7 Temmuz 2020 Salı

BİZE AYRILAN SÜRE \ 4.BÖLÜM - İmkansız Aşklar


Bize Ayrılan Süre'nin 4. bölümünde sinema ve edebiyat dünyasının 'İmkansız Aşklar'ına göz attık. Meraklılarına duyurulur. 


2 Temmuz 2020 Perşembe

VASATİ 40 ÇÖP

Varlık'ın 2020 Temmuz sayısında Yükselen Bir Değer olarak "Vasat" kavramı işlendi. Dosya konusu hakkında pek çok nitelikli yazı vardı. Bunlardan biri de İrem Kargıoğlu'nunki.  'Edebiyat Ortamımıza Gecikmeli Bir Veryansın' başlığıyla kaleme aldığı yazıyı ilgiyle okudum. 
Kargıoğlu güncel Türkçe yazını bundan on yıl kadar önce yakından izlemeye başladığını anlatırken geçen zamanda vasatın nasıl geçer akçe olduğunu, vasat yazar kadar vasat okur'un da bu durumdaki payını, süreli yayınlardaki eş, dost, akrabacılığın ulaştığı boyutları kendi perspektifinden aktarmış. Öyle ki ilk zamanlarda heyecanla sayfalarını karıştırdığı 'ilk' kitapları artık okumadığını bunda güvenilir sayılabilecek yayınevlerinin birbiri ardına bastığı vasat kitapların, bu kitaplara dair dergilerde çıkan tam sayfa reklamların, yazarlarla yapılan baştan savma söyleşilerin payı olduğunu söylemiş. Kargıoğlu, yazının sonlarına doğru kendisini ikileme düşüren - belli ki vasat bulduğu ve güvenilir yayınevleri tarafından reklamları yapılan - yazarların adlarını da belirterek vasatın yüceltilişine veryansın etmiş. Sözü geçen yazarların bazılarına yer verilen bazı eleştiri yazılarını (bloglar üzerinde) kendisine referans belirlemiş.

Yazıda hak verdiğim pek çok nokta var. Adları verilen yazarların nitelikli eserler üretip üretmediği noktasındaysa temkinli yaklaşmak istiyorum. Ne de olsa yazarın ve yazdıklarının niteliğini belirleyebilecek hassas bir teraziye sahip değiliz. Bir yandan düşünüyorum da yazdıkları yaşadığı yıllarda gereken ilgiyi görmemiş Ahmet Hamdi Tanpınar, yazdıklarını yayımlatma konusunda büyük sıkıntılar yaşamış Oğuz Atay gibi örneklerle dolu Türk edebiyatı. Düşünüyorum da elimizde nitelik belirleyebilecek tek turnusol 'zaman'dır.
Pek tabii yazarımız yayın dünyasına açılan pencereden içeriye - bizim olamadığımız yerden- rahatlıkla bakabilecek bir noktada duruyor olmalı ki 'arkadaşçılık'ın ya da nitelik gözetmeksizin yapılabilen yayıncılığın rahatsız edici görüntüsünü okura resmedebiliyor. Ancak bir yandan biliyorum ki Türkçe yazın elitistlikten de az çekmedi. Köşe başları tutulmuş dergiler yıllarca arzu ettiği anlayışı 'nitelikli' diye az yutturmadı.  Demem o ki nitelikli sanatseverin küstürülüp 'vasat okur' un önemli bir pazar haline gelişinde sözüm ona nitelikçi, elistist yayın organlarının payı yok sayılamaz. 

Bugün vasat yayınların allanıp, pullanıp önümüze getiriliyor oluşu beni hiç şaşırtmıyor. Bir tarihi gerçeklik olarak görüyorum bu olanı. Bir yazarın isterse karalamalarını hiçbir bedel ödemeden okurlara bloglar, dijital fanzinler hatta basılı kitaplar vasıtasıyla kolaylıkla ulaştırabildiği bir çağ yaşıyoruz ki belki parasıyla belki eş, dost, akraba kontenjanından yazar olma heveslilerinin güvenilir (!) yayın evleri aracılığıyla yüz binlere ulaşması oldukça anlaşılabilir geliyor bana. Biliyorum ki 'Aman parasını vereyim de  o yayınevinin logosuyla basılsın kitabım' diyen yüzlerce 'nitelikli'(!) yazar adayı bekliyor kapıda. Bu duygularından dolayı insanları suçlamanın bir manası yok! Bataklığı kurutmak için paçaları sıvamalı.  

Belki nitelikli edebiyat ürünleri adına bir şansımız daha vardır kim bilir ? Dijital dönüşümün gümbür gümbür geldiğini hissettiğimiz ortamlarda nitelikli edebi ürünleri klasik yöntemlerle aramak safdillik olacaktır. Okur kalitesinde 'basılı yayına ulaşan ile dijital yayına ulaşan'ın belirleyici olmadığını kabul edip kenara koyarak rahatlıkla diyebiliriz ki bloglar, kişisel sosyal medya araçları vb. sayesinde yayınevlerinin tahakkümüne maruz kalmadan nitelikli ürünleri okuyucuyla buluşturmak artık mümkün. Hatta basılı yayından çok daha fazla okuyucuyla buluşturmak mümkün demek daha doğru olur.  

Ha ama nitelikli ürünü aramak, vasata mecbur kalmamak konusunda samimiysek yaptığımız edebiyattan gelir elde etme konusunu rafa kaldırıp vicdanımızla 'Ben ne istiyorum ?' hesaplaşmasını yapmamız gerekiyor.


16 Haziran 2020 Salı

BİZE AYRILAN SÜRE \ BÖLÜM-3 BAŞKA FUTBOLCULAR

Dile kolay Bize Ayrılan Süre'yi aştık ve 3.Bölüm'e ulaştık. Başka Futbolculara ilişkin güzel bir sohbet oldu. Sevgili dostum Alkım ile daha nice programlar görmek dileğiyle... Meraklıları bekleriz.





4 Haziran 2020 Perşembe

27 Mayıs 2020 Çarşamba

BİZE AYRILAN SÜRE \ BÖLÜM 1 - DİSTOPİK FİLMLER

Değerli dostum @alkim_ates ile "Bize Ayrılan Süre" adını verdiğimiz bir youtube programı yapmaya karar verdik. Bize Ayrılan Süre kadar dilediğimiz konu başlıklarında konuşup internet aleminin sonsuzluğuna bir içerik daha yollayacağız. Amaç güzel anılar biriktirmekten öte değil.

İlk programın günahı olmaz derler. Bu ilk programda Distopik Fimler'i konuştuk. Türünün en iyisi denebilecek filmlere dair detaylar ve ilgi çekebilecek film önerileri...Sinemada distopyayı önemseyenleri ve bugünlerde ne izlesem diye düşünenleri bekleriz...

20 Nisan 2020 Pazartesi

ÇEVRİMİÇİ EDEBİYATI: BÖLÜM 3 - YÜZÜKLERİN EFENDİSİ VE MİTLER

Hobbit neden yazılmıştı ? Orta Dünya, Tolkien'in salt hayal dünyasının ürünü mü ? Ekskalibur ve Sting, Odin ve Gandalf. Goblinler, orklar, cüceler ve troller... Bunlara ilişkin kısa bir araştırmanın sonuçlarını 10 dakikalık bir videoda birleştirdim. Fantastik edebiyatın kutsal kitabı sayılabilecek Yüzüklerin Efendisi serisine ilgi duyanlar buyursunlar:


14 Nisan 2020 Salı

4 Nisan 2020 Cumartesi

ÇEVRİMİÇİ EDEBİYAT: BÖLÜM I - ABBAS

Blog sayfalarına bir şeyler karaladığımdan beri on bir koca yıl geçmiş. Bu karalama işini pek de disiplinli bir şekilde yapabildiğimi söyleyemem ama arada sırada da olsa tarihe minicik bir çentik atmak keyifli oluyor. Değişen zaman çentik atma işini farklı yollarla da yapabileceğimizi gösteriyor. Yedim İçtim Okudum'un artık bir youtube kanalı var ve bendeniz yine maymun iştahlılığımdan ödün vermeden bu kanala naçizane içerikler üreteceğim. İçeriklerde edebiyat ve sanat öncelikli tabii ki.  İlerleyen süreçte zamanında bu platformda beraber yazdığım dostlarımla sohbetler gerçekleştirmek de var. Öncelikle "Çevrimiçi Edebiyat" adlı köşede üreteceğim içeriklerle başlıyorum.

İlk bölümde bilindik bir şairden bilindik bir şiirin hikâyesine yer verdim. Edebiyatımızın en lirik şiirlerinden birine yani: Abbas'a... Cahit Sıtkı Tarancı'nın Ziya'ya Mektupları'ndan ve Bedirhan Gökçe'nin zamanında gerçekleştirdiği bir radyo programındaki anlatımından çokça yararlandım. Ulaşabildiği gönüllere sıcaklık getirmesi dileğiyle. Yolu açık olsun!


20 Mart 2020 Cuma

BİR SALGININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


kızılgerdan ile ilgili görsel sonucu
Bütün dünyanın evlere kapandığı bugünlerde insan arkasına yaslanıp düşünmek için daha fazla zaman buluyor. 

Dün market alışverişi yapmak için caddeye indiğimde yağmur bulutları ve mevsimine göre soğuk sayılabilecek bir hava karşıladı beni. Tek tük geçen araçlar dışında bomboş kalmış sokaklar eğlencenin dibine vurulmuş bir yılbaşı gecesinin ardından doğan bezgin günü anımsatıyordu. Sokak boyunca yürüdüm. Belki de yıllar sonra ağaçlardan gelen kuş seslerini ne kadar net duyabildiğimi fark ettim. Evlerine çekilen insanların boşluğunu, kuyrukkaldıranlar, kızılgerdanlar, serçeler, kargalar dolduruyordu. İnsanoğlu kabuğuna sığınırken doğa yaşamaya devam ediyordu. 

Bizler büyük buhran anları dışında doğa karşısındaki acziyetimizin pek farkına varmıyoruz. Atalarımız tarım toplumları haline gelip bir arada yaşama kültürüne sahip olduğundan beri büyük salgınlarla boğuşmuşlar. Bu salgınlar yüzyıllar boyunca milyonlarca aile için büyük dramlar yaratmış. Bu dramlar tarih kitaplarının ancak kıyısında köşesinde kendilerine yer bulabiliyor. Doğruyu söylemek gerekirse ben de tarihin gördüğü en büyük salgınlardan birini yani milyonlarca insanın ölmesine neden olan  'İspanyol Gribi'ni yaşadığımız bu korkunç süreçte tanıdım. Oysa bu büyük insanlık felaketi günümüzden yalnızca yüz yıl önce yaşanmıştı. Birinci diye sınıflandırdığımız o zalim savaşın hemen ardından. 

 Otuz sekiz yıllık şu kısa hayatımda bizzat tanık olduğum felaketleri düşündüm sonra. Bizzat derken yalnızca ekran karşısında yaşadıklarım tabii. Bir nükleer patlamaya, onlarca savaşa, depremlere, salgınlara, devasa terör saldırılarına, darbe girişimlerine ekranın diğer yanından baktım. Bugünse pek çoğumuz gibi felaketin kirli nefesini ensemde duyumsuyorum. 

İnsanlık tarihi içinde nasıl konumlandırılabileceğini bilemediğim COVİD-19 salgını, benim ya da sevdiklerimin kapısına dayanınca hissettiğim endişenin bugünlerde bu yazıyı okuyan ya da okumayan herkesin ortak duygusu olduğu ortada. Bu kez yalnızca ekran karşısında yaşananları izleyip insanlık adına kaygılanmıyoruz. Bizlere duyurulan istatistikler içinde yer alma ihtimali günbegün varlığını sürdürdüğü için insana özgü bir kaygı duyuyoruz. Bunu yaşanan depremin ardından insanların çaresizliğine üzülüp kurduğumuz empati ile karıştırmamalı. Bu, aniden gelen bir felaketin yaşattığı travmanın daha ötesinde bir gerilime neden oluyor. Devam eden süreç korkuya korku katıyor. Belirsizlik ve bekleyiş...

Çoğu zaman zehir kendi panzehirini de yaratır. Aslına bakılırsa bu salgında da öyle. İnsanları içinden çıkılmaz bir korkuya iten belirsizlik ve bekleyiş bir nevi panzehir de kabul edilebilir. İzole olup beklemek, evden çıkmamak... Salgını temiz bireylere taşıyan zincirin bir parçası olmamak... Bazen harekete geçmekten daha iyi işler vardır. Bugün yapabileceğimiz hayati iş aslında bu: Evlerimizde kalıp beklemek.

Sağlıkla...

18 Mart 2020 Çarşamba

OKUDUM: AMOK KOŞUCUSU \ STEFAN ZWEIG


amok koşucusu ile ilgili görsel sonucu
.


Dünya kötü günler geçiriyor, tıpkı Zweig'ın öykülerini kaleme aldığı günlerdeki gibi.

 1881'de gözlerini dünyaya açmış bir yazar olarak dünyanın iki büyük savaşına şahit olmak, o savaş ortamının zalimane havasını solumak şanssızlığını yaşamış bir yazarın öykülerini okumak beni derinden etkiledi diyebilirim.  Eve kapandığımız şu günlerde insan okuduğu kitapların temalarını seçerken daha dikkatli olmalı sanırım

Kitaba adını veren Amok Koşucu'su diğer öykülere göre daha hacimli. Biraz da bu yüzden bu seçkiye adını vermiş. Amok, Uzakdoğu folklorünün bir unsuru imiş. Amok yani bir tür cinnet halini tarif eden bu durum, Uzakdoğu'da insanlara yardım etme idealini gerçekleştirmiş bir hekimin yaşadıkları üzerinden irdeleniyor. Zweig'ın hayatına yakından baktığınızda onun hem öykünün sonunu neden böyle kurguladığını anlıyorsunuz hem de Uzakdoğu'da bir süre yaşamış bir yazar olarak o bölgenin yaşayış biçimine ve coğrafyasına ne kadar hakim olduğunu görüyorsunuz. 

Neden böyle söylediğim ortada. Kitap boyunca sizi yedi öyküyle karşılıyor Zweig. Öykülerin tamamı yazarın hayatını sonlandırma biçimine anlam vermemizi sağlayacak nitelikte. Bilen bilir, ikinci eşiyle Brezilya'ya yerleşen yazarın hem dünyanın haline hem de kendi yaşamına oldukça karamsar bir pencereden bakan Zweig 1942'de  kendisi gibi eşine de dönüşü olmayan  bir bilet satın alıyor.

 Yaşıtlarının büyük bölümünün tercih ettiği gibi olay öykücülüğünü tercih eden Zweig'ın öykülerdeki gerilim ve merak unsurunu zirvede tutması kitabı kısa sürede bitirmemi sağladı. Yedi hikayenin yedisini de merak içinde ve keyif alarak tamamladım. Öykülerinde kendisinden üç yaş küçük de olsa aynı anlayışla öyküler kaleme alan Ömer Seyfettin'in üslubunu hissettim. Devir ruhu edebi metinler için çok önemli bir unsur belli ki. Farklı coğrafyalarda yetişseler de harika öykülere imza atmış bu iki devirdaş, benzer prensipleri gözeterek okurun karşısına çıkmışlar. Özellikle seçkide yer alan 'Madalya' öyküsünü okuyup Forsa, Başını Vermeyen Şehit, Bomba gibi öykülere aşina olan okurlar, öykünün altında  Ömer Seyfettin'in imzasını görseydi eminim ki şaşırmazlardı. 

İyi ki okumuşum dediğim öykü kitaplarından biri oldu Amok Koşucusu. Öncesinde Satranç, Acımak, Dünün Dünyası gibi eserlerini okuduğum Zweig'ın külliyatının en nadide parçalarından biri için sizlere de zaman ayırmanızı tavsiye edeceğim. Keyifli okumalar.


21 Şubat 2020 Cuma

OKUDUM: RAZİYE \ M.CEVDET ANDAY

Melih Cevdet Anday'ı pek çok kişi gibi şair kimliğiyle tanımış, özümsemiş ve sevmiş biriyim. Sanıyorum kendisi de şair kimliğiyle anılmak isterdi. Üniversite yıllarında düşünce yazılarını okuma fırsatı bulmuştum. Mitolojiye olan ilgimde de Anday şiirlerinin önemli bir rolü vardır. Öğretmenliğimin ilk yıllarında öğrencilerime Anday'ın romanlarını sadece isim ve konu bakımından tanıtabilmiştim. Romancı kimliği benim için şair kimliğinin gölgesinde kalmıştı. Yağmurlu Sokak, şair-romancılar adına fikrimi büsbütün değiştirmiştir. Arif Damar ile beraber yazdıkları bu roman beni çok etkilemiş, bir şairin dili kullanmadaki estetik kaygının romanı nasıl lezzetli hale getirdiğini anlamıştım.

Geçtiğimiz yaz Fuar'daki söyleşisi sırasında çok sevdiğim öykücü Mahir Ünsal Eriş, en sevdiği romanlar arasında Melih Cevdet'in Raziye'sini anınca bende bu romana dair bir merak oluştu ve Raziye'yi okuma listeme aldım. Bir iki gün önce son sayfasını çevirmek kısmet oldu.  Aman Allah'ım konusu itibarıyla ne kadar vurucu, dili itibarıyla ne kadar naif bir romanmış Raziye! Naif ama hissettirmeden örseleyici bir roman dedim hatta kendi kendime. Son sayfayı kapattığımdan beri romanın başkarakteri (anlatıcısı), onun dayısı ve Vedia üçgeninde gelişen olaylar kafamda yeniden yeniden canlanıyor. 

Melih Cevdet'in şiir dünyasında devrim yapmış üç kafadardan biri olmasından yola çıkarak 'devrim' temi Garip sonrası şiirlerine yansıdı mı tartışılır ancak Raziye onun devrimci kişiliğini yansıtan etkileyici bir esermiş. 

Şehirde devrim mücadelesi veren ve kolluk kuvvetlerince aranan yirmili yaşlarının başındaki kahramanımız, kendisi gibi hem yaşayış biçimiyle hem ekonomik imkanlarıyla hem de inanışlarıyla  bu kez köyde devrim yapmaya çalışan dayısının yanına sığınır. Kahramanımız farkında değildir ancak asıl devrimi kendi duygu dünyasında yaşayacaktır. Öz olmayan dayısının şüpheli evlatlığı yani güzeller güzeli Vedia bir anda aklını başından alacaktır. Kısa bir saklanma molası, resim sanatına gömülerek geçirileceği düşünülen yaz ayları,  ateşli ve soru işaretleri barındıran bir aşka dönüşüverir. Anday, Vedia ile öylesine bir karakter yaratmıştır ki benim diyen roman üstâdlarının kurguya katamadığı bir roman kahramanı ile tanışmış olursunuz.

Roman boyunca basit düşünen, hiçbir konunun farklı boyutlarını hesaba katmayan, cevapları bir insanı rahatsız edecek kadar safiyane olan Vedia'nın dayısının boyunduruğu altındaki sıkıcı yaşantısına, geçmişinin derinliklerine gizlenmiş soru işaretlerine cevaplar aradım durdum. Bir romanın satır aralarında toplumsal ve bireysel mesajlar verirken okuru sıkmaması ve gerilimi her an zirvede tutması kült bir roman için kriter değildir de nedir ? Raziye kesinlikle herkese tavsiye edeceğim, aydın bunalımını; Türkiye'deki köy gerçeğini dönemine göre en derinlikli anlatan eserlerden biri. Okuyunuz, okutturunuz. 

Not: Kitabın filmini de kitabı okuduktan sonra izleyebilirsiniz belki: RAZİYE


15 Ocak 2020 Çarşamba

OKUDUM: BİR KÜÇÜK DELİLİK \ ARZU UÇAR


arzu uçar bir küçük delilik ile ilgili görsel sonucu

Bir süredir raflarda boy gösteren Bir Küçük Delilik'i sonunda okudum. Arzu Uçar'ı Yaşar Nabi Nayır Ödüllü 'Dış Kapının Mandalı' ile tanımıştım. 

Öykü hem kurgusu hem de kahraman kadrosuyla okurun zihninde kolaylıkla yer edebilen bir tür değildir. Okuduğum yüzlerce öykü içerisinde her şeyiyle aklımda kalan çok azını sayabiliyorum. Bu örnekler de genelde 'cins' yazarların (Sait Faik, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket vb.)öyküleridir. İşte Arzu Uçar'ın Bir Küçük Delilik'i, onun öykülerini aynı ödülü alan diğer yapıtlardan farklı bir yere koyduğumu, bazı öykülerinin ve karakterlerinin zihnime işlendiğini bana yeniden hatırlattı.

Kitabın içinde 'Korku' başlığıyla yer alan ve yeni yetme bir öğretmenin köpek fobisine değinen bu öyküyü sanıyorum hayatım boyunca unutamam. Baş karakterin korku nedeniyle yaşadığı duygu değişimlerini, zaman içinde onulmaz bir hastalığa dönüşen korkunun karakterin tüm eylemlerini ele geçirmesini soluksuz okudum. Bir öykü, okuruna öykü kahramanı için dua ettiriyorsa başarılı olmuştur diyebilir miyiz? Aynı hikayenin bir başka kahramanı Ali Hoca'nın köpeklerin saldırısına uğrayıp uğramadığını merak eden bendenize sorarsanız öykü adına böyle bir 'başarılı' tanımlaması kolaylıkla yapılabilir.

Arzu Uçar karakter yaratmadaki becerisini Vatan Haini ve Bir Aşk Meselesi öykülerinde de göstermiş. Bir Aşk Meselesi'nin anlatıcı-başkarakteri 'saplantı' kavramını, içine düştüğü bataklıktan kurtulmak için verdiği mücadeleyi, okurun hiç beklemediği anda yaşadığı aydınlanmayı öylesine güzel öykülüyor ki kendinizi karakterin yerine koymakta hiç zorlanmıyorsunuz. 

Öykü, kısa bir yazın türü olduğu için takdir edersiniz ki hacimli eserlerin okuru sardığı gibi sarması kolay değil. Olay yahut kesit tüm ögeleriyle (mekan,zaman,karakterler,kurgu) öylesine yoğunlaştırılarak sunulmalıdır ki okur bir romanı bitirdiğindekine benzer bir  sarsılmayı yaşayabilsin; öykü, zihin duvarına kendisini çiviletsin. 

Uçar'ın öykülerinde bu sarsıcılığı bulmak mümkün. Bir Küçük Delilik'te yer alan neredeyse bütün öykülerde bu özelliği görebiliyorsunuz. 'Diyelim ki Ben Madonna'yım' tam da böyle bir örnek. Öyküyü bitirdiğinizde yaşadığınız sarsıntı "Öykü kahramanımızın hikâyesi bir romana dönüşseydi de eminim aynı ölçülerde olacaktı." dedirtiyor size.  Sözünü ettiğim kahramanımızın - genç kız - bedenine giren yazar onun yaşadığı travmaları tüm benliğimizde hissettirebiliyor. Aslına bakarsanız yazının başından bu yana anlatmaya çalıştığım 'sanatçı yetisi' tam da bu örnekle somutlaşıyor: "Hissettirebilmek" 

Bir Küçük Delilik'te yer alan öykülerin tamamında post-modernist izlerini de  görmek mümkün. Bazı öykülerin bazı noktalarında absürde ulaşıldığı dahi söylenebilir. Ama bu öykülerin anlamsızlık dehlizine yuvarlandığı anlamına gelmiyor. Benim gibi klasikçi, tutucu bir öykü okurunu dahi içine çekebilen bu postmodernist ögeler Uçar'ın öykülerinin beslendiği kaynaklardan biri sadece. Bir diğeri 'Dış Kapının Mandalı' ile ilgili yazımda da üzerinde durduğum gibi sıradan insanın hikâyesine yaslanmak.  Sıradan insanların hikâyelerini, sokağın dilinden uzaklaşmadan anlattığınızda öykülerinize düşsel ögeler katmak bile öykülerinizin inandırıcılığını, etkileyiciliğini ve hepsinden öte samimiyetini azaltmıyor.  

Arzu Uçar'ın öyküleri için hiçbir okur dış kapının mandalı değil, hepimize yetecek, hepimizde kalıcı izler bırakacak anlar var. Bu naif öyküleri bir küçük delilik edip okumamazlık etmeyin sakın! Keyifli okumalar.



7 Ocak 2020 Salı

OKUDUM: TALAN \ İLAY BİLGİLİ



*İşbu yazılar okurun sözü geçen eserleri okuduğu varsayılarak kaleme alınmakta olup, bu yazı sahibi henüz kitabı okumayanların yaşayacağı zarardan sorumlu tutulamaz. :)

2020'ye bir öykü kitabıyla başlamasam olmazdı. Gerçi öyküleri okurken boğazımın orta yerine kocaman bir yumru oturacağını bilsem bir kere daha düşünürdüm sanıyorum.
Aralıklarla da olsa okuduğum kitaplar hakkında notlar düşüyorum. Fark ettim ki bu yazılar benim için bir akıl defteri aslında. Okuduklarımız hafızamızın bir köşesine birkaç görüntü ve sesle iliştirilse de ayrıntılar bir zaman sonra okunmaz oluyor. Yıllar sonra o kitaplar hakkındaki yorumlarımı bu platformda görünce eserle yeniden baş başa kalmış gibi oluyorum. 

talan ilay bilgi ile ilgili görsel sonucu

Neyse gelelim Talan'a. Öykü türünde bir ilk kitap olduğunu bilmenize rağmen Talan'ın içindeki öykülerin yetkin bir kalemden çıktığını rahatlıkla duyumsayabiliyorsunuz. Bilgili, öykülerinin büyük bölümünde kurguladıklarını ilahi bakış açısı ve kahraman bakış açısıyla anlatıyor. Bir kameraman titizliğiyle objektifini kurgunun geçtiği mekanda gezdirip, okurun yaşananları her ayrıntısıyla yakalayabilmesine olanak sağlıyor. Evet, parolamız kamera. Sözgelimi Metaformoz öyküsünde ölümle sonuçlanan bir hastalık sürecinin son dakikaları, bu sürecin geçtiği mekân, sürece dahil olan kahramanların iç dünyaları öylesine itina ile görüntüleniyor, betimlemeler öylesine kuvvetli yapılıyor  ki kendimi merhumun bulunduğu odada ellerimi göbeğimde bağlamış, aile bireylerine taziyelerimi sunarken buluyorum.

Yukarıda anlattığıma benzer gerçekliği Panta Rhei'de de bulduğumu söyleyebilirim. İlay Bilgili, öykü boyunca gerek seçtiği kelimeler gerekse duruma dair işaret ettiği noktalar sayesinde okuru tüm sevenlerini - pek de sırasıyla sayılmaz- kaybeden yaşlı adamın çaresizliğine ortak ediyor. Bu sefer kamera değil de ayna tutuyor okura. Evliler eşini düşünüyor, çocuklular ölüm gelmeden bir çocuk kaybını. Boğazıma oturan yumruya katkı yapan öykülerden biri oluyor Panta Rhei. Bu kısa anlatı Bilgili'nin gözlem gücünü ortaya koyduğu, okuru kahramanla özdeşleştirme yetisini sergilediği bir temaşa sanatına benziyor.

Talan'daki üsluba dair kolaylıkla yapılacak belirlemelerden biri  de sanıyorum sanatçının cümlelerinde yer verdiği eylemlerin sıklıkla şimdiki zaman kipiyle çekimlenmesi.  Bunu, Bilgili'nin öykülerde bir ortak üslup yaratma amacıyla ve  kasten yapıp yapmadığını bilmiyorum ancak bir okur olarak öykü kitabına dahil olan öykülerde farklı anlatım ve dil özelliklerinden yararlanılması beni okurken daha diri tutuyor. Bu belirleme, öykülerin değerine bir halel getirme amacı taşımıyor sadece bir tercih olarak beni not almaya itiyor.

Kitaba adını veren Talan öyküsü diğer kardeşlerinin bir özeti gibi aslında. Sinematografik dilini, kamera hassasiyetiyle bacalardan, gider borularından hatta taş duvarlardan bir bir geçirerek varoşların dumanlı semalarında gezindiren İlay Bilgili, kesit öykücülüğünün son dönemde benim karşılaştığım en güzel örneklerinden birini vermiş Talan ile. Talan'ı okudukça betimlenmeye çalışılan kadının zihninizde büyüdüğünü, onu saran duvarların kıpırdandığını duyumsuyorsunuz. Yazarın kalemine takılıp odadan çıkıyor, sizi götürmek istediği başka evleri ziyaret ediyorsunuz. Talan'da kesit öykücülüğünün sıkıcı durağanlığına neredeyse hiç rastlamadım. Edebiyat dünyasının meşhur tabiriyle "Küçük İnsan"ın buz gibi gerçeklerle örülü, naif dünyasına yelken açtım. "Sıkılmışız be!" dedim beyaz yakalı dramlarına maruz kalmaktan. Evet, kabul ediyorum bir süreliğine boğazımdaki yumruyla kalacak halde talan edildi duygu dünyam. Ama bu çocukluğumun kül kokulu arsalarını bulduğum, kalabalık ailelerin börekli, çörekli mütevazı sofralarına konuk olduğum, bana 'yahu bu benim halam!, "bu benim dedem baksanıza, bu da olsa olsa benim yaşlılıktaki halim!" dedirten bir 'Talan' oldu. Keyifli okumalar.

21 Mayıs 2019 Salı

DİNLEDİM: ACITMIYOR SEVDAN \ BEYZA DOĞUÇ

Son beş altı yılda solistlerin bağlı kaldığı bir ekol var. Nasıl doğru tarif edilir bilmiyorum ama "şarkıyı direksiyon başında söylüyormuş gibi söylemek" diyorum buna ben. Etrafta kimse yok. Şarkıyı istediği gibi yorumluyor sanatçı. (bu arada bin kere dinlediğin şarkıyı farklı makamda okumak büyük keyiftir, fark ettim ki şarkıyı başka makamda okurken aynı Beyza gibi söylüyormuşum, kendi kendime söylerken yani :)

Neyse ne diyorduk. Farklı bir ekol var müzikte. Evet, enstrüman desen bir iki tane var bu tip şarkılarda ya da yok. Şarkı, olabilecek en ağır tempoda söyleniyor. Bir yandan samimi bir yandan yadırgatıcı. Yadırgıyorum çünkü kendince klasik kabul edilebilecek bir doksan kuşağı müzik kulağına sahibim. İki binlerin başında dinlemeye alışkın olmadığımız bir tür olduğu için kulaklarım bu tarzı yadırgıyor.

Bu beğenmediğim anlamına gelmesin. İki binlerin başında onuncu yıl marşım dediği masal albümünü piyasaya süren Yaşar Günaçgün'ün çıkış parçasıydı Acıtmıyor Sevdan. Şarkı sözleriyle hem dönemin gerçeklerinden dem vuruyor hem de genel geçer duygulara hitap ediyordu. Genç sanatçının "bittiğini" yazan manşetler geçtiğimi günlerde sosyal medya fenomeni Beyza Doğuç'un "doğumunu" müjdeledi. 

Doksanlar muhafazakarı bendeniz Beyza Doğuç'un şarkıyı yorumlayışını, şarkının zihnimde orijinal haliyle edindiği yere çaktığı çiviyi yazmalıyım. Piyano bir şarkıya bu kadar mı güzel gider? Acıtmıyor Sevdan Yaşar'la klibin de etkisiyle bende kapalı hava, karabataklar ve çarşaf deniz önünde ufku izlemek diye imlenmişken, Beyza Doğuç'la zihnime bahar başlangıcı maviliği olarak kuruldu.

Bir Yaşar şarkısını Nilipek'ten dinlemek ? Bugünlerde bunu hayal ediyorum.

    

16 Mayıs 2019 Perşembe

POSTMODERNİST MONOLOGLAR - ATTİLA İLHAN'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Attila İlhan, nâm-ı diğer Kaptan. Varlık'ta ölümünün ertesinde çok kapsamlı bir değerlendirme yazısı yayımlandı. Kasım 2005 sayısındaki bu hacimli yazının başında şair\yazar için şöyle soruyor Hasan Bülent Kahraman: "Attila İlhan'ın ölümüyle birlikte Türkiye'de bir devrin kapandığını söyleyenler oldu. Bu, doğru bir saptama. Gerçekten de bu ölüm, bundan sonrasını bilemeyiz ama, hiç değilse 1950'den bu yana 'son' kitlesel şairin ölümüne tekabül ediyor. Ölümünün ardından oluşan heyecan dalgası, televizyonların gösterdikleri duyarlılık, bir edebiyatçıya toplumsal olarak verilebilecek olanların da sınırını çiziyor. Ayrıca bugüne kadar karşılaşılmış bir şey değil bu 'tepki'. O zaman akla öncelikle başka bir soru geliyor: dışa vuran bu yaklaşım onun şair kimliğine midir, yoksa yazılarıyla çizdiği öteki kimliklerine mi ? Daha somutlaştırarak soracak olursak acaba Attila İlhan'ın düşünür yanı gerçekten de Türkiye'de bu derecede geniş bir ilgi uyandırmış mıydı, Türkiye'de kitleler gerçekten de onunla böylesi bir temas içinde miydi ?

Bu soru Türkiye'deki edebiyata ya da sanata yaklaşımı bunun yanında edebi yaklaşımları da sorgulatır cinsten olmuş. Kendi hesabıma yazının devamında Kahraman'ın verdiği yanıta katıldığımı söyleyebilirim. Kaptan'ın düşünür, eleştirmen, yazar, senarist gibi özelliklerinin ötesinde onu kitlelerle temas ettiren yönü pek tabii şair kimliğiydi. Halbuki onun Türk edebiyatında yaptığı belirlemeleri, sosyolojik ve siyasi tespitleri bugün benim diyen sanatçının yapamadığı aşikar. Hangi... serisinin "Hangi Edebiyat" sayısı Kaptan'ın edebiyat üzerine yaptığı belirlemelerin özeti niteliği taşıyor. Bu yapıtı okuduğumda Türkiye'de hüküm süren edebi yaklaşımları sorguladığımı ve pek çok noktada üstâdın yanında yer aldığımı gördüm.

Attila İlhan'ın özellikle I. ve II. Yeniciler'in şiir anlayışına nasıl tepki geliştirdiğini, bu tepkiyi nasıl temellendirdiğini görünce söylediklerini hemen kabullenmek kolay olmadı. Garip şiirini de İkinci Yeni şiirini de iyi örnekleri vasıtasıyla benimsemiş, sevmiş bir okur olarak söylüyorum tabii bunları. Bu akımlardaki öne çıkan birkaç sanatçıyı kenara koyduğumuzda İlhan'ın Hangi Edebiyat'ta üstüne basa basa söylediği köksüzleşmeyi, sentez oluşturamayışı, ne yazık ki bir ekol olmayı beceremeyişi daha iyi kavrıyorum bugünlerde. Peki insan soruyor neden Attila İlhan'ın savunduğu değerleri içinde barındıran bir edebi anlayış belli bir süre dışında edebiyatımıza hakim olamadı ? Hangi Edebiyat'ta her edebi akım için  bu soruların yanıtlarına ulaşmak mümkün dahası cevaplar gerçekten tatmin edici.

Attila İlhan'ı salt şiirleri ya da romanlarıyla değil edebi ve siyasi mülahazalarıyla düşünmenin ufuk açıcı olduğu ortada. Ülke genelinde Orhan Veli, Cemal Süreya, Attila İlhan gibi duayenler edebi ve siyasi düşüncelerinden azade benimsenmiştir. Kuyruklu Şiir'i okuyup hüzünlenirken, Üvercinka'da şairin aşkına ortak olurken sıradan okur Garip'in devlet politikasının ürünü, İkinci Yeni'nin altmış sonrası konjonktürünün zorlamasıyla doğduğunu düşünmeyecektir tabii.

Hangi Edebiyat son kertede şiir adına bana bunları düşündürdü. Düşündürdüğü daha bir sürü nokta var ki onlar da başka yazıların mayası olsun. 
  

7 Mayıs 2019 Salı

POSTGARİP MONOLOGLAR - TİVİTIRLI ŞİİR

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

Yazmanın dayanılmaz çağrısı yine kulaklarımda çınlıyor. Edebi dergilerin köşelerinde istediğiniz her an yer bulamıyorsunuz. Rüştü Onur ve M.Tayyip Uslu'nun Varlık'ta şiirleri yayımlanınca nasıl sevindiklerini "Kelebeğin Rüyası" filmini izleyenler hatırlayacaktır. Bu iki genç şair bugün yaşasalardı sanıyorum şiirlerini yayımlatmak için yine dergiyi e-posta yağmuruna tutar, kalan vakitlerinde de düşündüklerini bir blog üzerinden dünyayla paylaşırlardı. 

Postgarip  Monologlar'da amacım edebiyat üzerine paylaşmak istediklerimle; bir şiirin, bir öykünün bir makalenin bana düşündürdüklerini harmanlamak. Ne sıklıkla yazacağıma keyfim ve zaman karar verecek.

Bugünkü yazım tabii ki vazgeçemediğim-ilk göz ağrım- şiir hakkında olacak.

Uzun yıllardır yapmak istediğim işi geçtiğimiz günlerde yaptım: Varlık'a abone oldum. Bu abonelik bana Varlık arşivine de sahip olma imkânı verdi. Ünlü şairlerin dergide yayımlanan ilk şiirlerine ulaşmak, başarıları ya da ölümleri ardından haklarında yazılanları okumak büyük bir keyif. 1933 itibariyle şiirin nasıl evrildiğini sayfa sayfa görebiliyorsunuz. 

Bizzat yaşadığım yıllar olması nedeniyle mi bilemiyorum uzun süredir Varlık'ta beni şaşırtan, keyiflendiren farklı bir tarz ortaya koymuş dedirten şiirlerle karşılaşmıyordum. Postmodernizm etkisiyle söylenmiş ve imgeye boğulmuş; bunların yanında sesini de kaybetmiş şiirlerin o sayfalarda yer almasına gönlüm elvermiyordu. Buradan postmodernist şiire tamamıyla karşı olduğum düşünülmesin. Aksine son yıllarda yazdığım şiirlere baktığımda postmodernizmin şiirlerimdeki etkisi aşikar. 

Her neyse bahsini edeceğim şiire geçeyim. Anıl Cihan'ın şiiri... Şiirin başlığını nasıl aktarmalı bilemiyorum. Bir diyalogla bir başlık oluşturulmuş: "kaptanınız konuşuyor: kötü şakalar hep duygusal anlardan sonra gelir - düşüyoruz"

Bu şiir barındırdığı hiciv öğeleri, imgelerin yerindeliği ve nüktedan dili ile beni sarıverdi. Başlangıç dizesi : "koltuğunu dik - güneşliğini açık konuma getir birazdan uçmayı maharet sayacağız muharrem." olan şiir her sözcük, her durum şiire malzeme olabilir görüşünü destekler nitelikte. Şiir boyunca gündelik siyasete, evrensel değerlere iğneleyici ve nüktedan bir üslupla göndermeler yapıldığını görünüyorsunuz. Beni keyiflendiren tivitırın şiirde kendine yer bulduğunu gördüğüm ilk şiirle de karşılaşmış oluşum.  Şöyle diyor Cihan: "sonra iki ülke birbirine sert cevaplar verebilir tivitırda ültimatomlar ambargolar."

devrin dili şiirde yerini almalı; bir mobil uygulama adının şiirde yerini aldığı gibi. hatta hicvedişin gereği bazen öyle sözcükler ya da deyimler sığdırılamalı ki şiire -dile zorlamayla giren - eleştirilmeyi göze almalı şair:  Stolklamak, favlamak, yargı dağıtmak, bu hayatı yaşıyor olmak...    

Sözün özü postmodernist etki şiirde hicvi, nüktedanlığı, söz oyunlarını engellememeli. Ses uyumu, ölçülü ifadelere ucube muamelesi yapılmamalı. Sözgelimi aynı derginin başka sayfalarında okuyanın dimağında kekremsi, acı bir tat bırakan şiirler de okudum. Tatsız tuzsuz, anlamdan yoksun şiirler. Hepsi de söylediğim arızaları taşıyorlardı.  Bahsini ettiğim arızalı şiirleri okudukça imgenin bunca yüceleştirilmesi acaba anlamı öldürdü de biz mi farkında değiliz diye bir soru belirdi zihnimde.

25 Temmuz 2017 Salı

ADSIZ BİR BARİKAT ŞİİR - DİBE DOĞRU

                                                                                   
Aynamın bölük pörçüklüğünü unut, hayır yanıtla
Yüzüm yerel seçim öğütler başkalaştıkça
Yanılgan bir hava tahmin raporunda, diye ekledim
(Çünkü pek asaldır cinayet eğer intiharsa)
Konmasa da olur bir virgül gibiydim

Ey gece, gölgeni en içime kusuyorsun
Uyaran gözlerle oysa heceledim lambanı
Ya da acilen astım kendimi puantiye kravatımla
Fosforun o karanlığa ısrarla kekelediği
(Ve yüksek topuklarında fare çığlığı ön savaşmaların)
Bunu da yaz bak dibe doğru zirveme rastladım

Pantolonum muydu kısalan yoksa zaman mı pirim
Hep geciken itfaiyesinde pişmanlığın
İmge yazının tekkesinde(n) dönerken
Sordum şeyhine bir şehirden nasıl kaçılır

Sanma ki acıtmıyor gözümdeki koyu korniş
Beynimin bölük pörçüklüğünü unut, hayır bağışla
Ne ölmeye cesaretim ne yazmaya tarikatım

Adı da yok şu barikatın Dibe Doğru mu olsa?

                                                                      Sıtkı Silah

5 Haziran 2017 Pazartesi

OKUDUM: ALBÜM / SITKI SİLAH

Sıtkı Silah’ın üçüncü romanı Albüm geçtiğimiz günlerde Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı. Böylece yazarın romanlarının sayısı öykü kitaplarını geçmiş oldu. Haliyle Sıtkı Silah’ın omuzlarındaki öykücü apoletinin yanına romancılık yıldızını eklemek için hiçbir engel de kalmamış oldu.
Sıtkı Silah’ın ilk romanı “Büyülü Zamanlar” için yaptığım belirlemeyi Albüm romanını tahlil ederken-hiçbir harfini değiştirmeden- burada alıntılamayı uygun buldum: Silah, üstâd diyebileceğimiz yazarların tercih ettiği, riski olmayıp edebiyat dünyasında geçer akçe olan ancak artık kabak tadı verdiğini düşündüğüm tekdüze anlatımın ötesine çıkabilmiş genç yazarlarımızdan. Roman türündeki bu ilk yapıt yani Büyülü Zamanlar, yazara: ‘Öyküde neysem romanda da  oyum’ dedirtmiş.”Anlayacağınız birinci romanı Büyülü Zamanlar’da denediği üslubu, ikinci romanı Eylül Sokak No:6’da palindromik (tersten yazılışı kendisiyle aynı olan) tarza taşıyan yazar;yeni romanı Albüm’de şiirlerle örülmüş özgün bir anlatım biçimi ile taçlandırarak çıkıyor karşımıza. Bu anlamda Sıtkı Silah’ın çizgisini hiç bozmadığını söyleyebilirim.

Albüm, Necatigil dizeleriyle örülmüş bir roman. Yazar kitap boyunca yaşananlarla örtüşen unutulmaz Necatigil dizelerini uygun gördüğü paragrafların sonunda okuyucuyla paylaşıyor. Romanda edebiyat çevrelerinde “Hoca” diye anılan Necatigil’in sakin kişiliğinin,romanın kurgusunda duyumsayacağınız dinginliğe katkı sağladığını belirtmeliyim. Necatigil şiirlerinin tamamını okumuş bir şiirsever olarak bu dizeleri şiirdaşlarından bağımsız düşünmenin keyfini hala yaşıyorum. Albüm’de Necatigil etkisi diyebileceğimiz bu "dinginlik" ve "sonun belirsizliği"nde romanda üslubu irdelenen ünlü piyanist Chopin’in de katkısı olmalı, buna da değinmeden geçmemeli. 

Romanın başkarakteri Necati’yi Eylül Sokak No:6’yı okuyanlar hatırlayabilir. Eylül Sokak No:6’nın kadın karakteri Esin’in açtığı resim sergisinde anlatıcının tanıştığı at yarışı tahmincisi Necati’den bahsediyorum. Şiirlerindeki ve romanlarındaki kahramanlarını birbirleriyle ilişkilendiren, bazen bir roman kahramanı için şiirler yazabilen Attila İlhan’ın inceliği Albüm’e güzellik katmış. Yine Attila İlhan şiirlerinden anımsadığımız yalnızca küçük harf kullanarak yazma geleneği ise romana incelik katan diğer unsur bana kalırsa.

Başkarakter Necati üzerinden bir ekleme daha yapmalıyım: Sıtkı Silah’ın öykü ve romanlarında yer verdiği erkek başkarakterler, genellikle toplumdan soyutlanmış, toplumun kurallarıyla çatışan, çatışmaya rağmen kaderine razı olup kabuğuna çekilmeyi tercih eden, toplum nezdinde “başarısız olmuş” olarak sınıflandırılabilecek, entelektüel kişilerdir. Bu karakterleri oldukça başarılı bir biçimde okura sunan Silah’ın sonraki eserlerinde bambaşka kimliklere sahip karakterlere de hayat verebileceğine dair inancım sonsuz.

Yazar önceki iki romanında okura sıkılmadan, sonunda ne olacağını merak edip okunacak kurgunun ve akıcı yazı dilinin örneklerini vermişti.  Albüm de, genelinde görülen dinginliğe rağmen eşinden yeni ayrılmış, orta yaşlı bir erkeğin bir süre annesinin ve ağabeyinin yanında bu zorlu süreci atlatma çabasını bana merak içinde okutabilmeyi başardı. Merak unsurunun yalnızca aksiyon ögeleri taşıyan düz yazılarda olduğunu düşünmek kanımca safdillik olacaktır. Bu yüzden okurun Neco’nun ( Necati’ye bir kişi dışında herkes Neco diyor.) ayrılıkla sonuçlanan evliliğinin yaralarını at yarışı merakı ile atlatma çabasını keyifle takip edeceğini düşünüyorum.  

8 Mayıs 2017 Pazartesi

GÖNLÜMÜN CEZA-İ MÜEYYİDESİ


                                                                                                           
           İki haftadır ara vermeden yağan kar, sabah vakti semte rahat vermese dört günlük menemen diyetine bir bölümü küflenmiş çavdar ekmeğini temizleyip sert tulum ve acı siyah zeytini katık yaparak devam edebilirdi. Akşamları hayatta kalmak için tercih ettiği tek şeyin çubuk makarna oluşu ve son paketi dün gece halletmesi de evden dışarıya adımını atması için yeterli bir bahaneydi hâlbuki. Her şeye rağmen canı insan içine çıkmak istemiyor, sömestrin başladığı günden bu yana memleketine dönmeyi reddettiği gibi arkadaşlarının görüşme tekliflerini de yanıtsız bırakıyordu. Onu kendi elleriyle ördüğü bu zindana yani Menekşe Apartmanı’ndaki her geçen gün iyiden iyiye metruklaşan bu daireye hapseden kuvvet, yalnızca şehri bembeyaz miğferler takınmış haşmetli bir ordu gibi kuşatan kar olamazdı. Bir hafta önce yaşadıkları tartışma gözünün önünden gitmiyor, söylediklerinden ötürü pişmanlık duyuyordu. Çiğdem’e söylediği son sözlerin ağır kaçtığı ortadaydı. Kıskançlık ve alkol el ele verdiğinde kalbini değilse de dilini ele geçirebiliyordu. Ağzından çıkıveren sözlerin, elinin ayarı olmayan şakacı bir delikanlının tokadı gibi muhatabının suratına indiğini düşündü. Gücünü kağıda aktarıp bir şeyler karaladığında karşısındakini hiç acımadan yerle yeksan edebileceğini iyi bildirdi. Aynı dil, aynı parmaklar Çiğdem’i bir bahar akşamı tebessüm ettirip, hüzünlerini bir parça aşkla değiştirmeye ikna etmemiş miydi zaten? Günler sonra ilk kez gülümsedi. Düşündü: İnsan zihni hatırlamayı yoksa unutmayı bildiği için mi mucizeviydi?  Üç aydır aynı evi paylaşıyorlardı. O gidince ev eksik kalmış, evin duvarları yankılanacak bir tek kahkaha dahi bulamamaktan mahzun olmuştu. Böyle günlerde gitarına ve şövalesine sığınırdı. Önceki gece sabaha dek şövalenin önünde durmuş, fırçasıyla tuvale can vermeye çalışmıştı.  Resmin mükemmel olması için renk uyumuna özen göstermek, oluşturduğu kompozisyona neler katabileceğini düşünmek ona terapi gibi geliyor, sıkıntılarından bir süreliğine de olsa uzaklaşıyordu.  Aynaya baktı. Gözü pek iyi görünmüyordu. Gözündeki kılcal damarlardan biri çatlamış, gözünün beyazına kan oturmuştu. Canı sıkkınsa ve resme durmuşsa gözü mutlaka bu hale gelirdi. Gitarına davrandığı gecelerdeyse kâbuslar görür, sabaha sayıklayarak uyanırdı.

Çiğdem’e “Akdeniz’in küçük bir kasabasında deniz yoksulu olarak büyüdüm.” dediğini hatırladı. Çiğdem’se, Bozcaadalı bir deniz kızıydı. Kendisi için “Esrik kasabanın eksik kızıyım” derdi. Denizde doğmuş, denizde büyümüştü. Aynı deniz onu babasından etmişti. Birbirlerini tanımalarını ve sonrasındaki birlikteliklerini bozkırlara taşan sokakların denizlere çıkmasına benzetirlerdi. Doğup büyüdükleri coğrafyadan olsa gerek kendisi ne kadar hırçın, keskin ve alıngansa; Çiğdem o denli naif, sevecen ve kadirşinastı. Çiğdem’in kendisinde bir babanın çatık kaşlarını ve şefkatini aradığını duyumsayabiliyordu.
  
Bir sigara daha… Üst üste dördüncüsünü yaktığı şu sigarayla henüz çocukluk günlerinde tanıştı. Tütünün kokusu ne kadar iştahını kabartırsa kül tablasından yayılan kesif koku o kadar midesini bulandırırdı. Midesi yine bulanmıştı işte. Öksürmeye başladı. Öksürdükçe öğürüyor, öğürdükçe boş midesini alt üst eden eden her ne ise ağzına doluyordu. Aç karnına içtiği sigaraya bakıp tiryakiliğine küfretti. Öksürmekten gözleri yaşarmış, odanın ortasında iki büklüm yığılıp kalmıştı. Odaya şimdi biri girse bu salya sümüğe bulanmış yüzüyle üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayan bir adamla karşılaştığını düşünecekti. Öksürüğü kesilince gözü odanın köşesinde son boşlukları tamamlasın diye Çiğdem’in o küçük ve beyaz ellerini bekleyen yapboza kilitlendi. Aklına Çiğdem’in ilkin ellerine vurulduğu geldi. Elleri hakikaten bembeyazdı. O kadar beyazdı ki Çiğdem’e ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum derdi. “Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir narçiçeğini eziyor gibi / Ellerinden belli olur bir kadın / Denizin dibinde geziyor gibi…” dizelerini usulca fısıldadı.
 Uyuyakaldığını fark ettiğinde ikindi ezanı okunuyordu. Yapbozda yer yer belli olan Çiğdem’in çehresine akşamın son ışıkları vuruyordu. Doğum günü hediyesiydi bu yapboz. Çiğdem geçen yıl gittikleri bir gezide beraber çekildikleri  bir fotoğrafı yapboz olarak yaptırmış ve kendisine armağan etmişti. Bazen saatlerce başında durup bu devasa yapbozu tamamlamaya çalışıyorlardı. Birden tamamlanması imkansız gibi duran bir yapbozun başındaymışçasına içi sıkıldı. Çeksem gitsem buralardan, zaten pek iyi gitmeyen üniversiteyi bıraksam, memlekete dönsem diye geçirdi içinden. Dişlerini sıktı. “Bu ceza fazla.” dedi kısık bir sesle. Bu ceza fazla Çiğdem! diye bağırdı. Sesi odada yankılandı. Biri olsun istiyordu yanında, biri olsun ve onu çılgınca bir şey yapmaktan alıkoysun. Bu terk edilmişliğe dayanamıyordu. Ağlamaya başladı. Tıpkı bir çocuk gibi hıçkırıklarının esiri olmuştu. Yalnızlığına mı ağlıyordu? Bir başkası bu halini görmesin diye böyle yalnız kalmak kendi tercihi değil miydi? Çiğdem ya bir daha hiç dönmezse diye düşündü. Nefes alışverişleri hızlandı. Sehpanın üzerinde duran kül tablasını alıp duvara fırlattı. Kül tablası duvara çarpar çarpmaz tuzla buz oldu. Her yer cam kırıklarıyla dolmuştu. Kalan yalnız kalıyorsa giden insafsız değil miydi? Ağlaması şiddetlendi. Yüzünü avuçlarının arasına alıp yalvarırcasına “Bu ceza fazla!” diye belli belirsiz bir sesle inledi. Ağlaması birden kesildi. Tüyleri diken diken olmuş, bir daha asla görüşemeyecek olma ihtimalinin zihninden geçmesi kanını dondurmuştu. Bunca zamandır arayıp sormadığı için Çiğdem’e tarif edemediği bir öfke duydu. Ağzından küfürle karışık birkaç söz döküldü. Sevmekle nefret etmek arasındaki o ince çizgide voltalar atıyordu.  Pijamasının koluyla, akan burnunu ve ıslanan gözlerini sildi. Çiğdem’e ulaşmak zorundaydı.  Çiğdem iki hafta olmuş ancak eşyalarını almak için bile eve uğramamıştı. Yoksa başına bir iş mi gelmişti? Bu kez telaşlandı. Pencerenin kenarında durdu, yeryüzünün bembeyaz bir örtüyle kaplı oluşuna hayret etti.  Kaldırımlar, evlerin çatıları, balkonlar, ağaçların dalları, keresteden yapılma telefon direklerinin kuzey yüzleri karla kaplıydı. Sokaklar gelip geçen arabalar yüzünden teker izleriyle çamura bulanmış, yer yer buz tutan kısımlarda kayıp düşmemek için dikkatle yürümeye çalışan birkaç insan kaldırımlara ayak izlerini bırakmıştı. Bu kısa molanın ardından Çiğdem yeniden düştü aklına. Onu bir başkasıyla görme ihtimaline dahi katlanamıyor, bu fikir aklından geçecek olsa midesine ateş topları iniyordu. Daha önce de tartışmışlardı fakat bu daha öncekilere benzemiyordu.
Midesine iki lokma girsin diye mahalle bakkalından bir şeyler aldı. Geçen haftadan kalma bir gazeteye göz attı. Bir şiir kitabını raftan seçip okumaya çalıştı. “Bir gün seni bırakırım ya / Tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu.” dizelerinin altını çizdi. Arka arkaya iki sigara yaktı. Şiirleri okudukça kendini cezai müeyyidesi şu karlı günle başlayıp dünyanın sonuna değin bu hastalıklı aşkın esiri olmayla devam edecek olan bir mahkûm gibi hissetti. Çiğdem’den başka bir şey düşünemez olmuştu. Özlemi her saniye bir çığ gibi büyüyor, bu büyük yükün altından kalkamayacağını duyumsuyordu. “Yaratım acıyla beslenir.” diyen amcasını geldi aklına.  Gitarını eline aldı. Gitar huzur kalesinin anahtarıydı. Gitarın tellerine dokundukça yüreğini saran o kapkara kurumlar dökülüyordu sanki. Dışarıda kar hızını artırmış, cama vuran taneler kendince bir ezgi tutturmuştu. “Yine kar yağıyor sokaklara” ağzından dökülen ilk dizeler oldu. Birkaç saat bu yeni şarkıyla uğraştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan gece bastırmıştı. Parmak uçları tellere vurmaktan morarmıştı. İzmarit dolu kül tablasını burnundan olabildiğince uzak tutarak dolmak üzere olan çöpe boşalttı. Yeniden öğüreceğini sandı. Bu kez bir bardak su ile öksürük krizini bastırmayı başarmıştı.  Salona döndüğünde az önce hayat bulan şarkının notaları ve bozuk bir el yazısıyla kağıda işlenmiş güfte koltukta duruyordu. Koltuğa oturup sözleri bir kez daha mırıldandı.   
Yerinden fırladığı gibi pijamasını değiştirip kabanını giydi. Gitarını kılıfına koyup gururunu portmantonun üzerinde bıraktı. Çiğdem’e gidiyordu. Dağda bir avcı kulübesi kadar mahkûmdu ona, mecburdu. Hızlı adımlarla apartmandan çıktı. Zamanın ya da mekânın bir önemi kalmamıştı. Dışarıda kar tipiye dönmüştü. Dikkatli adımlarla mahalleyi geçip caddeye indi.  Son seferini yapan sarı dolmuşlardan birine yetişebilirse binip karşıya geçecekti.  Çiğdem yanına taşınmadan önce yaşadığı arkadaşının evinde olmalıydı. Caddede araçlar oldukça yavaş seyrediyor, bir iki polis kaza yaşanmasın diye çırpınıyordu. İleride bir kamyondan belediye işçileri yola tuz serpiyor, adamın biri yolun kenarında aracının tekerleğine zincir takmaya çalışıyordu. Tipiye neden olan rüzgar artık kendini iyiden iyiye hissettiriyor, insanlara evlerinin yolunu tutmasını öğütlüyordu.  Uçuşan atkısını montunun içine sokuşturup bir dolmuşa kendini zor attı. Dolmuşta üç beş insan vardı. Bir süre tıngır mıngır ilerlediler. Şükür ki kar şiddetini yitirmişti. Dik bir yokuşu yavaş yavaş çıktılar. Yokuşun başından Boğaziçi köprüsüne doğru manzara bir araç selini andırıyordu. Gecenin karanlığında stop lambalarından oluşan bir gelincik tarlasında yüzdüğünü düşünüyordu. Çiğdem’den şu kopasıca dili için son kez af dileyecekti.

Olmadı. Köprüyü geçip hızla yol alan dolmuş, hain bir virajda şarampole yuvarlandı. Çiğdem haberi gazeteden öğrendi. Kazada ölen gencin cebinden çıkan kağıtta yazanları bütün ülke okumuştu: Uzaklaşıp giden arabaların / Arka stop lambalarına bakıyorum / Biri ben biri sen / Biri yanmıyor biri yanıp yanıp sönüyor…    

7 Nisan 2017 Cuma

OKUDUM: EMANET HİKÂYELER - NECİP TOSUN

Öykü okumalarım yoğun bir biçimde devam ediyor. Günümüz öyküsüne vakıf olabilmek adına makalelerini okuduğumuz Necip Tosun'un öykücü kimliğiyle ilk kez tanıştım.  Kitaba dair ilk sözüm: Bu kitap benim rahatımı kaçırdı, oldu. Bir eser üzerimde birkaç etkiden birini yapabilmişse o eseri iyi buluyorum, hemen belirteyim. Bu etki tanımlamalarından biri "rahat kaçırmak".

Emanet Hikâyeler, rahatımı kaçırıp beni hayat üzerinde düşündürdü. Tosun'un hafızasını yitiren bir babayı, Doğu'dan göçle gelmiş yoksul bir ailenin küçük kızını, mahalleden arkadaşı simitçi Hasan'ı anlattığı öyküler bam telime dokundu. Bu öykülerin dışındaki öyküleri de pek çok yönden sağlam bulduğumu söyleyebilirim. Her şeyden önce Tosun kısa cümleleri ve akıcı üslubuyla okuru sıkmadan öykü boyunca konsantre edebilen bir yazar.

Necip Tosun için "Bu işin kitabını yazmış" tabirini kullanmak pek de yanlış olmayacaktır. Tosun'un öykü dünyamıza ilişkin kuram ve araştırmaları geçtiğimiz yıllarda raflarda kendine yer bulmuştu. Bu yapıtlar Türk öykücülüğüne, özellikle de yakın dönem öykü yazarlarına ışık tutan eserlerdi. Doğruyu söylemek gerekirse Emanet Hikâyeler'de bu işin kitabını yazmış adamın izlerini sürekli göstermek Tosun öykülerini az da olsa kötü etkilemiş

Tosun öykülerini sunarken "bir hikaye anlatıcı"nın gözünden  yazım sürecini okura duyumsatmak istiyor. Bu vasıtayla iyi bir öykünün nasıl yazılması gerektiği de okuyucuya hissettiriliyor.  Bu kitaptaki pek çok öyküde bunu gözlemlemek mümkün. Kendi adıma böyle öykü yazmanın bir tarz olduğunu kabul ediyor ancak öykünün tadından bir parça götürdüğünü düşünüyorum. Pek tabii Tosun usta bir yazar ve öyküye gönül vermiş bir üstâd. Emanet Hikâyeler'in birinde yazarımız öykülerde hakim olan üslupları okura sunup bunları kullanmanın bir  tercih olduğunu  ve bu tercihler ne olursa olsun yazarın kaderinin eleştiriye maruz kalmak olduğunu anlatıyor. Bu durum tespiti dahi Tosun'un öykülerine dair eleştirilere öyküleri içinden verdiği hazır cevaplardan biridir.  Bu anlamda Necip Tosun, öyküleriyle okuru öykü üzerine düşünmeye mecbur ediyor.

Emanet Hikâyeler'de neredeyse her bir öykünün bir duayene atfedilmesinin de öykülerde hoş bir dokunuş olarak kendini gösterdiğini söylemeliyim. Tosun, Oğuz Atay, Sait Faik Abasıyanık, Mustafa Kutlu, Orhan Kemal, Hulki Aktunç, Ömer Seyfettin gibi isimleri öykülere serpiştirilmiş eser adlarıyla anıyor. 

Kitabı edinmeyi düşünen okura bir tavsiyem olacak. Ben ilk öyküyü -Dağların Çağrısı- tesadüfen Ezginin Günlüğü'nden "İnsan Sever Bir Kere" şarkısını dinleyerek okudum. Öyle bir denk gelmiş ki, öykünün bu şarkı için yazıldığını düşünmeye başladım.
 Sözün özü öykü tutkunlarının edinip okuması gereken naif bir öykü kitabı Emanet Hikâyeler.