronunuzdan, arkadaşınızdan, gücü elinde tutandan, gücüne güç katandan, en güçlüden hakkınızı isterken birlikte olun dostlar, bunları yaparken de birlikteliğinizden keyif alın, eğlenin, gülümseyin, tıpki Jimmy'nin yüzündeki o haklı gülümeseme gibi...


12 Ocak 2014 Pazar

Hayatı Tekrar Sevmenizi Sağlayacak 2 saat - "About Time"

Hayat üzerine çokça beylik laf edilir, yazılır, çizilir, hayatı pozitif yaşamamız üzerine bolca anlamsız kitap yazılmıştır. Ama ekran karşısında ayırdığınız 2 saat size mutluluk, umut, huzur, aşk, cesaret,bağlılık aşılarının hepsini aynı anda sunabilir. Bunu sinema sanatının mucizevi aromalarına borçluyuz elbette. En azından benim için bu hep tekrar eden bir gerçek oldu.

Bu zamana kadar yüzlerce film izlemiş biri olarak asla bir sinema eleştirmeninin rolünü çalmak niyetinde değilim, sadece bu yazıyı yazarak seyrettiğim son filme kendimce teşekkür etmek istiyorum.

Filmin adı "About Time", türkçe çevirisini "Zamanda Aşk" olarak bulabilirsiniz.Adından yola çıkarak klişelerle dolu bir aşk filmi olarak nitelemeniz mümkün ama sakın bu önyargıya kapılmayın zira karşımızda duran şey; bizi görsel,işitsel,duygusal açıdan tamamen doyuran bir sinema şöleni.

Önce filmin müziklerinden, şarkılarından söz etmek istiyorum.Zira filmi izledikten sonra ilk aklıma gelen şey soundtrack (film müzikleri) kaydını edinmek oldu. Sekanslarla iç içe geçmiş, izlerken ezgilere kendinizi kaptırmak isteyip, sahneyi de kaçırmak istemediğinizden pür dikkat kesilmenizi sağlayan müzikler o kadar özenle seçilmiş ki, şarkı bittiğinde etkisinden çıkmak istemiyorsunuz. Nick Cave kulaklarınızın pasını silerken size "Sakin ol dostum, daha söyleyeceklerim var" diyor adeta.


İşte size 2 örnek:

nick cave & the bad seeds - into my arms

Veya: Jon Boden, Sam Sweeney & Ben Coleman /How Long Will I Love You

Görsel olarak da bize ziyafet sunan filmin neredeyse her karesi bir ressam çalışması.Tabloların uzun metraja aktarıldığı hissini veriyor. İngiltere'nin güzel görünmesi için yağmurlu olmadığı anları yakalamaya çalışmamış, aksine bu durumun üstüne giderek resimleri neşelendirmiş bir film var karşımızda. Gecesinde sokaklarıyla, gündüzünde doğallığıyla anlatılmış manzara öbekleri ruhumuzu dinginleştiriyor.




Kurgusunda ise çok kolayca ve önceleri tanık olduğumuz biçimde klişelere yaslanabilecek bir konuyu özgün ve naif bir kıvama sokmayı başaran bir yönetmenlikle karşılaşıyoruz. Richard Curtis, önceki başarılı filmlerinde bile çokça klişeye başvurmuş bir yönetmen olduğundan, beklentilerimi yüksek tutmadan izlemeye başladığım film, geçen her dakikada beni şaşkınlıkla ters köşeye yatırdı diyebilirim.

Filmin satır aralarında, gözümüze sokmadan söylediği sözlerin ise her biri birer aforizma değerinde.
Hiç bir bölümünde fondaki müziği yükselterek "işte şimdi çok beylik bir söz geliyor"imajı vermiyor, tam da bu yüzden daha kıymetli. Mizah unsuru ise ustaca filme serpiştirilmiş ve ince esprileriyle yüzümüzün hep tebessümle kalmasını sağlıyor.

Filmin ana karakterlerine gelirsek; Londra'da tek başına yaşamakta olan genç bir kadın; Mary (Rachel McAdams), son derece mutlu bir çocukluk geçirdiği anlaşılan ancak karşı cinsle işleri pek yolunda gitmeyen 21 yaşındaki Tim (Domhnall Gleeson), kendine has anne ve babası ile hayatla barışık ama bir türlü yolunu bulamayan kız kardeşi Kit Kat (Lydia Wilson),  son derece kibar, biraz tuhaf, iyiliğin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkan Uncle Amca (Richard Cordery), bir de Tim'in babasının eski arkadaşı, şöhretli ama mutsuz tiyatro yazarı Harry (Tom Hollander). Baba rolünde Bill Nighy olgun oyunculuğunun tadını çıkarırcasına kelimenin tam anlamıyla döktürüyor.

Tim 21.yaşına bastığında babasının ona bir aile sırrı vermesiyle hayatının tamamen değiştiğine tanık oluyor. Ailenin erkekleri zaman içerisinde yolculuk yapabiliyor. Bu sırrı öğrenmesi sonrası izleyiciler olarak bilim kurgu-fantastik bir film beklerken, sade bir hayat hikayesi ve çokça hayat dersiyle filmi bitiriyoruz ama bundan da gayet memnun oluyoruz diyebilirim.

Bundan sonra yazacaklarım içerik bilgisi içereceğinden henüz filmi izlememiş olanlar, bu bölümü izledikten sonra okuyabilirler ama bence okuduktan sonra izlemeleri de seyir heveslerini çoğaltmak açısından etkili olacaktır.



Filmden aklımda o kadar çok sekans kaldı ki, önceleri duyduğum güzel bir cümleye hak verdiğimi farkettim: "İzledikten sonraki günler hala filmden sahneler hatırlıyorsanız, o film tamamdır."

Her şeyden evvel o birbiriyle vıcık vıcık olmayan ama sevgiyi hep hissettiren tüm aile üyeleri, babanın oğluna verdiği o mükemmel hayat tavsiyesi, (her günü geçmişe gidip tadını çıkararak tekrar yaşamayı öğütlemesi), filmin sonundaki baba-oğulun yıllar öncesine dönüp birlikte kumsalda yürüdükleri sahne, güzel şarkılar eşliğindeki iki aşığın metro istasyonu hallerinin samimiyeti, aşklarının klişe sorunlarda boğulacağı endişesi yaratırken (hiç o yola uğramadan) evrilerek büyük bir sevgiye dönüşmesi ve yazıyı daha da uzatmama neden olacak kadar aklıma kazınmış birçok sahne.

Özetle "About Time", tabii ki kurgusal bazı eksiklikleri olmasıyla birlikte, türünün birçok örneğinden çok patırtı çıkarmadan ayrılan, izleyiciye karakterlerini inandırmayı başaran, hayata daha olumlu bakmanızı sağlayan, dingin, içten bir hayat öyküsü. Bittikten sonra yakınlarınıza sarılmak isteyebilirsiniz,ben öyle yaptım. Hiç değilse size de  iyi gelecek birkaç cümle olacaktır.



23 Kasım 2013 Cumartesi

ÖĞRET-MAN

Birlikte olduğumuz sürece üç şeyi davranışa dönüştürebilirsem kendimi başarılı hissedeceğim: Sev, umudunu yitirme, hoş gör.

Bir ortaokul müdür yardımcısının Erol Taş misali  “Senden hiçbir şey olmayacak, senin o gitmeyi çok istediğin lise de hayalden öte bir şey değil” deyişinin insana bir şeyler katabileceği ilk öğrendiğim şey  olmuştur. Çok değil 4 yıl sonra bir rehberlik öğretmeninin üniversite tercihinden anlamayışının da fayda getirebildiğini son öğrendiğime katmışımdır.

Vernik kokan sınıflarda onlarca öğretmenin öğrencisi oldum. Kimileri tahtaya bir şeyler karaladı, kimileri yüreğime.

Öğretmen çoğu zaman aileden biridir. İlkokul öğretmenimin “kırmızı kurdelayı” sınıfta en son bana takmasını babamın yıllarca bana bisiklet alamamasından daha çok taktım,  hatırlıyorum. Uzun süre, öğretmenimin sevdiği ; sevdiğim, nefret ettiği; nefret ettiğim oldu.

Ortaokulda müzik öğretmenimin sesine hayrandım ve onun gibi söylemekti tek derdim. Lisedeki matematik öğretmenimin “Yakışıklı, sen yanıtla bakalım şu soruyu” deyişi şimdi bile yanaklarımı pembeleştirir.

İmparator S. dersi saygı duruşu ile açıp omuzlarda terk ederken ne hissederdi,  hiç bilemedim. Motor F. gözlerini kapatıp 45 dakika boyunca hiçbir köşesi olmayan çemberin bir analitiğe sahip olduğunu anlatırken kafasından neler geçerdi ?  Ş’leri diğer seslere göre daha vurgulu söyleyen bayan coğrafya öğretmenimiz, sinirlendiği bir gün önündeki sıralarda ağzının içine bakan 50’ye yakın erkeğe  “ Özel hayatınızda hepiniz büyük sıkıntılar yaşayacaksınız, bunu unutmayın ” derken yaptığı kehanete nasıl da inanırdı, bilemeyeceğim.

Her insanın kafasında geçmişinden, okul sıralarından izler var. O izler annenin babanın çentiklerinden çok daha derine atılıyor. Bazen camdan bahçede oynayan ufaklıklara dalıyorum. Uzun uzun, oynayışlarını; birbirleriyle didişmelerini izliyorum.  Onlar gibi koşuyor, havadaki keskin kömür kokusunu o günlerdeki gibi duymayı özlüyorum. Sonra birden döndürüyorum başımı, bir bakıyorum ki tahtanın önünde elinde tebeşiriyle bekleyen bir adam. En kötü gününde dahi gülücükler saçması mecburiyetini bilen bir adam.  Tahtaya yazmayı reddeden, “Gençler, şimdi yürekleri açıyoruz.” diye bağıran…

Yüreklerini sonuna dek açmış, çıkacakları büyük serüvene hazırlanan o gözleri gören bu adam ne mi diyor içinden: “Her gün sınıfa girip mutsuzluğumu yırtıp atıyorsunuz ya,  iyi ki tahtanın önünde beklemeyi,  iyi ki her an gülümseme mecburiyetini,  iyi ki bu büyük yolculukta sizlere rehberlik etmeyi seçmişim.” diyor.   

Seviyor, umudunu yitirmiyor, hoş görüyor.





19 Kasım 2013 Salı

"CADDE" BİR GÜFTEDİR HÜLÂSÂ



Yaşar Günaçgün’ün Cadde albümü, sanatçının 9.stüdyo albümü olarak müzikseverlere sunuldu. Diğer 8 albümde olduğu gibi şarkıların besteleri hakkında tatmin edici değerlendirmeler yapabilecek dostlar tanıyorum. Ben müziğin inceliklerinden pek anlamayan biri olarak besteler hakkındaki düşüncelerimi Cadde’de akordeon, klasik gitar ve tabii ki buziki nağmelerini duymaktan keyif aldığımı belirterek sonlandırmalıyım sanırım. Birkaç albümdür sesini alçaltan, melodilerini dinginleştiren sanatçının Cadde’de Akdeniz’in o derin yarlarını döven dalgalar gibi coşarak güftelere can vermesine  “özlemişiz o tizleri, o çıkışları” dediğimi de eklemeliyim. 
Yazımda az buçuk anladığım işle uğraşarak, şiirle müziği aynı potada eriten bir ses sanatçısı olan Günaçgün’ün Cadde albümündeki 3 güftesine vokabüler ve imgesel açıdan yaklaşmaya çalışacağım.

Yaşar şarkılarına muhteva açısından yaklaştığım yazımı okuyanlar hatırlayacaktır (Burada) Yaşar’ın şarkılarının pek çoğu şiirlerde olduğu gibi şerh gerektiren yapıtlardır. Yaşar’ın her albümünün bir teması olduğu aşikâr. Zirveye çıktığı ilk üç albümde sanatçının genel olarak “güzelleme” tarzında karşımıza çıktığını görmüştük. Bu albümlerindeki şarkılarında ayrılık dahi olsa sevgiliyi yücelten ve geri dönüşü arzulayan bir ses dinleyiciyi kendine esir etmişti.  Cadde albümünde 2 şarkıda imzası, bir şarkının güftesinde de yardımı bulunan sanatçının çocukluk arkadaşı Alper Arundar’ın güftelerini albümden ayrı düşünmezsek Günaçgün’ün albümüne -sanatçının albüm tanıtımında da söylediği gibi- “ayrılık” temasını yakıştırmak  hiç de yanlış olmayacaktır. Albüm dinlendiğinde 7 şarkının direkt, üçününse dolaylı olarak ayrılık temasının üzerine kurulduğu görülecektir. 

Yaşar Günaçgün imzası bulunan 3 şarkının güftelerine biraz göz atalım.

CADDE
Sanatçının albüm çıkmadan uzun yıllar önce konserlerinde ara ara mırıldanmayı sevdiği bir parçadır Cadde ki hem albüme adını vermiş, hem de güfte olarak albümün yıldızı olmayı başarmıştır. Öyle ki baştan sona hikemi(öğretici) üslubun egemen olduğu, sanatçının yıllar içinde nasıl demlendiğini ispatlayan bir beste Cadde.  Günaçgün şarkıya şarkının bütününe hakim olacak duyguyu bir soru ile aktararak başlıyor: “Nedir o akan yazık yaşına / Zaten hep yalnız değil miyiz ?”.  Bu girizgahın ardından hikemi tarzda belirlemesini yapıyor: “İki kişiliktir aşk aslında / Bitirmekte birinciyiz.” Sanatçının hemen bütün albümlerinde kendisini naiflikle hissettiren hoşgörülü sitemine harika bir örnek teşkil ediyor bu dizeler. Sevgiliye sitem; kırmadan, dökmeden genelleştirilerek veriliyor.
Cadde görklü bir şarkı. İmgeleri sağlam, öğreticiliğiyse güfteyi asla banallaştırmayan, kurulaştırmayan…
“Ağlama çiçeğime su / Çiyle gelen çiçek buğusu” bu dizeler şairin düşündürmeyi sevdiğini de gösteriyor. Dizeleri dinlediğinizde ya sevgiliye “ağlama, çiçeğimin suyu gözlerindeki yaşlar değil çiyle gelen çiçek buğusudur” diyen birinin sesini duyuyor ya da “çiçeklerini bir ağlama duvarına dönüştüren aşığın gözlerindeki buğu”ya dokunuyorsunuz.
Cadde’nin nakaratıysa şarkının bütününe yakışır bir hikemilik ve lirizm taşıyor Geliriz belki yan yana / Bir akşamüstü caddede / Bilirsin ayrılıklar kalbe / Sevmeyi öğretir aslında”

GÖZLERİNDE SABAH
Albümde Cadde ile birlikte parlamaya aday bir güfte. Günaçgün’ün bir geri dönüş çağrısı niteliği taşıyan şarkısı Gözlerinde Sabah. Bir ayrılığın yanlışlığını altını çize çize vurgulayan sözlerle bezeli bir beste. Güftede aşık mübah olduğu için gözlerini görmeye geliyor sevgilinin ki bu Divan şiirinin mazmunlardan biridir. Sevgilinin gözlerinin dışında her uzvu aşığa haramdır, gözler aşığa helal kılınmış tek yerdir: Gözlerinde sabah oluyor aşkım / Açıyorsun pencereni / Aşığa mübah dediler geldim / Görmeye gözlerini…” Sanatçı şarkının girizgâhında varlık nedenini bildirdikten sonra ayrılığı ve kaçışı tercih eden sevgiliye seslenir. Bu bölümde de hem Halk hem de Divan geleneğinde sıklıkla kullanılan “dermansız dert” ve “hekim” mazmunları kullanılmıştır. Günaçgün, sevgiliye seslenir ve değerinin kendisinden başka hiçbir kimse tarafından bilinmeyeceğini haykırır. Çağrısına cevabı  hasreti senelerle çarpmadan, sabır taşı çatlamadan beklemektedir ki böylesine bir gidişin ardından bile Günaçgün’ün tüm albümlerindeki  “yücegönüllü içe dönüşü” sezilir. Sanatçı nakarat boyunca gönlüne seslenir ve “Yan yürek yan sönüp de ne yapacaksın / Yanacak,yanacak, yanacaksın”der. Şarkının en çok dikkat çeken dizeleriyse kuşkusuz sevgiliye seslendiği son noktadır: “Bırak biraz kendini / Bırak bulur uçurtmalar gibi / Bu gönüller gidecek yerlerini…”

SEVMEMİZ LAZIM
Albümde güftesel bir değerlendirme yapacağım son şarkı Sevmemiz Lazım. Sanatçının Cemal Süreya hayranlığı sanatçıyı yakından takip edenler tarafından çok iyi bilinir. Günaçgün, yıllar boyunca bestelerinin arasına bir Cemal Süreya şiiri katması için hayranlarından çok talep almıştır. 9. stüdyo albümü Cadde bu beklentilerin mutlu sona erdiği bir albüm olmuş, Günaçgün, “cins şairin” kızının da onayını alarak “San” şiirinden bazı dizeleri, Yunan ezgilerinin kulakların pasını sildiği “Sevmemiz Lazım” şarkısında kullanmıştır. Şiiri hatırlamak gerekirse:

Kırmızı bir kuştur soluğum 
Kumral göklerinde saçlarının 
Seni kucağıma alıyorum 
Tarifsiz uzuyor bacakların


Kırmızı bir at oluyor soluğum 
Yüzümün yanmasından anlıyorum 
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa 
Dörtnala sevişmek lazım. 


Günaçgün, Sevmemiz Lazım’da günlerin kısalığından dem vurarak sevgiliyle her an yan yana olma arzusunu dile getirmiş. “Ne lazım, ne lazım bana sana / ne lazım, ne lazım anlasana”diyerek istifhamın göklerinde dolaşmış ve  cevabı da kendisi vermiştir: “Bence bizim/ uykusuz gecelerimiz / korkusuz sevişmemiz/kuşkusuz sevmemiz lazım”. Süreya’nın şiirinin bütün şarkıya sindiği ortadadır. Şiirin son dörtlüğünde yer alan imgelere şarkının son bölümünde rastlarız:

Bence bizim
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dört nala sevmemiz
Sevişmemiz lazım

Günaçgün albümlerinde güftelerin başarısı hiçbir zaman vasatın altına düşmemiştir. Güftelerin hemen hepsinin imgesel ve vokabüler altyapıları sağlamdır. Bunda bestekârın iyi denebilecek bir şair olmasının payı çoktur diyebiliriz. Cadde albümünde hem bestesi hem de güftesi ile gönüllere kazınabilecek 10 parça var. Koleksiyon rafınızda bir yer açın Cadde’ye mümkünse A9 rafı olsun. Keyifle dinleyin!



2 Kasım 2013 Cumartesi

KRONİK BİR SORUN OLARAK; İŞ ARKADAŞLARI

Malumumuz, hayata 1 kez geliyoruz. Korkmayın bu cümleden başlayıp yaşamın anlamına dair boyumdan büyük cümleler kurmayacağım. Sadece birkaç tespit ve soruyla kendimce dertleşmek niyetindeyim.
"Hayatımıza girmiş kişilerin ne kadarını kendimiz seçiyoruz veya seçemiyoruz?" sorusundan başlayabiliriz. Aile üyelerimizin haricinde pek tabi ki belli şartlara bağlı olarak iş arkadaşlarımızı seçmek konusunda da özgür sayılmayız. Sözünü ettiğim "iş" kendi işiniz değilse tabi. Burada benimle aynı kaderi paylaşan ücretli arkadaşlarımdan biraz daha yazıya yaklaşmalarını rica ediyorum. Uyku konusunda bir Da Vinci ya da Einstein değilseniz, gününüzün önemli bir bölümünü uyuyarak, en az o kadar önemli bölümünü de iş yerinde geçiriyorsunuz. Yaptığınız işin niteliği konusuna girmeyeceğim. İşlerin zorluklarından dert yanmak değil niyetim. Ama şu "iş arkadaşı " mevzuunun elzem bir konu olduğunu (acısıyla tatlısıyla deneyimlediğimden) rahatlıkla söyleyebilirim.Mobing gibi adli boyutu olan durumu bu yazımın tamamen dışında tuttuğumu da belirtmek isterim.

    Günümüz insanoğlunun her mide gazına bir çare veya başka bir deyişle sektör yaratabilmiş olan kapitalizmin "iş arkadaşı" tümünden gelerek "iş arkadaşı terörünü atlatmanın yolları", "iş arkadaşını fırsata dönüştürme", " iş arkadaşı ve sabır", "iş arkadaşı ya sabır", "iş arkadaşı dünyanın sonu değildir" gibi özellerle nasıl bir fırsat yaratamadığını şaşkınlıkla farketmiş durumdayım.
      Tecrübenin sabitlediği kadarıyla bize kendimizi hep pozitif hissetmemizi salıkveren o ünlü kişisel gelişim zırvalarına bir kez olsun kulak verip de gününüzün çok güzel geçeceğine kendinizi inandırdıysanız, bunun keyfini ancak güne gülümseyerek başlayıp iş yerine adım atana kadar çıkarabilirsiniz. Sonrasında sizi bekleyenler; insan normallerinin çok üstünde ego seviyesi, hiç olmasa daha samimi duracak birkaç samimiyet sekansı, "hepimiz ekmek derdindeyiz ama profiterolüm için  neler yapmam" bakışı, hastalıktan kıvrandığınızı gördüklerinde meydana gelen travmatik bir 3 maymun durumu,"ne yapıyorsak kurum için yapıyoruz, kişiselleştirmeyelim" maskesi vb.
  Haksızlık etmeyeyim, hayatımın belirli döneminde tanıştığım çok samimi iş arkadaşlarım da oldu, onları ayıran özellikeri de söz ettiğim virüslerin kendilerine bulaşmamış olması.
Demem o ki, iş arkadaşı mevzuu kalbimde bir yaradır, umarım hayatınızın hiç bir döneminde bu prototiplerle bir araya gelmemişsinizdir, seri üretimine geçilmiş olduğunu ürperek gördüğümden, klişe bir mülakat sorusundan hareketle, kendinizi 5 yıl sonra nerede görüyorsanız onlar orada olacaklar, eminim.

Alkım Ateş

20 Ekim 2013 Pazar

SEVGİ GÖZLÜĞÜ

İnsanların kusurları vardır, bilirsiniz. Kusurlar insanın süsüdür kanımca. Kusurları salt fiziksel görünüş ile ilgili algılamamalı elbette. Nasıl ki hiçbir şair birbirinin kopyası şiirler yazamaz,  insanlar da hayata tutunmaya çalışırken aynı olaylar karşısında tıpatıp tepkiler veremezler. Bu farklılıklar bazen bize kusur olarak da görünebilir.

Ne kadar alakalıdır kestiremiyorum ama fiziksel kusura ilişkin üstâd Cemal Süreya'nın sözleri hala hatırımdadır. Günler kitabında 29.Gün'de kaleme almış bunları Süreya. "Güzel kadın ?" diye soruyor kendi kendine ve bakın nasıl bir cevap veriyor:  "Güzel kadın biraz başka benim için . Her şeyi güzel olacak, öyleyken bu güzellik ufak bir noktada aksayacak (Burnun çok küçük ya da çok büyük olması gibi) Yani bir kıymık çirkinlik taşıyacak"

Kadında güzelliği kendince yorumlayan ve çirkinliği diğer adıyla kusuru estetik bir öge olarak algılayan Cemal Süreya'nın sözleri bana nedense sevgi ve tahammül kavramlarını yeniden düşündürdü.

Kusuru sevdiğinde estetik bir unsur olarak sayan göz, sadece sevgiyle bakıyordur bana kalırsa. Biz buna sevgi gözlüğü adını verelim. Sevgi gözlüğünü her insan yakıştıramaz kendine. Aynada kendine bir süre baktıktan sonra bu bana olmadı, yüzüme küçük geldi gibi bahanelerle gözlüğü kenara bırakanlar çoğunluktadır ki insanlığın var olduğu günden bu yana "hoşgörü"nün azlığından şikayet edişlerimiz bu yüzdendir. En çok annelerimize yakışır değil mi o rengarenk gözlükler? Onlar bir kere taktılar mı gözlüklerini size başka bir şeyin ardından bakamazlar. Sabahtan akşama kadar odanızda kös kös oturup da bir işin ucundan tutmasanız, dişe dokunur bir iş yapmayıp üstüne hizmet bekleseniz, bütün bunların yanında iş yapmıyorken var olan düzeni de bozsanız o gözlüklerin ardında 1 yaşındaki o masum yavrucaklarsınızdır.

Sevgi gözlüğünün ardından baktığınızda etrafınızdaki insanların kusurlarını göremezsiniz. Bazı sevgi gözlükleri kusurları sizlere şirin mi şirin detaylar  olarak bile gösterebilirler. Gözlükler gözünüzdeyken mutlusunuzdur. Bu gözlüğün gözden çıkması çoğu zaman üç şekilde gerçekleşir: İlk ve en önemli sebep aynanın karşısına geçip "Bunlar sanırım bana yakışmıyor, bu görüntümden sıkıldım demenizdir" - ki acıdır bu evet-  İkincisi birileri gelip" Çıkar artık o gözlükleri, onların ardından gördüğün gibi değil dünya" diye fısıldadığında gerçekleşir, siz bir telkin sonucu çıkarmışsınızdır bu gözlüğü-ki bu daha da acıdır diğerinden - Üçüncüsünü yaşadığınızı genelde yüzünüze yediğiniz okkalı bir tokatın ardından asla çıkarmak istemediğiniz sevgi gözlüğünün kırılan camlarını ve uzağa fırlayan çerçevesini  toplamaya çalışırken anlarsınız.  Öyle ya da böyle o gözlüğü çıkardığınızda gözlükleri yeniden taksanız da eskisi gibi görme ihtimali ortadan kalkmıştır.

Evet acıdır bu, ondan da bundan da, diğerinden de

Sevgiyle kalın...